12 Temmuz 2014 Cumartesi

KEMALİZM TARTŞMALARI; Mehmet Arif DEMİRER - ÖNSÖZ: Cemal KUTAY

Falih Rıfkı ATAY: (29 Ekim 1938) “ATATÜRK vatanı, zaferiyle; milleti ise inkılapları ile kurtarmıştır”
ATATÜRK: (17 Kasım 1937) “Şeker fabrikalarının sayısı yirmiye çıkmaz ve şekeri ekmek kadar kolay alınır hale getirmezsek, gürbüz çocuklara hasret kalacağız.” 
ATATÜRK: (17 Eylül 1938) … bu yatırımları memleketin bütün menabii kuvvesini seferber ederek tamamlayın ki iktisaden kuvvetli olalım…”
Falih Rıfkı Atay (1938): “Kemalist Türkiye, Medeniyet ve Kültür Mücadelesi içinde bir ülke.” 
Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ (16 Şubat 1939):
“Hükümet için 1937 teşrin nutukları ve sonraları baştan başa sansasyon ve demagoji oldu.” 
Adnan MENDERES (23 Nisan 1960 - Tüpraş Temel atma): “… Halbuki Türk milletinin refah ve saadet yolunu bulmak zarureti vardı.
“Düşününüz ki, ilk rafinerimiz ancak 300 bin tonluk idi. 1.5 sene sonra 5 milyon t rafineri kapasitesine sahip olacağız.
“İşte, muasır medeniyet seviyesine ulaşabilmek sözü ancak bu yoldan tahakkuk eder.
“Üst tarafı laf-ı güzaf, laf-ı bi-manadır.
Abdurrahman DİLİPAK (7 Aralık 2005):
“Sanırım Türkiye'de Kemalizmle hesaplaşılmadan ne demokrasi, ne Kürt, ne de laiklik sorunu çözümlenebilir…”
Mehmet Arif  DEMİRER (7 Ocak 2006):
“Dilipak biliyor ki, ATATÜRK’ün Türk Milleti’ne bıraktığı Kemalizm, düşlediği şeriat düzenini başına yıkacaktır.”

“Mehmet Arif Demirer – D.P.  60. Yıl Serisi”  No 4
www.dp1946.org  -   www.kemalizm1938.org
Kitap + CD Serisi No 4
Bu kitapta, ATATÜRK’ün 1 Kasım 1937 Nutku dışında, tüm alıntılar italik olarak verilmiştir.
Kapak: The Times gazetesinin 9 Ağustos 1938 tarihinde yayımladığı özel Türkiye ilavesinin ULUS tarafından 18 gün sonra okurlarına ücretsiz dağıttığı Türkçe çevirisinin kapağı The Times’ın özel eki Kemalizm’in yabancı gözüyle hazırlanmış çok değerli bir analizidir.
ISBN 975 – 00865 – 0 – 3 (CD ile birlikte)
1. Baskı Ankara 7 Mart 2006
Lazer Ofset Matbaa Tesisleri San. Tic. Ltd. Şirketi
Adres: Kazım Karabekir Cad. 95/1-A İskitler - ANKARA
Tel:    0312 341 23 70   Faks:  0312 342 28 98
E Posta: lazer@lazerofset.com.tr  www.lazerofset.com.tr

Bu kitabı yayıma hazırlayan Mehmet Arif Demirer, Makine Yüksek Mühendisidir.
Yayımlanmış  27 kitabı, 2 100 makalesi
(FORUM Dergisi ve ADALET Gazetesi) vardır.
Kemalist-demokrat TÜRKİYE Dergisi’nin ve www.kemalizm1938.org ve www.dp1946.org
web sitelerinin sahibi ve yazarıdır.
1992 yılında yeniden açılan Demokrat Parti’nin Genel Başkan Yardımcılığını (1994-1997) ve İngiltere’nin Bodrum Fahri Konsolosluğu’nu (1988-1994) yapmış
her iki görevden istifa ederek (yazılı olarak) ayrılmıştır.
Mehmet Arif  Demirer,
Demokrat Parti’nin 60. kuruluş yıldönümü olan 2006 yılında 6 kitap yayımlayacaktır. (Bkz. Arka Kapak)
MEHMET ARİF DEMİRER

Kemalizm Tartışmaları

17 Eylül 1938 günü ATATÜRK Neler Yaptı? Daha neler yapılmasını istiyordu? 
KEMALİZM                                          
DP’nin Yaptığı Yatırımları                       
Demokrat Parti 60. Yıl Kitapları No 4

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ – KEMALİZM’İN “TARTIŞMASIZ” UNSURLARI                 

1 – ATATÜRK                                                                                     
      Neler yaptı?   Daha neler yapılmasını istiyordu?
      Kemalist Ekonominin Kilometre Taşları
      1 Kasım 1937 TBMM Açış Nutku (Teşrin Nutku)                           
      Prof. W.W. Rostow’un Take-Off Tablosu
2 – KEMALİZM’İN TANIMLAMASI                                        
      Ne idi? Ne değildi? 2 Tanımlama
      Bir Avuç Adam:  YÖNcü ATATÜRKÇÜLER                               
3 – CHP’de İSMET İNÖNÜ DÖNEMİ                                            
      ATATÜRK’ten ve KEMALİZM’den Kopuş  Belgeleri
4 – ATATÜRK’ün 17 Eylül 1938 günü söyledikleri:
      “MEMLEKETİN EN ÖNEMLİ VE ESASLI İŞLERİ”               
5 – DEMOKRAT PARTİ                                                                                 
      Neler Yaptı?
      Anıtkabir + Tarımda 4 Mucize  + Yatırımlar
      DP’nin 14 Mayıs 1950’de Karşılaştığı Tablo
      27 Mayıs’a Beş Kala bir Temel Atma Töreni: TÜPRAŞ

EKLER  - Bakınız sayfa 66

6 – KEMALİZM TARTIŞMALARI                                                
      Prof. Anıl ÇEÇEN (2006)
      Prof. Dr. Atilla YAYLA (2006) 
      Rom LANDAU (The Spectator - 25 Haziran 1937) 
      The Times – 9 Ağustos 1938
      BAYAR – 1937-1938
      Cemal KUTAY – BAYAR – 1939
      Attila İLHAN – 2003
      Prof. Dr Emre Kongar (web sitesinden alıntı 2006)
      Taha AKYOL (2002-2003)
    Cengiz ÇANDAR (2004)
    Abdurrahman DİLİPAK (2005)

7 – SONSÖZLER                                                                           
      ATATÜRK’ten Hatıralar – Hasan Rıza Soyak
      Kemalizm’in Dramı – Vedat Nedim Tör                                           
8 – KAYNAKÇA                                                              
ÖNSÖZ

GİZLİLİKTEN AYDINLIĞA ÇIKMA
ATATÜRK GÜNLERİNDE doğu illerimizle ilgili sisli gerçekleri açıklayan bir “gizli” rapor ve 2000’in Türkiye’si…
Benim aziz dostlarım arasında olan rahmetli Arif DEMİRER’in oğlu Mehmet Arif DEMİRER’in kısaca Şark Raporu olarak bilinen ve anılan belgesel tespiti Demokrat Türkiye dergisinde yayınlayacağını öğrendiğim zaman “Kalmasın Allah’ım alemde hiçbir hakikat nihan” özlemini benzerleri için yüreğimde duydum.
Olay şudur:
Yıl 1932, 9 Eylülde İktisat Vekili Mustafa Şeref ÖZKAN Bey’in sağlık sebebiyle istifasıyla boşalan İktisat Vekaletine, aynı kabinede mübadele-imar-iskan vekili olan [1] İzmir milletvekili mahmud Celal BAYAR tayin edilmiştir. Aynı zat milli mücadele de umuru iktisadiye vekilidir. Cumhuriyetin ilk milli bankası olan Türkiye İş Bankası kurulması vazifesini de Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal ona vermiştir.
Bu tarihten iki yıl önce 1930 Ağustos ayında tek partili siyasi sistem bir dünya değişikliği denemesi yapmış ve girişim yine Mustafa Kemal’den gelmiştir. Adını “Laik Liberal Cumhuriyet Fırkası” olarak kendi koyduğu ve hayatında en yakın arkadaşlarından biri olarak kalmayan, fikir yapısında emeği bulunan Paris Büyükelçiliğinden getirdiği Ali Fethi OKYAR’ın başkanlığındaki Serbest Laik Cumhuriyet Fırkası üç aylık ümitli bir gelişme günleri sonu kendi kendisini feshetmiştir. Bu sonuç tesadüf değildir. Çünkü Cumhuriyetin ikinci yılında kurulan ilk muhalefet partisi, milli mücadelenin ilk beşleri; Kıdem sırasıyla: Ali Fuat Cebesoy (1883 – 1968), Kazım Karabekir (1882 – 1948), Mustafa Kemal Atatürk (1881 – 1938), Hüseyin Rauf Orbay (1881 – 1964), Refet Bele (1881 – 1963)’den Mustafa Kemal hariç, diğer dördünün yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Sait isyanı dolayısıyla çıkarılan Takriri sükun kanunu hükümlerine dayatılarak kapatılmış, Atatürk’ün kurduğu halk Partisi, 1925-1930 arası anayasaya göre, Cumhurbaşkanının siyasetin üstünde ve tarafsız kalma durumundan kopup gelmiş boşluktan faydalanarak öylesine hegemonya kurmuştur ki, Sultan Hamid’n Rumeli’nde başlayan İttihat ve Terakki gelişmesini bastırmak için gönderdiği Şemsi Paşayı, manastırda öldürerek, 2. Meşrutiyetin ilanına yol açan dört kahraman-ı hürriyetten birisi olan binbaşı Atıf KAMÇIL’dan bir tekel bayiliği alabilmesi için, yaşadığı Biga’da Halk Fırkası başkanından onay mektubu istemiştir. Mustafa Kemal’in o günlere ait yaşantısında duyduğu acıyı ve hayal kırıklığını genel sekreteri Hasan Rıza SOYAK’a söylediği cümleler rahmetli Soyak’ın hatıralarında şöyle geçer:
“Çocuk… Memleketin hali beni çok üzüyor. Fakirliği, işsizliği hala yenemedik. Halk derdini anlatamıyor. Hakikatleri açıkça konuşabilmek imkanı genişletilmiyor, aksine daraltıyor.”
Olaylar gösteriyor ki, Gazinin bizlerin sadece Serbest Fırka olarak bildiği “Laik Liberal Cumhuriyet Fırkası”  adını vermesi bu sebepledir.
Ne yazık ki, dalında kuruyan ümit olmuştur.
Mahmud Celal (BAYAR)’ın ikinci iktisat vekaleti, devletin sanayii ele almasını o günlere kadar düşünülmemiş KARMA EKONOMİ sistemiyle başlamıştır. Bu sistem, milletin birikmiş bir serveti ve gelişmişlikten kopup gelen para birikimiyle değil, milli mücadeledeki Tekalifi milliyenin yeni bir evresi olarak ele alınması ile çok kısa zamanda inanılmaz başarılara erişmiştir.
Birinci beş yıllık sanayi planında belirgin gerçek, vatanın doğusu-batısı-kuzeyi-güneyiyle bölünmez bir bütün olarak korunması ve o güne kadar, aynı milli sınırlar içinde varlığı yadırganan farklılık ve adeletsizliğin en kısa zamanda doldurulması, adelet duygusunun tatbikidir. Benimsenen yolun, Rusya’daki sistemde veya bu adeleti sosyalist nazariyatçılarının çoğu zaman hayal sınırını aşamamış dileklerinin ülkemizdeki emeği sayılması propagandalarına araç olmasına karşı, Atatürk 22 Ağustos 1935 İzmir fuarının açılışında aşağıdaki açıklamayı ekonomi bakanı Celal Bayar’a yaptırmıştır:
“… Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, 19. asırdan beri sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdüğü fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu; Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizde manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve bir çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline alması…”
Bu açıklamalarla tam metnini aşağıda okuyacağınız ve kısaca “Şark Raporu” olarak anılan, Bayar’ın başbakan İnönü’nün şahsına sunduğu hakikatler 2000 yılının Türkiye’sinde özellikle PKK suikastının iç yüzünü ortaya çıkarır diye düşünüyorum.
Bu raporun 64 yıl önce, o zaman bilinmeyen fotokopiyle değil, daktilo makinelerinde kopya kağıdıyla çoğaltılmış altı sayıdan biri bendedir. Ben bunu, Atatürk’ün dünyamızdan ayrılmasından sonra KARMA EKONOMİ yerine kopkoyu bir devletçilik tercihi önünde, Atatürk devri ekonomisinin bir tarihi olarak yazdığım dört ciltlik 1800 sayfa “Celal Bayar” isimli kitabımı hazırlarken, Bayar’ın belgeleri arasında buldum. Kapağındaki açıklamaya (Gayet mahrem ve zata mahsustur) sadık kalarak yayımlamadım.
Sayın Mehmet Arif Demirer’in bu vaziyeti omuzlaması önünde, konuyu saptırmalardan uzak tutmak arzusuyla bu açıklamayı yapıyorum. Yalnız bana gönderdiği metinde aslında olan iki eki de konuyu eksik bırakmamak için veriyorum.
Hepsini okuduktan sonra üniter devletin bölünmez parçası doğu Anadolu’muza dönük suikastların nelere dayandığı konusunda, hala sisli, olayların, aydınlığa kavuşacağını ümit ediyor ve diliyorum.

Saygılarımla   Cemal KUTAY Tarihçi – Yazar  5 Şubat 2000 [2]


NOT: Merhum Cemal Kutay, Hakimiyeti Milliye’den kalan son kalemdi
GİRİŞ
KEMALİZM’İN TARTIŞMASIZ UNSURLARI
KEMALİZM’İ EKSİK TANIMLAMA YA DA DEĞİŞTİRME LÜKSÜNE SAHİP DEĞİLİZ, OLAMAYIZ
Yaşar Nabi Nayır:     (“Atatürkçülük Nedir?” - 1963)
“Giriştiği devrimlerin ilkiydi Cumhuriyet’in ilanı. Devrimler ondan sonra birbirini kovaladı.
“İşte o tarihten ölümüne kadar söylediklerinin ve yaptıklarının tümünü birden kapsayan ilkelere, biz şimdi Atatürkçülük diyoruz.
“Daha önce buna Kemalizm adı verilmişti.”
Prof. Dr. Emre Kongar’ın web sitesinden (www.kongar.org) alıntı:
“Geleneksel olarak "Atatürkçülük" ya da "Kemalizm" terimleriyle
adlandırılan, Mustafa Kemal Atatürk'ün ideolojisi, O'nun söyledikleriyle olduğu kadar, yaptıkları ile de biçimlenen bir düşünce sistemi, hatta bir uygulama programıdır.”
Benim benimsediğim “Kemalizm” tanımlaması 2. Bölümde verilmiş-tir, Cemal Kutay’ın “ATATÜRK’ün Dili” olarak anımsadığı [3] Falih Rıfkı Atay’ın 1937-1938 ULUS Gazetesi  başyazılarından derlenmiş-tir. Ancak elimizdeki bu kitabın temel hedefi olan “Kemalizm Ne idi ve Ne Değildi? sorusunun cevabını bulmak ve Kemalizm konusunda bir mutabakata (consensus) varmak” amacı ile Yaşar Nabi Nayır’ın tanımlamasını tartışma zemini olarak kabul edebiliriz:
23 Ekim 1923 – 10 Kasım 1938 arasında ATATÜRK’ün “söylediklerinin ve yaptıklarının tümünü kapsayan ilkeler”.
Buraya bir virgül koyalım. Rasgele yüz adet ATATÜRK kitabına bakalım. Hastalık ve Hatay konusu dışında 1937 ve 1938 yılları hakkında neler var? % 10’unda 6 Ok’un Anayasa’ya girişine (5 Şubat 1937)  rastlanıyor.  % 100’ünde ise başbakan değişimi (kararı 18 Eylül 1937), ATATÜRK’ün 1 Kasım 1937 Nutku’nun öncekilerden çok önemli ölçüde farklı ve uzun olduğu ve adına “4 Senelik 3 Numaralı Plan” denilen 1938 kalkınma planı, yoktur. ATATÜRK’ün ekonomi ve yatırımlar hakkında17 Eylül 1938 günü söyledikleri de yoktur bu kitaplarda. Örneğin Şevket Süreyya Aydemir’in en az 20 kez basılmış  TEK ADAM’ında !
Durum böyle olunca, Yaşar Nabi  Nayır’ın Kemalizm tanımlamasına göre; 1923 – 1938 arası  15 yıl olduğundan ve bunun son iki yılı  da kitaplarda ve kronolojilerde görülmediğinden, Kemalizm algılamaları en az % 13 (2/15) oranında eksiktir. Kaldı ki son iki yılın ağırlığı matematiksel olarak hesaplandığı gibi % 13 değil, çok daha yüksektir.
Bunu da en açık bir şekilde 10 Kasım 1937 günü ATATÜRK söylemiştir:
“Millete yepyeni bir program bildirdiniz. Bu program benim millete
vaadettiğim hususlardır.”
Hem, “… ölümüne kadar söylediklerinin ve yaptıklarının tümünü birden kapsayan ilkelere” diyeceksiniz hem de ATATÜRK’ün “yepyeni vaatleri”ni içeren 1 Kasım  1937 Nutku’nu dikkate almaya-cak ya da bu Nutku küçümseyeceksiniz: “baştanbaşa sansasyon ve demagoji”.[4]
Bu durumda, Yaşar Nabi Nayır ve Emre Kongar’ın tanımlamalarına göre Kemalizm eksik algılanmış olmaz mı?
ATATÜRK’ü sevmeyebilirsiniz, Kemalizm’i de onaylamayabilirsiniz. ATATÜRK’ü de Kemalizm’i de istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. An-cak, ATATÜRK’ün kronolojisini de Kemalizm’i de değiştiremezsiniz. Eleştiriye “Evet” değiştirmeye (eksiltmeye)  kocaman bir “Hayır”.
Bu kitabın temel amacı, Kemalizm’in eksiksiz bir tanımlanması konusunda genel bir mutabakata (consensus) ulaşmaktır. Tartışma, ancak neyin tartışıldığı üzerinde mutabık kalınabilirse anlamlı olur. Aksi takdirde havanda su dövülür.
Kemalizm; hepimiz için, onu benim gibi onaylayanlar, kabul edenler, ya da Taha Akyol – Cengiz Çandar – Abdurrahman Dilipak gibi onaylamayanlar için de, hafife alınmayacak ölçüde önemlidir.
Bu kitap iki bölümden oluşuyor: “Tartışmasız Kemalizm” bölümü. Tartışılması mümkün olmayan, temel bilgiler içeren, ilk beş bölümü ve ekleri. Tartışmaya açık 6. bölümü: “Kemalizm Tartışmaları”.
Birinci bölümde Kemalist Ekonomi’nin kilometre taşları var. Bunların tartışılacak bir yanı yok. ATATÜRK bunları söylemiş ya da yazmış. ATATÜRK’ün bu görüşlerine katılmayabilir, sorgulayabilirsiniz, ancak bu görüşlerin ATATÜRK’ün olduğu gerçeği tartışmasız.
Aynı şekilde Kemalizm’i tanımlayan Falih Rıfkı Atay’ın ya da tarihçi  Enver Ziya Karal’ın tanımlamalarını benimsemeyebilirsiniz. Ancak Falih Rıfkı Atay’ın “Kemalizm” tanımlamasının ATATÜRK’ün sağlı-ğında ve de ULUS Gazetesinde yayımlandığını hatırlatmak isterim.
Üçüncü bölümde İnönü’nün elyazısı ile yazdıklarının nesini tartı-şacaksınız? Olsa olsa benim yorumlarımı tartışabilirsiniz. Gerçek o ki, İnönü bütün bunları 16 Şubat 1939 Perşembe günü Çankaya’da kendi elyazısı ile çok da açık yazmış: “Atatürk ile münasebetlerimizi…”
ATATÜRK’ün 17 Eylül 1938 günü söyledikleri, (Yatırım yapın ki iktisaden kuvvetli olalım. Plandaki yatırımları gecikilmeden tamam-layın.”) de her türlü tartışmaya kapalı, Bayar – Afetinan – Soyak gibi üç önemli tanık önünde söylenmiş sözlerdir. Bunların  ATATÜRK’ün, “memleketin en önemli ve esaslı işleri” hakkında söylediği son sözler olduğu da kesin. Tanıklar 17 Eylül 1938 gününü ayrı ayrı yazmışlar.  er h  nnn

14 Mayıs’ta Türkiye’nin ne durumda olduğunu, Nihat Erim ve Yaşar Nabi Nayır gibi Demokrat Partili olmayan kişilerden alıntılar yaparak ve Anıtkabir’in o tarihte çekilmiş fotoğraflarını vererek göstermeye çalıştım.  Dolayısı ile Demokrat Parti’nin 22 Mayıs 1950 günü yönetimi devraldığında bulduğu Türkiye ile 27 Mayıs’ta Milli Birlik Komitesi’ne devrettiği Türkiye’nin fiziksel ve mali koşulları da tartışmaya açık değil. Çünkü her iki durum (1950 ve 1960) da herhangi bir tartışma gerektirmeyecek kadar açık ve belgeli.
Kitabın ilk beş bölümünün sonunda ortaya çıkan tabloyu özetliyorum:
ATATÜRK’ün 17 Eylül 1938 günü, “gecikilmeden ve ekonomik seferberlik anlayışı ile” gerçekleştirilmesini istediği, memleketin en önemli ve esaslı işlerini,  11 yıllık bir gecikmeden sonra, DP ger-çekleştirmiştir. Hem de tam on katını: 26 yerine 260 büyük tesis, artı altyapı yatırımları ve tarımda mucizevi üretim rekorları. Bu sonuç tablosunun da tartışılabilecek bir yanı yok. Herşey çok açık.
Kitabın tartışılan 6. bölümüne ulaşmak üzere Kemalist Ekonomi’nin kilometretaşları üzerinde bir yolculuğa çıkacağız. Önce bir hatrlatma:
ATATÜRK, vatanı zaferi ile kurtarmış, nasıl kurtardığını da 1927 yılında CHF Kurultay’ında okuduğu NUTUK’da anlatmıştır. 2005 yılında Sayın Turgut Özakman vatanın nasıl kurtarıldığını Türk Milletine bir defa daha hatırlatmıştır, “Şu Çılgın Türkler” kitabı ile.
ATATÜRK’ün Türk Milletini nasıl kurtardığının öyküsü ise dinamik bir süreç olup günümüzde “Kemalizm Tartışmaları” ile gölgelenmek istenen Cumhuriyet Devrimlerinin gelişimidir. [5]
Bu kitapta, 144 sayfada, Türkiye’nin ATATÜRK’lü son yılı 1938’de,  10 Kasım’dan 54 gün önce, ATATÜRK’ün; ülke sorunları ile ilgili son sözlerinde Türkiye’de daha nelerin yapılmasını istediğini ortaya koyarak, 2000’li yıllarda onun eseri Kemalizm’in nasıl çarpıtıldığını, kısır siyasi çıkarlar uğruna ne ölçüde anlamsız tartışmaların sürdürüldüğünü gösteriyorum.
Önce, ATATÜRK’ün 17 Şubat 1923 günü ekonomi ile ilgili söyle-diklerine bakalım: Daha Cumhuriyet kurulmamış, ülkenin geleceği kesin olarak belirlenmemiş, Lozan görüşmeleri kesilmiş. İsmet Paşa yolda geri dönüyor. ATATÜRK bin küsur temsilci ile İktisat Kongresi toplamış, yeni devletin ekonomi politikasını tartışıyor.  
17 Şubat  1923 - Kemalist Ekonominin Kilometretaşı No 1
Fakat bütün bunlar söylendiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir. Bunda muvaffak olabilmek için hakikaten memleketin ihtiyacına mutabık esaslı program üzerinde bütün milletin müttehit ve hemahenk olarak çalışması lazımdır. Heyeti Aliyeniz bu esasatın en
kıymetlilerini inşallah bulup ortaya koyacaksınız.
Şimdi 17 Şubat 1923’den hareketle Kemalist Ekonomi’nin kilometre
taşları üzerinde yürüyerek Kemalizm Tartışmaları’na ulaşacağız.
“ATATÜRK vatanı, zaferiyle; milleti ise inkılapları ile kurtarmıştır”                  (Falih Rıfkı ATAY 29 Ekim 1938)
1
ATATÜRK
17 Şubat 1923’den sonra ATATÜRK’ün ekonomi ile ilgili görüşleri:
12 Eylül   1932 - Kemalist Ekonominin Kilometretaşı No 2
…bütün devlet teşkilatının, bütün yurtdaşların ve hepimizin…
İçtimai heyetimizin bütün işbölümleri sahiplerini… bu yolun el ele vermiş, omuz omuza dayanmış, bir hedefe yürüyen samimi yolcuları yapmak, devletin iktisat işinde yorgunluğunu azaltmak ve muvaffakiyet zamanını kısaltmak için tek çaredir.
22 Ağustos 1935 - Kemalist Ekonominin Kilometretaşı No 3:
Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi 19 uncu asırdan beri sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdüğü fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş Türkiye’ye has bir sistemdir.

Devletçiliğin bizde manası şudur:

Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak,  fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline alması.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye vatanında asırlardanberi kendi teşebbüsleriyle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi. Ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda yapmaya muvaffak oldu.
Bizim takip ettiğimiz bu yol liberalizmden başka bir sistemdir.
1 KASIM 1937
TBMM Açış Nutku - Kemalist Ekonominin TEMEL Kilometretaşı [6]       
Beşinci Devrenin üçüncü yılını açıyorum. Her şeyden önce, sevgili Kamutay arkadaşlarımla, yeni çalışma yılı başlangıcında, karşı karşıya bulunmaktan duyduğum derin sevinç ve saadeti ifade etmeliyim. 
Sizi yüksek saygı ile selamlar ve bu çalışma yılınızın da, millet ve memleket için feyizli başarılarla bezenmesini dilerim.
HUZUR VE SÜKUN [7]
Sayın Milletvekilleri, Memnuniyetle görmekteyiz ki, Cumhuriyet rejimi yurdumuzda huzur ve sükunun en iyi yerleşmesini temin etmiş bulunuyor. Vatandaşlar ve bu yurtta oturanlar, Cumhuriyet kanunlarının eşit şartları altında kendileri için hazırlanan hürriyet, refah ve saadet imkanlarından azami istifade etmektedirler.
Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiç bir engel düşünmeğe yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım.
Tunceli’ndeki icraatımız neticeleri, bu hakikatın yakın ifadesidir.
İleri Hükümetçiliğin şiarı, halkı, kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin, en geniş ölçüde inkişafına önem vermek, çok yerinde olur.
Hususi idarelerin geçen yılki faaliyetleri, verimli olmuştur. Ancak, hususi idareler ve belediyeler, büyük kalkınma savaşımızda başarı hasılasını artıracak vazifeler almalı ve hususile hayat ucuzluğunu temin edecek, yerine göre tedbirler bulmalı ve salahiyetlerini tam kullanmalıdırlar.
Şehircilik işlerinde de, teknik ve planlı esaslar dahilinde çalışmak lazımdır. Bunun için belediyelerimizi türeli bir surette aydınlatmak, kılavuzlamak işi ile uğraşacak, merkezde, bir teknik büro kurulmasını tavsiye ederim.
SAĞLIK
Kendine, inkılabın ve inkılapçılığın çeşitli ve hayati vazifeler verdiği Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman, üzerinde dikkatle durulacak milli meselemizdir.
Sağlık ve Sosyal Yardım Vekaletinin bu mesele üzerindeki sistemli çalışmaları, yüksek Kamutayı memnun edecek mahiyette inkişaf etmektedir.
Aynı Vekalet, kendine verdiğimiz göçmen işlerini de sosyal ve ekonomik politikamıza uygun olarak başarı ile görmektedir.
Vekaletin, “Sağlam ve gürbüz nesil, Türkiye’nin mayasıdır” prensibini, pek iyi kavrıyarak çalışmakta olduğunu takdire değer bulunurum.
HUKUK VE EMNİYET
Yüce saylavlar,
Bilindiği gibi, biz, yurt emniyeti içinde fertlerin emniyetini de, layık olduğu derecede göz önünde tutarız.
Bu emniyet, Türk Cumhuriyeti kanunlarının, Türk hakimlerinin teminatı altında, en ileri şekilde mevcuttur. Kanunlarımızda yaptığımız bazı tadiller ve kabul buyurduğunuz ‘Meşhut cürümler’ kanunu, bu maksada kuvvetle hizmet etmiştir.
Adli bünyemizin ve kanun dizimizin; daima bu yönden incelemelerle, Türkiye’nin dinamik hayatına, hiç şaşmadan, uygunlukları temin edilmelidir. Bu lüzum karşısında, Kara ve Deniz Ticaret kanunlarımızın ekonomik bünyemizdeki inkişaflara daha uygun hale getirilmesinde, zaman geçirilmemek yerinde olur. Bir de, şu nokta üzerinde durmama, izin vermenizi rica edeceğim: Emniyet ve halk işleri ile alakalı usullerde ve kanunlarda, kolaylık, çabukluk, açıklık ve kesinlik esas olmalıdır. Bu sebeple, vatandaşların icra dairelerile olan ilişiklerini kolaylaştırmak kastı ile yapılan yapılan etüdlerin, bir an evvel kanun haline getirilmesini tavsiyeye layık bulurum. Bu işaret ve tavsiyelerimin, iyi karşılanacağına şüphe etmem; çünkü, her sahada olduğu gibi adli usuller ve kanunlar arasında da, Türk Cumhuriyetinin ve onun yüksek, değerli Kamutayının anlayışı, ileri anlayıştır.
EKONOMİ
Şimdi arkadaşlar,
Ekonomik hayatımızı gözden geçireceğim.
Derhal bildirmeliyim ki, ben ekonomik hayat denince; ziraat, ticaret, sanayii faaliyetlerini ve bütün nafıa işlerini, birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir kül sayarım.
Bu vesile ile şunu da hatırlatmalıyım ki, bir millete müstakil hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinasında, devlet, fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları, birbirlerine bağlı ve birbirlerine tabidirler; o kadar ki, bu cihazlar birbirine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa, Hükümet makinasının motris kuvveti israf edilmiş olur, ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki, bir milletin kültür seviyesi, üç sahada; devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hasılasile ölçülür.
1 – TARIM – ZİRAAT SİYASETİ + ZİRAAT REJİMİ
Sayın Millet Vekilleri,
Milli ekonominin temeli ziraattır. Bunun içindir ki, ziraatta kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu maksada erişmeyi kolaylaştıracaktır.
Fakat, bu hayati işi, isabetle amacına ulaştırabilmek için, ilk önce, ciddi etüdlere dayalı bir ziraat siyaseti tesbit etmek ve onun için de, her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrıyabileceği ve severek tatbik edebileceği bir ziraat rejimi kurmak lazımdır.
Bu siyaset ve rejimde, önemli yer alabilecek noktalar başlıca şunlar olabilir:

1.1 – TOPRAK – HAYVAN – TARIMSAL MEKANİZASYON
Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle, bölünemez bir mahiyet alması.  Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lazımdır.
Küçük, büyük bütün çiftçilerin iş vasıtalarını artırmak, yenileştirmek ve korumak tedbirleri vakit geçirilmeden alınmalıdır. Her halde, en küçük bir çiftçi ailesi bir çift hayvan sahibi kılınmalıdır; bunda, ideal olan öküz değil, beygir olmalıdır. Öküz, ancak bazı şartların henüz temini güç bölgelerde hoş görülebilir. Köylüler için, umumiyetle pulluğu pratik ve faydalı bulurum.
Traktörler, büyük çiftçilere tavsiye olunabilir. Köyde ve yakın köylerde, müşterek harman makinaları kullandırmak, köylülerin ayrılmayacağı bir adet haline getirilmelidir. 
1.2 – ZİRAAT BÖLGELERİ + ZİRAAT MERKEZLERİ
Memleketi, iklim, su ve toprak verimi bakımında ziraat bölgelerine ayırmak icap eder. Bu bölgelerin her birinde, köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları, verimli, modern, pratik ziraat merkezleri kurmak gerekir.
1.3 – DEVLETİN ÖRNEK ÇİFTLİKLERİ VE YENİ BİR KURUM: TARIM İŞLETMELERİ  GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
Bugün, devlet idaresinde bulunan çiftliklerin ve bunların içindeki türlü ziraat-sanayi kurumlarının bir kısmı; ziraat hayat ve faaliyetinin bütün sahalarında, her türlü teknik ve modern tecrübelerini ikmal etmiş olarak bulundukları bölgelerde en faydalı ziraat usul ve sanatlarını yaymıya hazır bulunmaktadırlar. Bu, Vekalet için, büyük kolaylıklar temin edecektir. Ancak, gerek mevcut olan ve gerek bütün memleket ziraat bölgeleri için yeniden kurulacak ziraat merkezlerinin, sekteye uğramadan tam verimli faaliyetlerini; şimdiye kadar olduğu gibi, Devlet bütçesine ağırlık vermeksizin kendi gelirleriyle kendi varlıklarının idare ve inkişafına temin edebilmeleri için, bütün bu kurumlar birleştirilerek geniş bir işletme kurumu teşkil olunmalıdır. 
1.4 – TARIMSAL VERİMİN ARTIRILMASI
Bir de, başta buğday olmak üzere, bütün gıda ihtiyaçlarımızla endüstrimizin dayandığı türlü iptidai maddeleri temin ve harici ticaretimizin esasına teşkil eden çeşitli mahsullerimizin ayrı ayrı her birinde, miktarını arttırmak, kalitesini yükseltmek, istihsal masraflarını azaltmak, hastalık ve düşmanlarıyla uğraşmak için gereken teknik ve kanuni her tedbir, vakit geçirilmeden alınmalıdır.
2 – ORMANLARIMIZ
Orman servetimizin korunması lüzumuna ayrıca işaret etmek isterim. Ancak, bundan mühim olan, koruma esaslarını; memleketin türlü ağaç ihtiyaçlarını devamlı olarak karşılaması icap eden ormanlarımızı muvazeneli ve teknik bir surete işleterek istifade etmek esasile makul bir surette telif etmek mecburiyeti vardır. Buna, Büyük Kamutayın layık olduğu ehemmiyeti vereceğine şüphe yoktur.
3 – TİCARET
3.1 – DIŞ TİCARET
Sayın Millet Vekilleri,
Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensip, ticaret muvazenemizin (dengemizin) aktif karakterini muhafaza etmektir (korumaktır). Çünkü, Türkiye tediye muvazenesinin en mühim esasını, bu teşkil eder.
Son yılların rakamları ve geçirdiğimiz senenin bugüne kadar gösterdiği seyir ve istikamet (yön) , takip ettiğimiz prensibin elde edilmiş müsbet neticelerini göstermektedir. Kontenjan usulü, muayyen anlaşma şartlarımızı kabul etmiş memleketler için büsbütün kaldırılmıştır. Bu memleketlerden piyasanın kayıtsız, şartsız ithalat yapabilmesi temin edilmiştir.
Dış ticaret politikamızın hususiyeti şudur: İç ve dış vaziyet icaplarını daima karşılamak suretiyle seyirlerine intibak etmek.
3.2 – İÇ TİCARET
İç ticarete gelince, bunda, en önde gördüğümüz esas, teşkilatlandırma
ve muayyen tipler üzerinde işleme ve rasyonel çalışmadır.
Kesin zaruret (zorunluluk) olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiç bir piyasa da başı boş değildir.
Sırası gelmişken Cumhuriyetin tüccar telakkisini de kısaca ifade edeyim: Tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlendirilmek için, eline ve zekasına emniyet edilen ve bu emniyete liyakat (değer)  göstermesi gereken adamdır. (bravo sesleri, alkışlar). Bu bakımdan, ihracatçılar hakkındaki kanun, murakabe hakkındaki kanun, teşkilatlandırma hakkındaki hükümler, müsbet neticelerini vermektedir.
3.3 – KOOPERATİFLER - BİRLİKLER
İhracat mallarımızın, hükümetin yakın kontrolü altında, satışlarının teşkilatlandırılması mühimdir. Bunu göz önünde tutan Ekonomi Vekaleti, geçen yıl içinde; Iğdır’da, Ege, Trakya bölgelerinde türlü mevzulara ait satış kooperatifleri teşkil etmiş ve onları faaliyete geçirmiştir. Önümüzdeki yıl içinde, başta fındık olmak üzere, diğer belli başlı mahsullerimizi (ürünlerimizi) de, alakalandıran (ilgilendiren) birlikleri vücude getirmelidir.         
4 – SANAYİ
Sayın arkadaşlar,
Endüstrileşmek, en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır.
Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları memleketimizde mevcut olan büyük, küçük her çeşit sanayii kuracağız ve işleteceğiz. En başta vatan müdafaası olmak üzere, mahsullerimizi kıymetlendirmek ve en kısa yoldan, en ileri ve refahlı Türkiye idealine ulaşabilmek için, bu bir zarurettir.
Bu kanaatle, beş yıllık sanayi planının geri kalan ve bütün hazırlıkları bitirilmiş olan birkaç fabrikasını da sür’atle başarmak ve yeni plan için hazırlanmak icab eder. [8]
Endüstrileşme karar ve hareketimize mütenazır olarak bugünkü mevzuatımızda düşünülecek tadiller ve ilave edilecek bazı yeni hükümler vardır. Bunların başlıcalarını şöyle hülasa edebiliriz:
Sermayesinin tamamı veya büyük kısmı devlete ait ticari – sınai kurumların mali kontrol şeklini; bu kurumların bünyelerine ve kendilerinden istediğimiz ve isteyeceğimiz ticari usul ve zihniyetle çalışma icaplarına sür’atle tevkif etmek. Bu gibi kurumların bugünkü usullerle çalışabilmelerine ve inkişaf etmelerine imkan yoktur. 
PAHALILIK + UCUZ KREDİ
Diğer mühim nokta, daha evvel de işaret ettiğimiz gibi, memlekette hususiyle bazı bölgelerde, göze çarpacak ehemmiyet alan hayat pahalılığı mevzuu ile uğraşmak… Bunun için ilmi bir tetkik yaptırılmalı ve tesbit edilecek sebepler ile radikal ve planlı şekilde mücadele edilmelidir.
Küçük esnafa ve küçük sanayi erbabına muhtaç oldukları kredileri kolayca ve ucuzca verecek bir teşekkül vücuda getirmek ve kredinin, normal şartlar altında, ucuzlatılmasına çalışmak ta çok lazımdır. 
5 – MADENCİLİK
Türkiye’de devlet madenciliği, milli kalkınma hareketiyle yakından alakalı, mühim mevzulardan biridir.
Umumi endüstrileşme telakkimizden başka, maden arama ve işletme işine, her şeyden önce, harici tediye vasıtalarımızı, döviz gelirimizi artırabilmek için, devama ve hususi bir ehemmiyet vermeye mecburuz.
Maden Tetkik ve Arama Dairesinin çalışmalarına azami inkişaf vermesini ve bulunacak madenlerin, rantabilite hesapları yapıldıktan sonra, planlı şekilde hemen işletmeye konulmasını temin etmemiz lazımdır.
Elde bulunan madenlerin en mühimleri için, üç yıllık bir plan [9] yapılmalıdır.
Ereğli Şirketini satın aldığımızı ve Ereğli kömürü havzasında rasyonel bir istihsal planının, günün meselesi olduğunu biliyorsunuz. Bunun ikmali çabuklaştırılarak, kömür istihsalatımız kısa bir zamanda, en az bir misli arttırılmalıdır.
Diğer taraftan, Maden Tetkik ve Arama Dairesinin, Divriği sahasında bulduğu ve cevher nisbeti itibarile ehemmiyetli olan demir madeninin sür’atle işletilmesine geçilmeli ve Karabük demir-çelik sanayiimiz ihtiyaç planı dışındaki kısmının ihracatına başlanılmalıdır.
6 – DENİZ TAŞIMACILIĞI - LİMANLAR
Liman işlerinde modern ve planlı çalışma ve tarifelerdeki tenzilatın uyandırdığı memnuniyetin verimli neticeleri, ticarette dikkati celbetmiştir. Bu yolda devam edilmesinde isabet olacaktır.
Ekonomik bünyemizdeki inkişaf, deniz nakliye vasıtaları ihtiyaçlarını her gün arttırmaktadır. Yeni sipariş edilen gemilerden bir kısmı, önümüzdeki ilkbaharda gelmiş bulunacaktır. Fakat bunlar, bugünden görülmekte olan ihtiyaç hacmine cevap verecek adet ve nisbette değildir.
Yeni gemiler inşa ettirmek ve bilhassa eski tersaneyi, ticaret filomuz için, hem tamir, hem yeni inşaat merkezi olarak faaliyete getirmek esbabını temin etmek lazımdır.
Şu günlerde, Yüksek Meclise, Su Mahsulleri ve Denizbank hakkında bir layiha gelecektir. Mevzuunun, yüksek alakanızı çekeceğinden şüphe etmiyorum.
Arkadaşlar,
En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile, en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifadeyi bilmeliyiz; Denizciliği, Türkün büyük milli ülküsü olarak düşünmeli, ve onu az zamanda başarmalıyız.
Ekonomik kalkınma; Türkiye’nin, hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin, belkemiğidir. Türkiye bu kalkınmada, iki büyük kuvvet serisine dayanmaktadır: Toprağının iklimleri, zenginlikleri ve başlıbaşına bir servet olan coğrafi vaziyeti; ve bir de, Türk milletinin, silah kadar, makina da tutmaya yaraşan kudretli eli ve milli olduğuna inandığı işlerde ve zamanlarda, tarihin akışını değiştirir celadetle tecelli eden, yüksek sosyal benlik duygusu.
6 – BAYINDIRLIK İŞLERİ – DEMİR VE KARAYOLLARI
Sayın Milletvekilleri,
Demiryolları bir ülkeyi medeniyet ve refah nurlarıyle aydınlatan kutsal bir meşaledir.
Cumhuriyetin ilk senelerinden beri, dikkatle, israrla üzerinde durduğumuz demiryolları inşaat siyaseti, hedeflerine ulaşmak için, durmadan başarıyle tatbik olunmaktadır.
Şark ve cenupta, Sivas, Diyarbakır gibi, büyük menzillere varan hatlar, geçen yıl içinde, Sivas-Malatya iltisakıyle birbirine bağlanmıştır. Zonguldak’a varmış olan hat dahi, bu zengin kömür havzasını, iç vatana bağlamış bulunuyor.
Sivas’tan sonra, şarka doğru uzayıp gitmekte olan hat da, ilk menzili Divrik’e varmıştır. Bu kol, önümüzdeki yıl, Erzincan’a ulaşmış bulunacaktır. Diyarbakır’dan şarka uzanacak hattın da inşasına başlanmıştır.
Şark demiryollarının satın alınmış olduğunu bilirsiniz. Cenup’ta Nusaybin’e giden hattan maada, yurt içinde büyük demiryollarının idare ve işletmeleri, Cumhuriyet Hükümetinin elindedir.
Demiryolları inşaatımızın inkişafı, İran transit yolunun inkşafına ve motorize edilmesine de hizmet etmiştir.
İstanbul’dan itibaren başlayan Avrupa turist yolunun asfalt olarak inşasına devam olunmaktadır.
Bu tarz inşaatın, bir plan dahilinde, memleketin diğer sahalarına da teşmili, beklediğimiz milli başarılardandır.
Şose ve köprüler inşaatı inkişaf etmektedir. Demiryolları inşa siyasetimizin tatbiki yılları içinde, 78 köprü, geçişe açılmış bulunuyor. 23 köprü de, inşa halindedir. Bu köprüler, her biri başlı başına birer fen ve sanat eseri olarak, yeni nesillere, Cumhuriyetin armağan abideleri olacaktır.
Demiryolu hatlarımızı iç sahalara bağlayacak ve bu hatların bir an evvel milli ekonomik kalkınmaya azami hizmetini temin edecek olan kara yolu inşaatı, önümüzdeki devrelerde teksif ve bir plan dahilinde tevsi edilmek lazımdır.
Her bölgenin ihtiyacına göre, istasyonlarda tamamlayıcı tesisat yapılmak ve muhtelif malların lazımı gibi sevkini temin edecek teknik şartları haiz vagon mevcudunu arttırmak zaruridir. Bunda da, büyük himmetlerin, esirgenmemesini dilerim.
Su ve imar işlerine, dikkatle devam edilmektedir.
7– ULAŞTIRMA
Posta –Telgraf  - Telefon işlerimizde esaslı bir inkişaf vardır. Bununla beraber, şehirler arasındaki telefon muhabereleri işinin bir an evvel tamamlanmasına çalışılmalıdır.
Ankara’da yeni bir radyo istasyonunun inşasına başlanmış olduğunu, memnuniyetle kaydederim.
Sivil Hava Yolları İdaresi, Devlet teşkilatı arasında, modern bir idare halinde yer almıştır.
Bütün teknik şartlar ve emniyet icapları içinde çalışmakta olan bu idarenin, büyük şehirlerimizin hepsi arasında, en modern muvasala yolu rolünü bir an evvel ifaya başlaması, ve arsıulusal hatlarla da, kendi vasıtalarıyle, irtibat tesis eylemesi imkanı, az zamanda teminini beklediğimiz önemli işlerdendir.
8 – MALİ KONULAR - DENK BÜTÇE -  VERGİ POLİTİKASI
Arkadaşlar,
Bütün Devlet cihazlarının canlılığı, gürbüzlüğü, işlemesi bakımından büyük dikkatle üzerinde durulması gerekli olan mali hayatımıza temas ediyorum.
Cumhuriyet bütçelerinin taayyün eden ve daima kuvvetlenmesi gereken müşterek hususiyetleri, yalnız denkli oluşları değil, aynı zamanda, koruyucu, kurucu ve verici işlere, her defasında daha fazla pay ayırmakta olmalarıdır.
Bu politikamızın milli faaliyet üzerinde derhal yaratmağa başladığı tesir iledir ki, bütçe tahmin rakamlarımız, yalnız tahakkuk etmekle kalmıyor, daima fazla ile de kapanmaya başlamıştır.
1936 senesi bütçesi, tahmine ve 1935 yılı varidat tahakkuklarına göre, 22 milyon fazla ile kapanmıştı. 1937 bütçesinin de, bugüne kadar gösterdiği seyir, aynı ümidi, fazlasile verecek mahiyettedir.
Bu netice; memleket ekonomisinin inkişafını, halkın refaha ulaşmakta olduğunu ifade ettiği gibi aynı zamanda, halk için çalışan bir Hükümetin, halkın menfaatine aldığı tedbirdeki isabeti de teyit etmektedir.
Samimi bir bütçeye ve hakiki bir tediye muvazenesine dayanan paramızın fiili istikrar vaziyetini, kesin suretle muhafaza edeceğiz.
Her nevi mali taahhüdlerimizi, günü gününe yerine getirmek suretile, Devlet itibarını ve mali sermaye ve eshamı muhafaza ve takviye hususunda bütün tedbirleri almak ve bu mevzuda dikkatli bulunmak umdemizdir.
Devlet varidatının inkişafını, yeni vergiler ihdasından ziyade devamlı bir proğramla mevcud vergilerin tarh ve cibayet usullerinin islahında aramak lazımdır.
Son iki sene zarfında hayvanlar, tuz, şeker, çimento, petrol ve benzin, elektrik, iptidai maddeler rejim ve vergilerinde yapılan ve her biri % 30 – 50 nisbetinde bir vergi indirilmesini ifade eden tahfiflerin, istihsalin teşviki bakımından, vatandaş ve memleket için müsbet ve hayırlı neticeler verdiğini görmekteyiz.
Hayvan vergisi ve buhran ve muvazene vergileri üzerinde tetkikler yapılarak bütçe muvazenesi esasını bozmayacak surette tedricen tahfif çareleri düşünülmelidir.
Bundan başka, memleketimizde yetişmeyen iptidai maddeler, ve istihsal maliyeti üzerinde tesir yaparak, dış memleketler mamulatı ile rekabeti güçleştiren her nevi vergi ve resimler kaldırılmak lazımdır.
Gerek bu mevzular üzerinde çalışırken, gerek her hangi bir mali karar alırken, ilk göz önüne getireceğimiz şey, milli faaliyet ve milli istihsal, yani verginin bizzat ana menbaı üzerinde yapacağı tesirler olmalıdır. Maliye memurları da, İç İşleri memurları gibi, halkla daimi teması olan teşkilattır. Bunların da, halk ile temaslarında, halk için çalışan bir halk Hükümetinin tabii vasfı olan azami dikkat ve ihtimam göstermek ve azami emniyet ve inan vermek şiarlarının inkişafına, bilhassa itina etmeleri lazımdır.
Cumhuriyet rejiminde, nef’i hazine demek; kanunun hazine lehine tesbit ettiği hakla, kanunun mükellefi karşılaştırdığı vaziyeti gayet denk bir halde elde tutmak demek olduğunu bir an hatırdan uzak tutmamak önemli  prensibimizdir. 
9 – GÜMRÜK VE TEKEL POLİTİKASI
Mevcud gümrük tarifeleri kanununda da, bugünkü politika ve temayülümüze uygun tedbirleri yapmak lazımdır.
İnhisarlar mevzuunda itina edilmesi icab eden esas, bu kurumların mali monopol, ticari teşekkül ve milli valörizasyon kurumu karakterlerinin dikkatle telifidir.
Harice, tütün satışları ve ihracat mevzuu daha yakından meşgul olmaya değer mahiyettedir.
Gümrüklere gelince; bunda, tesisata, çalışma usullerine ve kanuni mevzular bakımından gerekli islah tedbirlerine hız verilmek icap etmektedir.
İnhisar mamulatının fiatları üzerinde yapılan tenzilat, satışları arttırmıştır.
Bu usulün daima dikkatte bulundurulması faydalı olur.
KÜLTÜR - EĞİTİM
Arkadaşlar,
Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektedir.
Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için, fikir ve hareketi, beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak, türeli bir plana ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple, okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak; memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak, fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek, Kültür Vekaletinin üzerine aldığı büyük ve ağır mecburiyetlerdir.
İşaret ettiğim umdeleri, Türk Gençliğinin dimağında ve Türk milletinin şuurunda daima canlı bir halde tutmak, Üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca vazifedir.
Bunun için memleketi şimdilik üç büyük kültür bölgesi halinde mütalaa ederek; Garp bölgesi için İstanbul Üniversitesi’nde başlanmış olan islahat programını daha radikal bir tarzda tatbik ederek Cumhuriyete cidden modern bir Üniversite kazandırmak; merkez bölgesi için, Ankara Üniversitesini az zamanda kurmak lazımdır; ve Doğu Bölgesi için Van Gölü sahillerinin en güzel bir yerinde her şubeden ilk okullar ile ve nihayet Üniversitesiyle modern bir kültür şehri yaratmak yolunda, şimdiden fiiliyata geçilmelidir.
Bu hayırlı teşebbüsün, Doğu vilayetlerimiz gençliğine bahşedeceği feyiz, Cumhuriyet Hükümeti için ne mutlu bir eser olacaktır.
Tavsiye ettiğim bu yeni teşebbüslerin, eğitmen ve öğretmen ihtiyacını ziyadeleştireceği şüphesizdir. Fakat bu cihet, hiç bir vakit işe başlama cesaretini kırmamalıdır. Vekaletin, geçen yıl içinde, bu yönden yaptığı tecrübeler, çok ümit verici mahiyettedir.
Türk Tarih ve Dil kurumlarının, Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek, hepimizi sevindirici bir hadisedir.
Tarih Kurumu; yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki hafirler, ortaya çıkardığı eserlerle, şimdiden, bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamış bulunuyor.
İlk resim galerimizi de, bu yıl açmış bulunuyoruz.
Geçen yıl, Ankara’da kurulan Devlet Konservatuarı, müzikte, sahnede, kendisinden beklediğimiz teknik elemanları süratle verebilecek hale getirilmesi için, daha fazla gayret ve fedakarlık yerinde olur.
Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğinin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lazımdır. Bu işte, Hükümetin şimdiye kadar olduğundan daha çok ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğini spor bakımından da, milli heyecan içinde itina ile yetiştirmesi, önemli tutulmalıdır.
DIŞ POLİTİKA
Dış siyasetimiz, geçen yıl içinde de, sulh ve arsıulusal emek birliği yolunda inkişaf etmiş ve yürüdüğümüz yönün değişmez olduğunu bir daha belirtmiştir.
Milletler Cemiyetinin geçirmekte olduğu çetin safhalarda, Cumhuriyet Hükümeti, bu arsıulusal kuruma olan bağlılığını, her sahada göstermek suretiyle, sulh idealine en uygun yoldan ayrılmamıştır.
Büyük bir milli davamız olan Hatay işinin geçirdiği safhalar malumunuzdur.
Milletler Cemiyeti yüksek idaresi altında cereyan etmiş olan müzakereler, Hatay halkının layık olduğu mesut ve müstakil idareye kavuşması yolunda amaçladığımız gayeyi temin edecek vesikaların kabul ve imzasile neticelenmiştir.
Yeni Hatay rejiminin meriyete girmesine, kısa bir zaman kaldı.
Bu rejimi, kendilerile en dostane bir zihniyetle emek birliği yapmış olduğunuz Fransızların, iyi niyetle ve amaçlanan gayeyi temin edebilecek şekilde tatbike başlıyacaklarına şüphe edilmemelidir.
Yarınki Türk – Fransız münasebetlerinin dilediğimiz yolda inkişafına, Hatay işinin iyi bir yönde yürümesi, esaslı bir ölçü ve amil olacaktır, kanaatindeyim.
Balkan siyasetimiz, en mesut bir işbirliği yaratmakta devam ederek, kendisine çizilmiş olan sulh yolunda her gün daha verimli neticelerle ilerlemektedir.
Cumhuriyet Hükümetinin, şarkta takip edegelmekte bulunduğu dostluk ve yakınlık siyaseti, yeni bir kuvvetli adım attı. Sadabat’ta, dostlarımız Efganistan, Irak ve İran ile imza etmiş olduğumuz dörtlü muahede, büyük bir memnuniyetle kayda değer sulh eserlerinden biridir.
Bu misakın etrafında toplanan devletlerin, aynı gayeyi takip eden ve sulh içinde inkişafı samimiyetle isteyen hükümetleri arasında, işbirliğinin, atide de hayırlı neticeler vereceğinden emin bulunmaktayız.
Cumhuriyet Hükümetinin, komşuları ile ve diğer büyük, küçük devletlerle olan münasebetlerinde, ahenkli bir istikrar ve inkişaf göze çarpmaktadır.
Sulh yolunda nereden bir hitap geldiyse, Türkiye onu, tehalükle (istekle atılma)  karşıladı ve yardımlarını esirgemedi.
İspanya hadiseleri dolayısiyle, Akdeniz ve Karadeniz’de alınması gereken tedbirlere, Cumhuriyet Hükümeti, en geniş bir zihniyetle iştirak etti.
Dünyanın her tarafında olduğu gibi, bizi alakalandıran sahalarda ve bu arada, Akdeniz’de, sükun ve istikrarın korunması, bizim yakından ve alaka ile takip ettiğimiz bir mevzudur.
Şurasını da memnuniyetle kaydedebilirim ki, şarki Akdeniz ve Karadeniz suları ile Balkanlarda ve Yakın Şarkta, geçen sene işaret ettiğim iyi münasebetler, ayniyle devam etmiştir.
Geçen seneden beri, dost ve müttefik devletlerin mühim ricaliyle bizim devlet adamlarımız arasında karşılıklı ziyaretler vukua gelmiş ve bu, dostluklarımızın tezahürüne vesile olmuştur.
Hükümet bu son sene zarfında, devletlerle olan ticari münasebetlerini, memleketin ekonomik bünyesine uyacak mukavele ve anlaşmalar yaparak tanzim etti.
Bunlar arasında Fransa, İngiltere, Almanya ve Sovyet Rusya ile akdedilen mühim ticari anlaşmaları, bilhassa kaydetmek isterim. Hükümetin dış teşkilatının; ekonomik kalkınma savaşımızla alakalı daireleri için bilgi ve istihbarat ufkunu genişleten yardımcı birer daire olarak çalışmalarını tanzim etmek lazımdır.
Dış siyasetimizin ayrıca vasfını kısaca anlatmış olmak için, diyebilirim ki, tuttuğumuz siyasi yol ve hedeften ayrılmıyoruz. Son senelerde, arsıulusal münasebetlerde daimi değişiklikler olmasına rağmen, biz bu karşıklığın ortasında, sulhperverlikle duygulu olarak, karşılıklı dostluklarımıza riayet ediyoruz. Onların mahiyet ve dairelerini genişletmeye müsait zihniyetle arsıulusal vaziyet ve vazifemizi göz önünde tutarak çalışıyoruz. Bu yolda, itina ile çalışmaya devam etmek, hükümete tavsiye edeceğim en doğru karar olduğu kanaatindeyim.
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ
Ordu, Türk Ordusu… İşte bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularile kabartan şanlı ad. Onu, bu yıl içinde, kısa fasılalarla iki defa, büyük kütleler halinde, yakından gördüm. Trakya ve Ege büyük manevralarında. Disiplini, enerjisini, subaylarının vukuflu gayretini, büyük komutan ve generallerimizin yüksek sevk ve idare kabiliyetlerini gördüm; derin iftihar duydum, takdir ettim.
Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.
Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların, yenilmesi imkansız teminatıdır.
Teshilat ve teçhizat proğramımızın tatbikatı, muvaffakiyetle ilerliyor. Bunları memleketimizde yapmak emelimiz, tahakkuk yolundadır. Harp sanayii tesisatımızı, daha ziyade inkişaf ve tevsi için alınan tedbirlere devam edilmeli ve endüstrileşme mesaimizde de ordu ihtiyacı ayrıca göz önünde tutulmalıdır.
Bu yıl içinde, denizaltı gemilerini memleketimizde yapmaya başladık.
Hava kuvvetlerimiz için yapılmış olan üç yıllık proğram, büyük
Milletimizin yakın ve şuurlu alakasıyla, şimdiden başarılmış sayılabilir.
Bundan sonrası için bütün tayyarelerimizin ve motörlerinin
memleketimizde yapılması ve harp hava sanayiimizin de, bu esasa göre inkişaf ettirilmesi iktiza eder.
Hava kuvvetlerinin aldığı ehemmiyeti göz önünde tutarak, bu mesaiyi planlaştırmak ve bu mevzuu layık olduğu ehemmiyetle milletin nazarında canlı tutmak lazımdır.
Büyük milli disiplin okulu olan ordunun; ekonomik, kültürel, sosyal savaşlarımızda bize aynı zamanda en lüzumlu elemanları da yetiştiren büyük bir okul haline getirilmesine, ayrıca itina ve himmet edileceğine şüphem yoktur.
Aziz Milletvekilleri,
Dünyaca malum olmuştur ki, bizim devlet idaresindeki ana proğramımız, Cumhuriyet Halk Partisi Proğramıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat, bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gayipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz..
Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıztırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir.
Elimizdeki proğramın ruhu, bizi yalnız bir kısım vatandaşlarla alakalı kalmaktan meneder. [10] Biz, bütün Türk milletinin hadimiyiz (hizmet eden).
Geçen yıl içinde, parti ile hükümet teşkilatını birleştirmekle vatandaşlar arasında ayrılık tanımadığımızı fiilen göstermiş olduk.  Bu hadisenin bizim, devlet idaresinde kabul ettiğimiz, “kuvvet birdir, ve o milletindedir” hakikatine uygun olduğu meydandadır.
Kuvvetin yegane kaynağı olan Türk milletinin güzide vekillerini, büyük bahtiyarlıkla eğilerek selamlarım.” [11]
ATATÜRK, 10 Kasım 1937 günü Bayar’a şunları söylemiş ve Anadolu Ajansı aracılığı ile ilan etmiştir: [12]
10   Kasım 1937 - Kemalist Ekonominin Kilometretaşı No 4
Millete yepyeni bir program bildirdiniz. Bu program benim millete vaadettiğim hususlardır.
17 Kasım 1937 - Kemalist Ekonominin Kilometretaşı No 5
Şeker fabrikalarının sayısı yirmiye çıkmaz ve şekeri ekmek kadar kolay alınır hale getirmezsek, gürbüz çocuklara hasret kalacağız. [13]
17 Eylül   1938 - Kemalist Ekonominin Kilometretaşı No 6 [14]
… memleketin bütün menabii kuvvesini seferber ederek bu yatırımları tamamlayın ki iktisaden kuvvetli olalım…
1 Kasım 1938 - Kemalist Ekonominin Kilometretaşı No 7
4 senelik 3 numaralı yeni program yapılmış ve ilan edilmiştir.
Bu plan için sarfolunacak para 85 ila 90 milyon lira arasında tahmin edilmektedir. Buna ait kredinin temin edildiği malumdur.
Memleket için faydalı olan her teşebbüsü yüksek bir vatanseverlik duygusile terviç ve himaye eden değerli Kamutay’ın bu planı da müzaheretine mazhar kılacağından şüphe etmiyorum.

ARA YORUM
1 Kasım 1937 – TBMM Açış Nutku [15]

Bu Nutuk, ATATÜRK’ün daha önceki TBMM açış konuşmalarının üç katı uzunluğundadır ve yarıdan fazlası (% 59) ekonomiye ayrıl-mıştır. ATATÜRK’ün milletine yepyeni vaatlerini içermektedir.
Başka deyimle, bu nutukta ekonomiye ayrılan bölüm, önceki 14 açış nutkunun tamamının iki katı uzunluğundadır. Bu da ATATÜRK’ün son yılında ekonomiye verdiği önemin en belirgin kanıtıdır.
Bu Nutuk Kemalizm’in ATATÜRK’ün sağlığında ulaştığı zirveyi tanımlamaktadır.
8 Kasım 1937 günü yeni Başbakan Bayar Hükümet programını okumuştur. [2]
Bu programda Bayar ATATÜRK’e 45 kez gönderme yapmış, ATATÜRK’ün 1 Kasım Nutku’nu 19 kez alıntılamış ve 5 kez “Kemalist Rejim”den söz etmiştir.

ATATÜRK, 5 Kasım 1925 günü Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında, “Vasi Tahavvül” (Büyük Değişim) demişti.
Büyük Değişim, 15 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 1938 günü ulaştığı aşama idi.
Ancak daha da büyük değişim, 19 Eylül 1938 tarihli ULUS Gazetesi’nde “EKONOMİK  SEFERBERLİĞİMİZ” başlığı altında verilen müjde idi:
Fabrikalar – Limanlar – Termik Santralar kurulacaktı. [3]
Enerji Nakil Hatları çekilecek, Kütahya’da ucuz linyitleri (taşkömürü
değil) yakarak üretilecek elektrik enerjisi İstanbul’a taşınacak ve
İstanbul ucuz elektriğe (1 krş/kwst) kavuşacaktı. [4]
Lokomotifler, çok sayıda demiryolu yük vagonu ve 28 adet yepyeni gemi (67 bin DWT) satın alınacaktı. Bunlarla kıymetli ihraç ürünlerimiz madenler (bakır-krom) taşınacaktı.
Bayar’ın hazırlattığı 4 Senelik 3 Numaralı Plan’da işte bu yatırım projeleri vardı. Planda öngörülen yatırımlar için gerekli mali  kaynak İngiliz kredisi (16 milyon Sterlin = 100 milyon TL) ile sağlanmıştı. Son Posta köşeyazarı, CHP milletvekili, Muhittin Birgen, “8 sene sonra Türkiye tanımayacak hale gelecek” diye yazmıştı.
Herkes coşku içindeydi. Kemalizmi “Zihniyet ve Ruh değişikliği” 
hedefine yönelik “medeniyet mücadelesi” olarak tanımlayan Falih Rıfkı Atay, “Kemalist Türkiye’nin her taraflı inkişafı ve inşası devam etmektedir.” diye yazmıştı. Bu nedenle “15. Yılda herkes gururlu” idi.
ABD’li ekonomi profesörü W.W. Rostow, altı yılda 14 baskısı yapılan “The Stages of Economic Growth” (1960) başlıklı kitabında Türkiye’-nin  1937 yılında take-off  aşamasına geldiğini belirtmiştir. Rostow’un tablolarını  aynen veriyorum.  Bkz sayfa 33 ???
1938 yılında yaklaşık 17 milyon T.C. vatandaşının kişibaşına 250 kilo buğday üretimi vardı. Herkesin morali yüksekti.
İşte tam bu sırada beklenen ama gelmemesi arzu edilen gün geldi:
10 Kasım 1938. 
11 Kasım’dan sonra Take-off’ta bekleyen uçak ani bir emirle geriye çekildi, hangara sokuldu. Hangarın kapıları kapatıldı. Kilitlendi. [5]
Gerisini 3. Bölümde İsmet İnönü’nün kendi elyazısı ile yazdıklarından izleyeceğiz.
ROSTOW TABLOSU
ROSTOW TABLOSU
2
Kemalizm – Ne idi? Ne değildi? 2 Tanımlama:
1 – Ne idi?
ULUS Gazetesi Başyazarı Falih Rıfkı Atay’ın 1937 – 1938 başyazı-larından “Kemalizm” sözcüğünün tanımlandığı bölümlerden alıntılar:
Hedefi: Zihniyet ve Ruh değişikliği olan,
Başkalarının haklarına saygılı,
Barışcı,
İstikrarlı,
Güvenilir ve itibarlı,
İnanmış, (azimli)
İnsani ve alternatifi olmayan bir ideoloji.
Kemalist Türkiye, Medeniyet ve Kültür Mücadelesi içinde bir ülke.
Dürüst politikalar sonunda oluşturulan 
Sağlam bir Mali Yapı ve Gelişen Ekonomi ile,
Kemalist Türkiye’nin her taraflı inkişafı ve inşası devam etmektedir. Edecektir.
Onbeşinci Yıl’da herkes bu nedenle gururlu.
2 – Ne değildi?
ENVER ZİYA KARAL’DAN ISMARLAMA BİR MAKALE:
“ATATÜRK VE ATATÜRKÇÜLÜK” [6]
ATATÜRK ilkeleri, bilindiği gibi altı ok ile gösterilmektedir…
ATATÜRK ilkelerine batıda “Kemalizm” adı verilmektedir.
Kemalizm batı çıkışlı bir terimdir… Biz tercüme etmişiz,
ATATÜRKçülük diye. [7] Tercüme ettiğimiz bu ilkeleri burada kısaca bir daha gözden geçirelim:
Cumhuriyetçilik – Milliyetçilik – Halkçılık
Devletçilik – Laiklik – Devrimcilik
YORUM:
Enver Ziya Karal 1906 yılında doğmuştur. 1938 yılında 32 yaşında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde tarih doçenti olarak çalışmaktadır. 1942 yılında profesör unvanını alacaktır. 1938 Türkiyesi’nde genç bir bilim adamıdır. Konusu tarihtir. 1946 yılında İslam Ansiklopedisi’ne ATATÜRK makalesi ile ekindeki skandal kronolojiyi yazan yedi kişi arasındaki tek tarihçidir. [8]
Bu kronolojide 1934 – 1938 yılları arasındaki kayıtlar aşağıda (EK – 2/1) verilmiştir. Kronolojideki çok belirgin eksikliklerin kaynağı tarihçi Enver Ziya Karal’dır. Onun basit bir tercüme işlemi olarak gösterdiği Atatürkçülüğe geçiş ise çok değişik hedeflere yönelikti.
1938 yılında ATATÜRKçülük diye bir sözcük, bir kavram, bir tercüme deyim yoktur. Herkesin kullandığı sözcük “Kemalizm”dir. Dolayısı ile ATATÜRK’ün sağlığında ülkenin her tarafından ve herkes tarafından kullanılan sözcük,  daha sonra, 10 Kasım’dan sonra tercüme edilmiştir. Yaşar Nabi’nin Varlık dergisinin Aralık 1949 sayısında “ATATÜRK ve Gençlik” makalesinde de ATATÜRKçülük sözcüğü yoktur.
Tercüme işlemleri 27 Mayıs’tan sonra yapılmıştır. Amaç, KADRO-cuların otuzlu yıllarda yapamadıklarını yapmak, Marksizme ATATÜRK ile ilgili bir kılıf geçirmektir.
Altmışlı yıllarda bu işlem YÖN-VARLIK dergileri ekseninde gerçekleştirilmiş ve ATATÜRK siyasi yelpazenin SOL’una oturtulmuştur;  Merkez Sol’dan Marksizme kadar…
Baş aktörler, Doğan Avcıoğlu ile Yaşar Nabi Nayır ikilisidir:
BİR AVUÇ ADAM: YÖNCÜ ATATÜRKÇÜLER
1956-60 döneminde AKİS Dergisi yazarı, Kurucu Meclis’te 1961 T.C. Anayasası’nın  yazarlarından (!) 1961 yılı sonunda YÖN Dergisi’ni kuran ve YÖN Hareketi’ni  başlatan, Kemalist-Demokrat TÜRKİYE Dergisi’nin 101inci sayısında “yalancılığını” belgelediğim Doğan   Avcıoğlu’nu önce yandaşı bir web sitesi (www.sosyaldemokrasi.org)  nasıl tanımlamış görelim: [9]
Gazeteci yazar düşün adamı. 1960 sonrası Yön'ün kurucusu ve ideoloğudur; dönemin siyasal düşüncesinde etkili olmuştur. 
Fransa'da iktisat ve siyasal bilimler eğitimi gördü. 1955'de Türkiye'ye dönerek Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü'nde asistan oldu. 1956'dan sonra haftalık Akis ve Kim dergilerinde yazıları yayımlandı. Cumhuriyet Halk Partisi'nin Araştırma Biriminde çalıştı ve partinin yayın organı Ulus Gazetesinde yazılar yazdı.
27 Mayıs 1960'tan sonra CHP kontenjanından [10] Kurucu Meclise üye seçildi. 1961 Anayasasının hazırlanmasında görev aldı.
1960-61'de Vatan ve Ulus Gazetelerinde yazarlık, Ankara Radyosunda dış haber yorumculuğu yaptı. 
1961'de Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu ile birlikte Yön Dergisini kurdu. 1967'ye değin yayınlanan Yön Dergisi, 1960'tan sonra belirli bir gelişme gösteren Türkiye Sol Hareketi içinde bir tür "Kemalist sosyalizm" anlayışının savunuculuğunu [11] yaptı.
1960 sonrası sol düşünce ve eylemin biçimlenmesinde derin etkileri olan bu dergi, 1930'lardaki Kadro hareketinin görüşleriyle önemli benzerlikler taşıyordu. Avcıoğlu'na göre üstyapı alanında başarılı olan Kemalist devrim altyapıda, dışa bağımlı sermaye ile toprak ağa-larının etkisini kıramamıştı. Dolayısıyla Kemalist devrimin altyapıda sürdürülmesi, radikal bir toprak reformu, devletçi sanayileşmenin ve ekonomik alanda tam bağımsızlığın gerçekleştirilmesi halen Türkiye'-nin gündemindeydi. 
Doğan Avcıoğlu, 1963-65 arasında Türk-iş Araştırma Merkezi Müdürlüğü, 1968-69'da CHP Yüksek Danışma Kurulu Üyeliği yaptı. 1969'da Yön'deki siyasal görüşlerini daha net bir şekilde dile getirdiği haftalık Devrim gazetesini çıkardı. Bu Gazete 12 Mart 1971 Muhtıra-sında kapatıldı. 
Avcıoğlu 1971'de yayımladığı Devrim Üzerine adlı kitabında, öngör-düğü devrim stratejisi ve programı konusundaki görüşlerini dile getirdi. Ona göre devrim, Kemalist aydınların yol göstericiliğinde, Kemalist askerlerin öncülüğünde bir geniş cephe tarafından gerçek-leştirilebilirdi. 
12 Mart döneminde emekli general Cemal Madanoğlu ile birlikte tutuklanarak, orduyu isyana teşvik iddiasıyla yargılandı ve beraat etti. (Doğum tarihi 1926, Bursa –Ölümü  4 Kasım 1983)
1962 yılında başlayarak, Doğan Avcıoğlu YÖN’de Sol  Kemalizm’i geliştirirken, Yaşar Nabi Nayır da bir avuç adam [12] ile Varlık  Yayınları’nda Enver Ziya Karal’ın sözünü ettiği “tercüme” işi ile meşguldü: 
SONUÇ: Sol Kemalizm eşittir Atatürkçülük. Yıl 1963
Varlık Yayınları 1963-1967 yılları arasında beş kitap yayımladı:
1 – ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR? - 1963
2 – BAYRAKLAŞAN ATATÜRK – 1966
3 – ATATÜRKÇÜ OLMAK – 1966
4 – TARİHÇİ GÖZÜYLE ATATÜRK – 1967
5 – ATATÜRK YOLU - 1967  
Daha sonra, yetmişli yıllarda,  birkaç Varlık Yayınları kitabı daha yayımlanarak tercüme işlemleri tamamlandı: “Kemalizm” sözcüğü terk edildi. Artık tek geçerli tanımlama “ATATÜRKÇÜLÜK” idi.
2000’li yıllarda bu görüşü revize edecekler ve Kemalizm’i ceberut bir sistem, Atatürkçülüğü ise ilerici bir felsefe olarak pazarlayacaklarıdır, T. Akyol, C. Çandar gibi köşe yazarları. Dilipak daha da ileri giderek gömmek isteyecektir Kemalizm’i. Tarihe gömülsün ki şeriatın düzeninin önü açılsın. Bkz. Tartışmalar, Bölüm 6 
55 TON ALTIN
3
CHP’de – İSMET İNÖNÜ DÖNEMİ
11 KASIM 1938 – 14 MAYIS 1950
Falih Rıfkı ATAY: [13]
Atatürk öldükten sonra CHP Merkezi ve Çankaya çevresini, Atatürk’ün yaptıklarına daha o sağ iken inanmamış olanlar sarmıştı. Kurultaylarda pek nüfuzlu kimselerden Kemalizm ve Layisizm deyimlerinin tüzükten çıkarılması istenmişti.
Bu tespitin belgelerini sunuyorum: Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 16 Şubat 1939 günü Defterler’ine kendi elyazısı ile kaydettiği Notlar.
Önce Notlar hakkında kişisel yorumlarım:
Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ’nün bir Perşembe günü (16 Şubat 1939) ATATÜRK hakkında Defterler’ine kaydettiği notlar herhalde çok önemli olmalı.
Bu notlar 1972 yılında Orhan Erkanlı’nın 27 Mayıs ile ilgili kitabının [14] içine çuvala pirinç doldururcasına yüklenmiş, yorumsuz olarak.
Daha sonra 1974 yılında, İnönü’nün vefatından 19 gün sonra, tam CHP – MSP koalisyon pazarlıkları devam ederken Hürriyet’te, hem de birinci sayfadan (ilk gün tam sayfa !) verilerek, yayımlanmış. Metin Toker bunları makaslamış, akış seyrini altüst etmiş ve bir de yorumlamış. Yorumlamadığı tek cümle İnönü’nün teşrin nutuklarını baştanbaşa sansasyon ve demagoji olarak tanımladığı cümle:
Hükümet için 1937 teşrin nutukları ve sonraları baştan başa sansasyon ve demagoji oldu. 
Hürriyet’teki tefrikalar 19 gün sürmüş ancak Ecevit-Erbakan ortaklığı gündemi doldurup taşırdığı için kimse bu notlar üzerinde durmamış.
Daha sonra Notlar 1987 yılında Bilgi Yayınevi’nin yayımladığı “Hatıralar” başlıklı kitaba 10 Numaralı ek olarak eklenmiş. Kitabı okuduğunu söyleyenler nedense 10 Numaralı eki okumamışlar.
En son 2001 yılında Yapı Kredi Yayınları  “Defterler”i yayımlamış ancak 45 milyon lira fiyat herhalde fazla geldiği için köşeyazarları-mızın ilgisini çekmemiş. 
Böylelikle İkinci Adam’ın Birinci Adam hakkında yazdıkları, bir anlamda, Türk okurlarını teğet geçmiş.
Ben uzun süre bu notları nasıl değerlendireceğimi bilemedim.
Sanırım “Kemalizm Tartışmaları” uygun bir zemin oldu.
Notları italik karakterlerle yorumlarımı çerçeve içinde veriyorum:
(11 Kasım 1938 tarihi ile başlayan kısa bölümü öne alarak ATATÜRK’ten uzaklaşma sürecinin, 10 Kasım’dan bir gün sonra başladığını vurgulamak istiyorum. Bu bölüm orijinal metinde aşağıda “İkinci Bölüm” olarak verilen alıntıdan hemen sonra yer almaktadır)
11 Teşrinisani 1938.
Meclis çılgın bir halde 24 saat güç sabretti. Bütün memleket radyolar başında bekledi. Müttefikan beni reisicumhur intihap ettiler, iktidarda olmayan, hatta iktidar mevkiinde fikrini sevmedikleri, korktukları bilinen bir çekilmiş adamın getirilmesi rıza ile serbest rey ile yapılmış hakiki bir intihap olarak tarihe geçecekti.
Reisicumhur Hayatı:
İlk hükümet için dahiliye ve hariciye vekillerini değiştirmesini Celal Bayar’a tavsiye ettim. Tereddüt ettikten sonra kabul etti:
T.R. Aras ve Ş. Kaya Atatürk’ün en yakın ve hiç değiştirmediği bakanları idiler. Şükrü Kaya ayrıca CHP Genel Sekreteri idi. İsmet Paşa ilk önce her ikisini de hükümetten çıkardı, kısa bir süre sonra da TBMM’den. İktidardan gitmelerinin memlekette inşirah (ferahlık) yarattığını Çankaya’da halktan kopuk bir şekilde otururken nasıl sezinlemiş acaba?
Dahiliyeye Dr. (Refik) Saydam
Hariciyeye Şükrü Saraçoğlu
Dr. Aras ile Şükrü Kaya’nın iktidardan gitmeleri memlekete hakiki bir
inşirah verdi. Kendilerine karşı antipatinin bu kadar şamil olduğunu görmek herkesi şaşırttı.
Asıl mesele Celal Bayar’ın mali ve iktisadi politikası idi. Demagojiye fazla yer vererek başlamış olan bu politika hiçbir hesaba istinat etmiyor, devletin mali vaziyeti esasında harap oluyordu. Ticaret, milli para alt üst olmuştu.
Ticaret ve milli para altüst olmuş. Bayar’ın politikaları hesapsız.    
Devletin mali vaziyeti harap olmuş. Hükümet azasının da Cumhurbaşkanı Atatürk’ün de durumdan haberi yok.
Bütün bu ahvalin, hatta hükümet azasından gizli kalması bir seneden beri takip ediliyordu.
Atatürk zamanında geçen bu usul artık düzelmek lazım idi. Zaman geçtikçe hiç düzelmeyecek bir hale gelebilirdi.
ATATÜRK hiçbir şeyin farkında değil. Türkiye’ye 1938 yılı devlet bütçesinin % 57’si kadar kredi veren İngiltere ve Almanya hükümetleri de bu kötü gidişin farkında değiller.
Kötüye gidişi bir tek Pembe Köşk’ten izleyen İnönü fark ediyor?   
Sabahleyin erkenden Celal Bayar’ı çağırdım. İntihaba yeni bir hükümetle gitmek lüzumunu söyledim.
Kabul etti. Divandan sonra istifasını getirdi.
Dr. R. Saydam hükümeti teşekkül etti.
Meclis de iki gün sonra dağıldı. Kanunusani 1939 nihayeti.
Hükümetin istifası ve Refik Saydam Hükümeti’nin kurulmasının tarihi
25 Ocak 1939, Notlar’ın yazılmasından yirmi gün önce? Akla gelen şu sorunun cevabını ben bulamıyorum: İnsan 16 Şubat günü yirmi gün önceki bir olayı yazarken, “Kanunsani 1939 nihayeti” mi der yoksa gerçek tarihi mi koyar? Ya da “Geçen ay” gibi bir ifade mi kullanır? Akla gelen tek ihtimal bu Notların 16 Şubat 1939’dan daha sonra ya-zılmış olabileceği? Ama neden böyle bir şey yapsın ki? Farklı üslup?
Bugün Şubat 16, 1939.
Şimdiye kadar yapılan işler şunlardır:
a)       Hükümette tedrici tasfiye
b)      Barem için, komisyonculuk için tedbirler
c)      Kastamonu’da seyahat halk ile temas, hükümete muhtıra
d)      Dahili politikada huzur ve uzlaşma
e)      Harici politikada yeni vaziyet
11 Kasım’da Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras tasfiye edilmişlerdi.
Daha sonra Şakir Kesebir ve 25 Ocak 1939 günü nihayet Celal Bayar.
Bilinçli olarak kullandığı sözcük: “tasfiye”
Atatürk’ün yakınlarını adım adım tasfiye ediyor. ATATÜRK’ten adım adım uzaklaşıyor.
Buna da 11 Kasım’dan beri yaptığı işlerin en başında yer vermiş. 
Ayrıca hem dış politikayı değiştiriyor (ne yaptığı tam belli değil) hem de iç politikada “huzur ve uzlaşma” sağlıyor – demek ki, 10 Kasım öncesi Türkiye’de “huzur” yokmuş. Oysa 29 Ekim (1938) günü Falih Rıfkı ATAY bakınız neler yazmış:
ATATÜRK vatanı, zaferiyle; milleti ise, inkılapları ile kurtarmıştır.
Cumhuriyetçiler, kalplerinde, zaferin fedakarlık ahlakını ve kafalarında Kemalizm inkılaplarının fikir disiplinini muhafaza ederek,  büyük inşayı tamamlayacaklardır.
Şimdi hep beraber, on yedi milyon, hepiniz, kadın, erkek ve çocuklar, O’na dönünüz; her isimden mukaddes O’na, ATATÜRK adına, ahdinizi tekrarlayınız:
Cumhuriyetçiyiz, milliyetçiyiz,  devletçiyiz, laikiz, inkılapcıyız.
Meğerse bunlar “boş” laflarmış.  Ülkede “huzur” bile yokmuş?
HÜRRİYET 13 OCAK 1974
ATATÜRK’TEN UZAKLAŞMA SÜRECİNİN BELGESİ:
16 Şubat 1939 Elyazısı Notları [15]
BÖLÜM 1: 17 EYLÜL 1937 ÖNCESİ – 26 MAYIS 1938 DÖNEMİ
Atatürk ile münasebetlerimizi belki birçok defa yazacağım. Yeni hayatıma başlarken son senelerime ait birkaç satır ile başlamak zaruri oldu.
Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski adetimiz idi. Son seneler bu adet kalkmağa başladı. Hele nihayete doğru (1936 – 37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam (ile) takip etmeğe başladı. Sıhhatinde ve alkolün tesiratında bu tebeddülü fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı. 
Hasta ve alkol tesiri altında bir adam. 27 Yıl sonra Şevket Süreyya da aynı şeyleri İKİNCİ ADAM’da yazmıştır. İnönü gerek hastalık gerekse alkol parantezini, bence, abartmıştır. Şevket Süreyya,  Can Dündar gibi yazarlar da konuyu  istismar etmişlerdir.
Son seneler hükümet azasının ayrı ayrı kendisine çok bağlı olmasını düşünüyordu. Bunun için iptidai usuller kullanmak istedi.
İptidai (ilkel) usuller kullanmak isteyen bir adam ATATÜRK. Bunu da İkinci Adam söylüyor. ATATÜRK’ü biraz tanıyanlar üslubunun ilkellikle  uzaktan yakından herhangi bir ilgisi olmadığını bilirler.
Hulasa, Eylül 1937 kavgası oldu. Bu kavgada haksızlık, esasında Atatürk’ündü. Tatbikatta idaresizlik ve haksızlık ikimiz arasında bana düştü.
17 Eylül 1937 akşamı bir kavga oluyor. ATATÜRK bu kavgada haksız olan taraf. Bu olayı başta Falih Rıfkı Atay olmak üzere tanık olanlar yazmışlardır. Bunlara bakıldığında eğer bir “haksızlık” faturası çıkarmak gerekir ise herhalde muhatabı İnönü olur, ATATÜRK değil.  
Haksızlık ona aitti şunun için: aramızda geçen bir devlet işini sonra görüşürüz dedikten sonra, akşam masada halletmek yani gündüzden tasarladığı mülahazaları ve sebepleri imposition şeklinde karar olarak tebliğ etmek ve bu vesile ile sevmediği birkaç vekili tahkir etmek istedi. Evvela sakin idim, sükunetle geçiştirmek istedim. Halindeki tecavüz manasının arttığını gördükçe sabrım tükendi. Sonra şiddetle mukabele ettim. Mukabelemin şiddeti onu sükunete getirdi. Tasmim ettiği hadiselerde haklı olmak için sebep toplamak kararına derhal başladı.
ATATÜRK, herkesin önünde saldırgan (mütecaviz) bir şekilde bakanlara hakaret ediyor. İnandırıcı değil. Ayrıca konuşulan konu da Türkiye’nin güvenliği gibi hayati bir konu değil. Çiftliğin bakımsızlığı! 
Sükunet… tariz… hafif tahrik… Sonra Hatay ve Nyon meselesini de söyledi. Ayrılmak kararı kısa oldu. Dil kongresi [16] için İstanbul’a giderken trende beraber bir kahve içtik. “Ne olacak” dedi. Ben evvela çok müteessirdim. Ağlayacak vaziyette idim. Gönlünü almayı istiyordum. “Çok mustaribim” dedim. “Bilmiyorum nasıl oldu.”  [17]
“Alem önünde olmasaydı” dedi, “Ne düşünürsün” dedi.
Birden uyandım. Her zamanki gibi geçmiş veya gelecek bir hadise addediyordum. Bu sual üzerine ayıldım. Teessürümü yendim.
“Bir şey düşünmedim. Ne emredersiniz öyle yaparız” dedim.
“Bir fasıla verelim.”
Ben – Hay hay size müteşekkir olurum.
O – Şekli.
Ben – Hastalık.
O – Evvela izinle yapalım.
Ben – Çok iyi. Kongre’den evvel mi, sonra mı?
O – Nasıl istersen, sofraya gidelim.
Ben – Çok yorgunum gidip yatayım.
O – Gizli tutalım. Kimi düşünürsün?
Ben – Mazur gör kimseyi söyleyemem.
O – Celal Bayar.
Ben – Hakikaten bana iyi tesir etti.
Kendi elyazısı ile olmasa inanmayacağım. Bayar, 1932 – 1937 döneminde, beş yıl, İnönü’nün İktisat Vekili idi.  “Bana iyi tesir etti” garip bir cümle. Sanki bir gün önce tanışmış da iyi bir izlenim bırakmış gibi.  Ama elyazısı ile gerçekten böyle yazmış.   
İstanbul’a beraber gittik. Trende kalabalık vekiller filan var. Neşeli görünerek çıktık. İki gün sonra izin kağıdımı yazdım.
Kendisi ile görüştüm. Ankara’ya geldim.
İşittiklerime göre bana gizli tutalım derken, kendisi gece gündüz benden şikayet etti. Devletin maliyesini banka gibi bir hale getirmek huyumdan bahsetti. Çünkü kendisini dolduran sebeplerden biri maliye ve inhisar vekillerine olan antipatisi idi.  [18]
Ben Ankara’da yalnız bir ay kadar kaldım. Sakin durdum. Sofra konuşmaları gazetelere (Ahmet Emin iktisadi kalkınma vesairesi…) neşriyatı devam etti.
Atatürk beni İzmir manevrasına davet etti. Ben daha izinli başvekilim. İlk pek hiddetli, pek kıyasıya şeyler düşünüldüğü günler yumuşar gibi oldu. Bütün dikkatim yeni tertibin muvaffakıyetsiz ve antipatik olması ihtimaline mahal vermemek için dostlarıma hep sükun ve yardım tavsiye ettim.
İlk anda Atatürk’e benim çekilmem halkça iyi telakki olunduğu raporunu vermişler. Atatürk hakikatin tam zıddı olduğunu hadisat ile öğrenmedikçe (öğrendikçe olmalı ?) çok şaşkın oldu.
Meclis açıldı, yeni hükümeti alem, bir ay alıştıktan sonra çok soğuk karşıladı.
İnönü 20 Eylül 1937 günü sağlık sorunları nedeni ile görevden izin olarak ayrıldı. Bayar Başbakan vekili oldu.  Hükümette bir değişiklik olmadı. 25 Ekim günü İnönü istifa etti ve Bayar Başbakan olarak yeni hükümeti kurdu.
İki yeni bakan var: Refik Saydam’ın yerine Dr Hulusi Alataş (Sağlık) ve Bayar’ın yerine Şakir Kesebir (İktisat). Meclis 1 Kasım günü açıldı. Basında çıkan yazılar da yeni Başbakan ve Hükümet için son derece olumlu. 
Stadyumda, konserde, sokakta bana tezahürat devam etti. Bir yere çıkamaz oldum. Stadyum tezahürü hakiki bir hadise oldu. Hayatım fazla gelmeğe başladı.
Meclis grubunda Salih Bozok sual sordu. Ansız ve nazik bir mevzu olmasına rağmen sükunetli konuştum. Bilhassa Atatürk’e muhabbet ve minnetimi tebarüz ettirdim. Bana yaptığı para yardımını söyledim. Çünkü bana en çok ıstırap veren şey para yardımı idi. Bunu senelerce istemedim. Bu ennihayet bir emniyet meselesi de oldu. Bunu alenen söylemek için bir vesile benim için pek kıymetli idi, söyledim ve kurtuldum. [19]
O akşam Atatürk’te idim.  [20] Çok mahcup ve sakin görünüyordu. Celal Bayar ve etraf da çok memnun idiler. Fakat Atatürk’ün ıstırap içinde olduğunu görüyordum. Sofrada bir hiçi vesile ederek bana karşı ansızın azami derecede arrogans gösterdi. Sükunet gösterdim. Artık hiç münakaşaya girmeyecektim. 
Bir hiç uğruna arogans (küstahlık – kibirlilik) gösteriyor ATATÜRK. Herkesin içinde. Hani tanımasak!
Hükümet krizini Celal Beyin muvaffakiyetle geçirdiğini ima ettim. Crise, sözüne kızdı. Devlet benim elimdedir. Kriz yokturdan başla. 
“Hükümet krizi” de İnönü’nün kendi senaryosu. Ortada bir Hükümet krizi yok. Sadece görevden alınmış bir başbakan ile onunla birlikte ayrılan Refik Saydam (daha sonra Başbakan olacak) var.
Bir müddet sonra yeni bir nizam teessüs etti. Tamamen şahsi bir gidiş. Benim vesvese vermekten sakınmamı anladı. Adamlarının ağızlarını açıktan tutmağa karar verdi. Benden hiçbir surette bahsetmemek muraccah olacağını kabul etti. Bana da azami derecede emniyet vermek istedi. Vedid’i  her akşam yanına çağırmağa başladı. Öyleki bazıları onu benim yanımda kendi adamı görmeye başladılar.
Vedid Uzgören. İsmet İnönü’nün özel kalem müdürü ve yakını. Kısa bir süre sonra milletvekili olacak ve ATATÜRK’ün sofrasının devamlı misafirleri arasına katılacak.
Hükümet için 1937 teşrin nutukları ve sonraları baştan başa sansasyon ve demagoji oldu. 
İnönü Notlar’da kronolojik bir sıra izliyor. Bir önceki paragraf 1937 yılının aralık ayına denk düşüyor. Bir sonraki ise 1938 yılı Şubat ayının ilk haftası.
Notların bence en önemli ve üzerinde en çok durulması gereken bu cümlesi 1 Kasım 1937 ile 1 Şubat 1938 dönemi ile ilgili.
İki “Teşrin Nutku” var: 1 Kasım’da  ATATÜRK’ün Meclis’i Açış Nutku ve  8 Kasım’da Bayar’ın okuduğu Hükümet Programı. İnönü bu nutukları ve “sonraları” olarak tanımladığı dönemi “baştan başa sansasyon ve demagoji” olarak görüyor…
1 Kasım Nutku ATATÜRK’ün en uzun Meclis Açış Nutku’dur.  Daha öncekiler ortalama altı sayfa (orta boy kitap sayfası) iken 1 Kasım 1937 nutku on sekiz sayfadır.
Yarıdan fazlası ekonomiye ayrılmıştır. Son derece ayrıntılıdır. Kendi deyimi ile “Milletine vaat ettiği yepyeni hususları” içermektedir.
ATATÜRK’de bu değişikliği, yepyeniliği,  görmemek onu gerektiği gibi algılayamamak anlamındadır.
8 Kasım Hükümet Programı ise 1 Kasım Nutku ile adeta iç içedir.
İkinci  Adam İnönü; Birinci  Adam ATATÜRK’ün çok önemse-diği 1 Kasım Nutku’nu “baştanbaşa sansasyon ve demagoji” olarak  tanımlarken, yine O’nun,  “Kıymetli bir iş programıdır” sözcükleri ile tanımladığı Hükümet Programı’nı  da aynı  potaya koymaktadır: “Baştanbaşa sansasyon ve demagoji”.
Hükümet Programı, 1 Kasım Nutku’nu teyit eden, verilen talimatların nasıl yapılacağını açıklayan bir manifestodur. Dolayısı ile İkinci Adam’ın  “sansasyon ve demagoji” tanımlaması, Bayar’a değil, Birinci Adam’a yöneliktir.
Usta gazeteci Metin Toker, Notlar’da bir tek bu cümleyi yorumlamamıştır: “Neme lazım” diyerek tuzağa düşmemiştir. İronik biçimde saygı duyuyorum!   
BÖLÜM 2       HASTALIK PARANTEZİ AÇILIYOR
1938 – geçen Şubat İstanbul’da ilk hastalık beni çağırdı – beraber Ankara’ya döndük. Tekrar pekiyi görünüyordu. Hastalık için Fisenje geldi. İlk endişeler belirdi. Bir buçuk ay istirahattan sonra Adana’ya gitti. [21]
Hastalık ehemmiyet peyda ettikten sonra… yahut bu dışarda anlaşıl-dıktan sonra Atatürk’ün hali tekrar değişti. Benimle temas kendini ve hükümeti zayıflatıyor zehabına düştü, teması istemez oldu. Adana’dan geldi. O gün istasyonda iyi görüştük. Ertesi gün İstanbul’a gitti. O gün giderken selam vermedi. Hastalığı artık meydanda idi.
26 Mayıs 1938. Akşam çok sayıda milletvekili, asker ve bürokrat tren istasyonuna Atatürk’ü uğurlamaya gelmiştir.
ATATÜRK, İkinci Adam’ın elini sıkmadan ayrılmıştır başkentten. 
Bu, ATATÜRK’ün Ankara’dan son ayrılışıdır. İnönü, selam vermemesini hastalığına bağlamakta, bence, ATATÜRK’ün verdiği  mesajı almamaya özen göstermektedir.
Bu olayı gösteren fotoğraf ekli CD’dedir. 
İstanbul’da uzun müddet yatta kaldı. Bu esnada  [22]  ben hastalandım. Ölüm tehlikesi geçirdim.
Atatürk alakadar oluyordu. Etrafı daha çok alakadar oluyor, iyileşecek miyim, ölecek miyim bunu öğrenmeği pek istiyorlardı.
Atatürk’e Fisenje’yi hükümet tekrar getirmek istiyordu. Kendisi istiyordu. Benim için getirmiş oldular.
Atatürk’ün hastalığı Ağustos’tan itibaren ağır istikamet aldı. Bundan sonra Atatürk’ün bana karşı muamelesinde şu noktalar karakteristiktir: İstanbul’a geldiğimi istemiyordu, temasa gelmekten katiyen çekiniyordu. [23] Çok iyi muamele ediyordu, hatırımı almağa çalışıyordu. Arada bir derin bir mahcubiyet ve muhabbet nöbetine uğruyordu. Fakat benden çekiniyordu.   
“Hatıralar” adlı kitabın 299 uncu sayfasında altalta şu cümleler vardır:
“Nihayet Atatürk 1938 ilkbaharında İstanbul’a gitti ve bir    daha dönmedi. İstanbul’da Dolmabahçe’den bir gün bana Atatürk’ün hasta olduğunu haber verdiler. Derhal gelip görmem için müsaade etmesini istedim. Cevap verdiler. Çağırıyordu. İstanbul’a geldim. Sarayda beni misafir etti. Bir hafta kadar kaldım. Eskiden olduğu gibi arkadaşca bir hafta geçirdik ve Ankara’ya döndüm.”
Bundan çıkan anlam, İsmet Paşa’nın; ATATÜRK’ün kendisi ile vedalaşmadan Ankara’dan ayrıldığı 26 Mayıs 1938 akşamından daha sonra İstanbul’a gittiğidir. Oysa 26 Mayıs’tan sonra İsmet Paşa İstanbul’a gitmemiştir. Kitap yanlış, 16 Şubat 1939 tarihli Notlar’daki bu tespit doğrudur.
Celal Bayar ile her zaman selam yolladı. Selamlarına mektuplarla cevap veriyordum.
Dr. Aras  [24] ile selam yolladı, mektupla cevap verdim. Lozan gününde kimseye bir kelime yazdırmadılar. Kendisi telefonla çok muhabbetli şeyler söyletti. Sonra haber aldığıma göre bunları yazı ile göndermek düşüncesinde idi. Hasan Rıza  [25] bu şekil ile iktiza etti.
Salih Bozok mektuplar yazmağa başladı. Behiç Bey ile selam yolladı.
[26] İki üç ay türlü şayialar çıktı. Haberler hep halef üzerine dolaşıyordu, Mareşal (Fevzi Çakmak) Fethi Okyar – Celal Bayar. Bir aralık ve sonraları Dr. Aras ve bilhassa Şükrü Kaya. Sabiha Gökçen her hafta Cumartesi gider ve Pazartesi gelirdi. Gelir gelmez bana Atatürk’ten haberler muhabbetler getirirdi.
Vasiyet fikri ve ihtimali üzerine memleket aylarca çalkalandı. Memleket bütün bu şayiaları, daha doğrusu telkin ve teşebbüsleri tasfiye etti. Hadisat şöyle hülasa olunabilir:
F. Okyar, fitneye iltifat etmedi. Mareşal, [27] ortalığı bir müddet yokladıktan sonra müstagni vaziyet aldı. Çekilmemin bidayetinde başında korkmuş, bana hiç sokulmamıştı. Sonra eskisinden daha çok sokuldu.
Şükrü Kaya, Hasan Rıza Soyak başlıca (okunamadı) olarak Dr. Aras ile beraber bir vasiyet koparmak veya uydurmak için çok çırpındılar. Son ana kadar bu ümidi muhafaza ettiler.
Atatürk’ten koparamadılar. Şihafen uydurmaya Hasan Rıza teşebbüs etti. Celal Bayar kabul etmedi. Efkarıumumiyenin tazyiki son derece artmış idi. Benim hayatım üzerinde iki taraflı alaka azami dereceyi buldu.
Şükrü Kaya, Ankara’nın büyük idare ve inzibat amirlerine bir vasiyet çıkarsa canla başla tatbik edeceğini söyledi. Ertesi gün zabıtnameden bu ifadesini çıkardı.
Hastalığın son ağır zamanında Celal Bayar beni haberdar etmeğe, ettirmeğe başladı. Şükrü Kaya Meclisi yeniden intihap ettirmek için ciddi teşebbüs aldı. Başvekil de buna taraftar idi. Atatürk, Meclisin açılmasına Ankara’ya gelemedi. Bu teşebbüs dile düştü ve reddolunması muhakkak bir mahiyet arz etti.
Hastalık sırasında en çok telaş edenlerden biri de Fuat Bulca idi. Fethi Bey ile çok uğraştı, saptıramadı. Her vesile ile bana hulus göstermekten geri kalmıyordu.
Dr. Aras, bence mülhem olarak, beni memleket dışına bir sefarette filan çıkarmağa teşebbüs etti. Bana itiraf etti. Kati olarak önledim, reddettim.
Ondan sonra Atatürk hasta oldukça bana son derece temallüktü, iyileştikçe uzakta bir karakter ile tebarüz etti.
Teşrisani  günleri beni İstanbul’a götürmek için Şükrü Kaya ve onun tertibinde ansızın bir fazla gayret belirdi. Ben de candan istiyordum. Fakat Şükrü Kaya tertibindeki bu gayret yakın arkadaşlarımın dikkatini celbetti. Katiyen bırakmadılar. Onlar haklı ve isabetli çıktılar. Şükrü Kaya İstanbul’a son anda beni götüremediği için pek hiddetli idi.
Benim İstanbul’a gitmediğimin tek sebebi, Atatürk yalnız bununla müteselli oluyordu. Benim burada kalmam onu bahtiyar ve minnettar ediyordu. Benim burada kalmamı sıhhatim için kendi arzu ettiğini her vesile ile söylüyordu.
Kasım. Kasım ayında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya İsmet Paşa’yı İstanbul’a götürüp ne yapacaktı? Yakın arkadaşı Refik Saydam engel olmuş. İstanbul’a gitmesini önlemiş. Ne olacaktı gitseydi?
“Haklı ve isabetli çıktılar” ne demek? Ne oldu da haklı ve isabetli çıktılar. İnönü bizim bilmediğimiz bir şey mi biliyor ve de çok özel Notlar’da bile gizliyor?
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü şubat ayının son haftasında bir Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmiştir. Kısa bir süre sonra Refik Saydam Hükümeti bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile 4 Senelik 3 Numaralı Plan’daki tüm yatırımlardan “sarfınazar” etmek suretiyle ülkeyi bir yatırımsızlık dönemine sokmuştur, 31 Mart 1939.
Böylece ATATÜRK’ten sonra Kemalizm’den de kopuş süreci başlamıştır:
25 Ocak 1939  - Refik Saydam Hükümeti I
Hükümet programında [28] ATATÜRK’ten bir kez dahi bahsedilmemiştir.
Savaş yıllarını ve yaşanan tüm olumsuzlukları geçiyorum.
Savaş’tan sonra birer yıllık Peker – Saka I ve Saka II – Günaltay Hükümetleri de bu yatırımsızlık zincirini bir türlü kıramamışlar ve ülke 1949 yılında açlık ve buhranlar içinde nefes alamaz bir konuma gelmiştir.
ATATÜRK’ün 17 Eylül 1938 günü, seferberlik anlayışı ile yapılmasını istediği yatırımları, 14 Mayıs 1950 sonrası bir başka ekip, Bayar ve arkadaşları, gerçekleştireceklerdir. [29]
19.9.1938 ULUS GAZETESİ
4    
ATATÜRK’E GÖRE “MEMLEKETİN EN ÖNEMLİ VE ESASLI İŞLERİ” NELERDİ?
Celal BAYAR – “ATATÜRK’ten HATIRALAR” Sel Yayınları 1955
Atatürk,  sessizce dinledikten sonra dedi ki: [30]
Bak sana söyliyeyim: Bizim bir işleri [31] ve buna benzer işleri başarmamız için önümüzde en çok üç sene mühletimiz vardır. Demem ki, ondan evvel fırtına kopmaz. Ne yapacaksak herhalde bu dar müddetin içine sıkıştırmağa bakmalıyız. Bütçe filan düşünmeğe mahal yoktur.
Memleketin bütün kuvvet membalarını seferber ederek bu işleri yapmak lazımdır.
Prof. Dr. Ayşe AFETİNAN:
“TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN İKİNCİ SANAYİ PLANI 1936” Türk Tarih Kurumu Birinci Baskı 1973 
Atatürk’ün şu sözleri ile karşılaştım: [32]
“Biliyorum doktorlar yine istirahat tavsiye etmişlerdir. Memleketin en önemli ve esaslı işlerini konuşuyoruz. [33] Bunlar beni yormuyor, bilakis hayat veriyor.”
dediği zamanki sesini hala işitir gibiyim. O anda karşımda sanki hasta bir ATATÜRK yoktu. O bütün maddi ıstırabını unutmuş, memnun, müsterih ve tatmin edilen bir ruh haleti içinde idi.
Planın esaslarını dinledi. Direktifler verdi ve bir müddet sonra da Başbakana izin verdi. Ondan sonra benimle uzun uzun konuştu. Esas
söyledikleri şu idi:
Dünya bir harbe doğru gitmektedir. Bu ateşin içinde bizim memleketimiz kritik anlar geçirebilir. İttifaklarımız henüz kökleşmedi… Onun için biz milletçe iktisaden çok daha kuvvetli olmamız lazımdır. Ekonomik plan gecikilmeden tatbik mevkiine konulmalıdır.  
Celal BAYAR – Tercüman Gazetesi 24 Nisan 1981
Aynen kullandığı kelimeleri de hiç unutmam:
Memleketin menabi-i kuvvesini seferber etmelidir. Bir an evvel memleketin organizasyonu temin edilmelidir.
YORUM: ATATÜRK’ün bu sözlerini şöyle özetleyebiliriz:
Ben Zafer’i kazandıktan sonra Türkiye’yi 15 yılda bugünkü konumuna getirdim. Ancak bu yeterli değildir. Daha fazla işler yapmamız ve bunları; ülkenin tüm kaynaklarını, ekonomik seferberlik anlayışı içinde harekete geçirerek, başarmamız gerekmektedir. Ki, iktisaden kuvvetli olalım. Bir an önce başlayınız. Gecikmeyiniz.
19 Eylül 1938 tarihli ULUS  mesajı almıştı, manşeti şöyle idi:
“EKONOMİK SEFERBERLİĞİMİZ”
TAKVİM KASIM 2006

TAKVİM  KASIM 2006
5
DEMOKRAT PARTİ – NELER YAPTI:
ANITKABİR + TARIMDA 4 MUCİZE + YATIRIMLAR
Kuruluşu:                       7 Ocak 1946
Seçimleri kazanıyor:     14 Mayıs 1950 – Katılım: % 89.3
Tek başına İktidar:       22 Mayıs 1950
T.C. Siyasi Tarihinde Rekor Oy: % 56.60 (1954)
T.C. Siyasi Tarihinde Rekor:
Üst üste 3 seçimden tek başına iktidar olarak çıkmak
DP’nin Yatırımları
ANITKABİR:
6 Haziran 1950 Cumhurbaşkanı Bayar’ın talimatı:
Anıt Kabir 30. Yıla yetiştirilecek 

MÜZE:
1 Kasım 1952 Cumhurbaşkanı Bayar’ın talimatı :
Selanik’teki boş ve bakımsız ev 3O. Yıl’a Müze olarak yetiştirilecek
Her iki hedefe de ulaşılmıştır.
KEMALİZM DOĞRULTUSUNDA YATIRIMLAR:
ATATÜRK’ün 17 Eylül 1938 koyduğu hedef doğrultusunda on yılda 8.1 Milyar Dolarlık yatırım gerçekleştirilmiş ve ekonominin hizmetine açılmıştır.
27 Mayıs’ta inşa halinde 2.4 milyar Dolarlık yatırım vardı. Bu bilginin kaynağı Milli Birlik Komitesi’nin (1) numaralı broşürüdür.
Gerçekleşen “Tarım – Altyapı – Enerji – Sanayi” yatırımları
DP’NİN 14 MAYIS 1950’DE KARŞILAŞTIĞI TABLO
1 -  Durma noktasında Anıtkabir kaba inşaatı
2 -  Açlık
3 -  Bulaşıcı Hastalıklardan Kitlesel Ölümler
4 – Kötü Devlet Yönetimi 
5 -  Kömür Buhranı
6 – Devlette Mali Sıkışıklık - Kaynaksızlık
7 -  Dünya Bankası Uzmanlarından Medet Uman Bir İktidar

1 - Anıtkabir inşaatı 1950 yılı başlarında durmuştu. Yüklenici ile ihtilaf yargıya taşınmış, açılan dava gecikmelere neden olmuştu. Daha önce yılda 2.5 milyon lira ile sınırlı olan ödenek konusu 1950 yılı mart ayında çıkarılan bir kanun ile çözüme kavuşturulmuşsa da, fotoğrafta [34] görüldüğü gibi 6 Haziran 1950 tarihinde mozole arakat kaba inşaat aşamasında idi.

ANITKABİR İnşaatını Kronolojik Gelişimi:
1 – 9   Ekim      1944 – Temel Atma Töreni
Cumhurbaşkanı 8 Ekim 1944 günü trenle İstanbul’a gitmiş olduğu için törene katılamamıştır. 9  Ekim günü için Defterler’de şu kayıt vardır:
“İstanbul – Dolmabahçe… Hadımköyü’ne hareket…Hadımköy”

22 Kasım 1944 – 4677 Sayılı Kanun ile TBMM Anıt Kabir inşaatı için 1945-1949 arası için yılda 2.5 milyon TL’yi aşmamak üzere, toplam 10 milyon TL ödenek ayrılıyor.  Muntz’a  [35] göre 1949 sonuna kadar toplam 8 milyon TL harcanıyor
1 Mart 1950     – TBMM  5581 sayılı kanun ile daha önce kabul ettiği 
10 milyon liralık ödeneği 24 milyon liraya yükseltiyor. 
6   Haziran  1950 – Mozole Arakat Kaba İnşaatı
8   Ağustos 1950 – Mozole Kaba İnşaatı tamamlanıyor [36]
8   Kasım    1950 – Anıtkabir Açılışı Provası
10 Kasım    1950 – Anıtkabir Açılış
2 – AÇLIK
1938 yılında buğday üretimi 4 279 bin ton, buğday ekilen alan ise
3 830 bin hektar idi. Kişibaşına buğday üretimi 252 kilo idi.
1949 yılında buğday ekilen alan 4 008 bin hektar olmuştu. 11 yılda artış 178 bin hektar. Buna karşı 1949 yılında üretim 2 517 bin ton idi. (Kişibaşına 124 kilo) Bunda kuraklığın etkisi de vardı. Bununla birlikte Türkiye’de 1938 buğday üretimi, 1939 – 1949 arasında sadece bir yıl (1948 - 4 867 bin ton) bir miktar aşılmıştı. Diğer yıllar üretim hep 1938 yılının altında kalmıştı.
1949 yılının 124 kilo/kişi buğday üretimine, buğdayın bölgeler arası taşınmasındaki sorunlar da eklenince, bölgesel açlık baş göstermişti.   
Açlığın belgesi: Yaşar Nabi’nin Varlık Dergisi’nin 1949 Aralık sayısında yayımlanan makalesi:“Korkunç bir Hakikat” Bkz. EK – 4/1
3 – BULAŞICI HASTALIK ÖLÜMLERİ
Bulaşıcı hastalıklardan yalnız veremin bilançosu: Yılda elli küsur bin kişi ölüyordu.
2004 yılında “Verem Eğitim ve Propaganda” haftasında açıklandığı [37] üzere 1945 yılında veremden ölenlerin sayısı 100 bin nüfusta, yılda, 262 kişi idi. 1949 yılında 53 bin kişi. 
Diğer bulaşıcı hastalıklar, zehirli sıtma ve trahom (körlük) idi.
4 – KÖTÜ DEVLET YÖNETİMİ
Nihat Erim’in 2005 yılında yayımlanan “Günlükler”inden alıntı:
14 Aralık 1948 (Sf. 312)
“Amerikan büyükelçisi Marshall yardımı meselesini açtı. Marshall Planı İdaresi Mümessili Russel Dorr’un muhatap bulamamaktan sıkıntı çektiğini, Ekonomi Bakanının 30 – 40 yıl sonraki planlardan bahsettiğini, halbuki Marshall yardım sisteminin önümüzdeki iki-üç yıl içinde meyvelerini verecek yerlere para verebileceğini, Ekonomi Bakanının bunu anlamadığını, eğer bir bakanlık kurulmazsa  [38]  bundan zarar göreceğimizi, Hasan Saka’nın bunun için kendisine söz vermiş olduğunu fakat hala bir netice çıkmadığını, 19 memleketten her birinin çoktan işini uydurmuş bulunduğunu, Türkiye’nin geride kaldığını söyledi… Eve gelince İnönü’ye telefonla bu görüşmeyi anlattım.”  [39]
Verilen Marshall Yardımını almayı dahi beceremeyen bir yönetim.
5 - KÖMÜR BUHRANI
Nihat Erim’in Günlükler’inden alıntı:
31 Aralık 1948 (Sf. 320)
“Dün kabine toplantısında şöyle bir meseleye muttali olduk: Kasım Gülek ile Cavit Ekin  [40]  memlekette kömür buhranı olduğunu ve çare bulamadıklarını  söylediler.”
Kömürü çıkaramayan, çıkardığını da taşıyamayan bir yönetim.
6 – MALİ SIKIŞIKLIK
Nihat Erim’den alıntı:
11 Haziran 1948 (Sf. 277)
“Maliye Bakanı devletin mali durumunun çok sıkışık olduğunu anlattı.”
O tarihte döviz rezervi 705 bin Dolara inmişti. 14 Mayıs’ta eksi 13 milyon Dolardı. Devletin yatırım yapacak gücü kalmamıştı.  Bu nedenle 1948 yılında fabrika kurulamadığı, ithalat yapılamadığı için 160 bin ton/yıl olarak hesapladıkları şeker tüketimini 100 bin tona düşürmek amacı ile şekere % 60 zam yapmışlardı.
7 – İKTİDARDA KALSALARDI NE YAPACAKLARDI?
Dünya Bankası’ndan gelecek uzmanlar: Birlikte Devlet Planı yapılacak ve bu plana dayalı olarak Amerika’dan para (kredi vs) alınacak - Nihat Erim’den alıntı:
27 Aralık 1949 (Sf. 398)
“Devlet Planı işini elden bırakmadım. Fakat maalesef bir senedir bir mütehassıs getirtemedik. Amerikalılar bizi oyaladı. Önce maliye profesörü Şikagolu Mr Blough’a ümit bağladık. O geldi. ‘Ben plan işinden anlamam’ dedi. Sonra ‘Dünya Bankası’ndan gönderilecek Mr Barker adında biri bu işi yapacak’ dediler. Adam geldi. Ben konuştum. Kendisinden ne beklediğimizi anlattım. Anlamış göründü. Fakat bir ay kadar memleketi dolaştıktan sonra Ankara’ya gelip bizi görmeye lüzum duymadan Amerika’ya döndü.
Feridun Cemal Erkin’e  [41]  Dışişleri vasıtası ile bir tezkere yazdım. Bu işle ilgilenmesini rica ettim. Amerikalı mütehassıs istiyorum. Çünkü para almak, kredi bulmak için, Amerikalılar kendi mütehassısları-nın raporuna itibar ediyorlar...
Bu konuda Dış Ekonomik İşlerden sorumlu Devlet Bakanı Cemil  Sait Barlas’ın 13 Mart 1950 günü TBMM’deki açıklaması:
ULUS   14/3/1950 - CEMİL SAİT BARLAS’IN İZAHATI
Barlas bu hususta aşağıdaki izahatı vermiştir :
“ – Efendim, sayın Kütahya Milletvekili Hakkı Gedik’in suallerine bir bir cevap vereceğim.
Birinci sualleri devlet plânları hakkında Hükümetin ne yaptığıdır.  Hükümetin beyannamesinde devlet plânı hakkında hükümler vardır. 
Hükümet bu plânın yapılması işinin basit ve kolay olmadığını
bilmektedir. 
Bunun için devlet plânı hazırlanması hususunda ana çizgileri çizecek  mütehassıs aranmakta idi. Bu mütehassıs için aplikasyon yapılmış ve bunun  için biri bulunmuştur. Bunun dışında ayrıca İmar ve Kalkınma Bankası [42] ile temas ettik. Bu bankadan üç gün evvel aldığımız bir mektupta memleketin iktisadi yönden, iktisadi bünyesini nazarı itibare  alan bir plân hazırlayacakları bildirilmektedir. Memleketin gelişmesini plânlamak hususunda gelecek mütehassıslarla mütehassıslarımız bir plân hazırlayacaklardır.
14 Mayıs’a iki ay kala CHP Hükümeti Dünya Bankası’ndan gelecek uzmanları bekliyordu. Uzmanlar gelecekler, Devlet Planı yapılacak, bu plana göre Amerika’dan kredi-hibe vs alınacak ve ülkenin sorunları çözüme kavuşacaktı.
14 Mayıs’tan sonra Dünya Bankası uzmanları geldiler. Bir yıl sonra Dünya Bankası T.C. Hükümeti’ne Barker Raporu’nu gönderdi ve her türlü kalkınma faaliyetini bu rapora göre, anayasa ve partiler üstü bir yaklaşımla, içinde Kasım Gülek’in de bulunacağı özel bir heyet tarafından, uygulanmasını istedi.
Demokrat Parti iktidarının üstünde demoklesin kılıcı gibi duran, Türkiye’yi sınırlı bir kalkınma programı içinde tutmak isteyen,
Barker  Rapor’u hakkında Menderes’in DP Meclis Grubu’nda 5 Haziran 1958’de söyledikleri:
“Biz, bizi maziden tevarüs ettiğimiz bütün mahrumiyetlere mahkûm etmek isteyen zihniyetle mücadele ediyoruz. Biz sekiz sene bir envastisman politikasının bütün icaplarını, bütün gayret ve basiretimizle tatbike koyulduk.
“Evet, bizi Barker Raporu’nun 40 milyon dolarlık dar çerçevesine hapsetmek isteyenlerle mücadele ettik.
“Milyarlarca Dolarlık envestismanlar yaptık.”
Menderes - Dünya Bankası ilişkileri 6 numaralı kitapta incelenecektir.
Baskı tarihi: 7 Mayıs 2006.

22 MAYIS 1950 – DP  İKTİDARDA
1949 yılında Türkiye kişibaşına124 kg buğday,  6.6 kg şeker, 3.4 kg çelik, 19 kg çimento, 6 metre kefen bezi [1] üretebiliyordu. Bu üretim ve ülkenin içinde bulunduğu, yukarıda ayrıntılarını verdiğim, fiziksel ve mali koşullarla, muasır medeniyete yaklaşmak bile imkansızdı.
Atatürk’ün koyduğu muasır medeniyet hedefine ulaşmak için, bir şeyler yapmak gerekiyordu. İşte 14 Mayıs’ta Türkiye’yi bu konumda bulan DEMOKRAT PARTİ, gerekli olanı yaptı: YATIRIM  [2] Özeti:
·                    Tarımda “Mucizevi 4 Rekor” için gerekli tüm yatırımlar
·                    23 bin km kışın da geçilen yeni yol – 30 bin km köy yolu
·                    11 liman (Trabzon’dan İskenderun’a tüm limanlar)
·                    5 hava limanı (üçü uluslar arası trafiğe açık)
·                    18 enerji üretim tesisi, (hidrolik + termik) + 4 000 km ENH [3]
·                    Ayrıca 3 adet sulama barajı
·                    23 adet büyük hububat silosu
·                    19 çimento – 13 şeker – 30 dokuma fabrkası
·                    Kütahya Azot Sanayi kompleksi + 2 gübre fabrikası
·                    3 Rafineri (ATAŞ: 6 Ocak 1960 – TÜPRAŞ: 23 Nisan 1960)
·                    Karabük % 200 Tevsi Yatırımı
·                    Ulaştırma Sektörü yatırımları
·                    Madencilik Sektörü Yatırımları
·                    25 İlaç Fabrikası
·                    Çok sayıda özel sektör sanayi yatırımı
·                    Dış kredisi, lisansörü ve yabancı ortağı sağlanmış ERDEMİR yatırımının şirket kuruluşunun tescili: 11 Mayıs 1960
Toplam 260 Büyük Tesis + Altyapı-Ulaştırma-Madencilik Yatırımları
ATATÜRK’ÜN DEDİĞİ GİBİ: “ÖNCE TARIM”

Demokrat Parti altyapı - enerji - sanayi yatırımlarına başlamadan önce tarımda 4 mucizeyi gerçekleştirmiş milletin karnını doyurmuştu:

1.                    Ekili alanları 10 yılda 6 300 bin hektar genişletmişti. Daha önce 11 yılda (1939 – 1949) aynı kalmıştı.
      (1. mucizevi rekor) 
2.                    Köye yol ve ürüne doğru fiyat politikası sonucu tüm tarla ve bağ-bahçe ürünleri üretimini, 1950 yılında 12.2 milyon ton iken, 1960 yılında 26.6 milyon tona çıkarmıştı.  Artış % 118 olup tarihi bir rekordur. (2. rekor) 1960-70 arası artış % 18
3.                    Kişibaşına buğday üretimini,  1949 yılında 124 kilodan, % 36 nüfus artışına rağmen, 1960 yılında 305 kiloya çıkarmıştı.
      (3. rekor) 1970 yılında, daha fazla traktör ve çok  
      daha yüksek gübre kullanımına rağmen 281 kiloya inecektir. 
4.                    1939 ve 1950 yıllarında 52 milyon olan hayvan sayısı 73 milyona çıkmıştı. (4. rekor) 1970 yılı, 72 milyon.

27 MAYIS’A BEŞ KALA - 23 Nisan 1960 günü TÜPRAŞ’ın temelini atarken MENDERES, “muasır medeniyet seviyesine” ulaşmayı şöyle anlatıyordu:
“Biraz evvel bir rafineri tesisinin  [4]  temelini atmış bulunu-yoruz… iktidara geldiğimiz zaman… bir küçük rafineri yapmak bile… buna dahi teşebbüs edilmemişti… [5] Halbuki Türk milletinin refah ve saadet yolunu bulmak zarureti vardı. Biz Batman’da ilk rafineriyi tesis ettik. 300 bin ton.  [6]  Bilahara o tesisi 600 bin tona çıkardık.  [7] Bugün temelini attığımız ise 1 milyon tonluktur…. Mersin’de büyük bir rafinerinin temelini attık… Onun kapasitesi üç buçuk milyon ton.  [8] Bir buçuk sene sonra [9] 5 milyon ton rafineri kapasitesine sahip olacağız. 
“İşte, muasır medeniyet seviyesine ulaşabilmek sözü ancak bu yoldan tahakkuk eder. Üst tarafı laf-ı güzaf, laf-ı bi-manadır.  (Güzaf: anlamsız – bi mana: anlamsız)
Başbakan Menderes, bu konuşmadan iki hafta sonra da ERDEMİR’in şirket tescili ile bizzat meşgul olacaktı; 11 Mayıs 1960. ERDEMİR, ilk kapasitesi 500 bin ton/yıl olan modern bir yassı hadde ürünü (çelik saç) üreten entegre çelik sanayii kuruluşu olacaktı. Her aşamada Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olmuştur. Bugün de öyledir. Menderes, Türk sanayinin yıllık üretim hedeflerini şöyle koymuştu:
Enerji
5 milyar kwst
Çelik
1 milyon ton
Çimento
4 milyon ton
Petrol Ürünü
5 milyon ton
Kumaş
1 milyar metre
Şeker
600 bin ton
Tarım
30 milyon ton












27 Mayıs’ta çalışmakta olanlarla, inşa halindeki, Sonuç Tablo-4’de özetlenen yatırımlar 1965 yılında tamamlanarak üretime geçtiğinde Türkiye bu hedeflerin tümüne ulaşmıştı.
Demokrat Parti; 14 Mayıs 1950’de yukarıda özetlediğim bir yığın acil sorunları bulunan ve üretim kapasiteleri küçücük olan Türkiye’yi bu düzeye, Prof. Aydın Yalçın’ın İzmir Fuarı’nda gördüğü, “muasır medeniyeti yakalayacak düzey”e getirmişti.
27 Mayıs karmaşasında telaffuz edilmeyen “Demokrat Parti’nin Kemalist ruhu” işte bu idi: ATATÜRK’ün 17 Eylül 1938 günü söylediği gibi, TÜRKİYE’yi yatırımlarla büyütmek ve bu yoldan muasır medeniyet seviyesine ulaştırmak. Bayar, 10 Kasım öncesinin Kemalist Ruhu’nu Demokrat Parti’deki tüm arkadaşlarına aşılamıştı. Onlar da, başta Menderes olmak üzere, canla başla çalışarak ülkeyi 14 Mayıs öncesinin kabusundan çekip çıkarmışlardı.
2000’li yıllarda Kemalizm’in bu ruhu, ülkeyi yatırımlarla iktisaden daha kuvvetli kılmak ruhu, önce unutturulmuştur. Unutturulma sürecinden sonra tasfiye süreci başlatılmıştır. Prof. Dr. Sayın Anıl Çeçen bu tasfiye sürecini, tüm ayrıntıları ile birlikte, anlatmaktadır. Artık konumuz, Kemalizm Ruhu’nun anlamsız tartışmalarla tarihe gömülmesidir. Sayın Abdurrahman Dilipak da bunu anlatmaktadır !   
 ZAFER 9.8.1957 – EKLER





































EKLER
EK – 2/1
1946 YILINDA İSLAM  ANSİKLOPEDİSİNDE YAYIMLANAN ATATÜRK KRONOLOJİSİ [10] -  24 KASIM 1934 SONRASI

24 Kasım 1934           TBMM’nin Mustafa Kemal’e ATATÜRK
                                    soyadını veren kanunu kabul etmesi.
1 Mart      1935          Atatürk’ün dördüncü defa Cumhurbaşkanlığına
                                    seçilişi.
4 Eylül     1936           İngiltere Kralı Edvard VIII’in İstanbul’da
                                    Atatürk’ü ziyareti.
11 Mayıs  1937           Atatürk’ün çiftliklerini Hazineye ve bir kısım
                                    gayri menkullerini Ankara belediyesine
                                    bağışlaması. (Doğru Tarih: 11 Haziran 1937)
31 Mart    1938           Atatürk’ün hastalığı hakkında
                                    Cumhurbaşkanlığı  Genel Sekreterliğince ilk 
                                    defa resmî tebliğ  yayımlanması.     
19 Haziran1938          Romanya Kralı Karol II’in  Atatürk’ü
                                    İstanbul’da ziyareti.
15 Eylül    1938          Atatürk’ün vasiyetnamesini yazması.
(Doğru tarih: 5 Eylül - Açılışı: 25 Kasım 1938)  
16 Ekim    1938          Atatürk’ün hastalık durumu hakkında günlük
                                    resmî tebliğler yayımına başlanması.
10 Kasım  1938          Atatürk’ün ölümü.

Bu kronolojide önemsenmediği (?) için unutulmuş önemli olaylar:

1936 Montreux Antlaşması – tam bağımsızlığın son adımı
1937 Altı Ok Anayasa’da, Sadabad Paktı ve Başbakan değişimi
         1 Kasım 1937 TBMM Açış Nutku ve önemi     
1938 Bağımsız Türk Hatay Devleti (Türk asker ve bayrağı Hatay’da)
         17 Eylül 1938 Dolmabahçe görüşmesi ve yeni kalkınma planı

Kronolojiyi yazanlar: E. Z. Karal (tarihçi profesör)H.A.Yücel (Milli Eğitim Bakanı) S. Omurtak (Genelkurmay Başkanı)İ.  Sungu (M.E. Bakanlığı Müsteşarı) F.R. Unat (Coğrafyacı)  – U. İğdemir (Türk Tarih Kurumu Yöneticisi)  E. Sökmen (emekli tümgeneral, Kurucu Meclis’te CKMP’li üye)

Bu Kronolojide son yılların çok eksik olduğu açıktır. 27 Mayıs’tan sonra yayımlanan kitaplarda da aynı eksiklikler vardır. Bu durumda  Yaşar Nabi Nayır’ın  “Atatürkçülük” tanımı da, ki ülkemizde genel olarak algılanan tanım budur, önemli ölçüde (son yıllar)  EKSİKTİR. 
EK 3/1
TAHA AKYOL İNÖNÜ’YÜ ANIYOR - 27 Aralık 2005  (Milliyet)

İnönü Cumhurbaşkanı olunca, "polis devleti" gibi çalışmakta olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'yı uzaklaştırdı. [11] Susturulmuş veya yurtdışına çıkmış Karabekir, Rauf Orbay, Cafer Tayyar, Ali Fuat gibi Milli Mücadele liderlerinin itibarını iade etti; Halide Edip, Adnan Adıvar gibi isimler yurda döndü; Hüseyin Cahit sürgünden kurtuldu. İnönü bunu yaparken bir şart koşmuştu:


Atatürk'ü eleştirmeyeceksiniz; eski defterleri açmayacaksınız!

Bugünün fanatik Kemalistleri bu tavrından dolayı İnönü'yü "karşı devrimci" diye suçluyor! Anlayamadıkları gerçek şudur: İnönü, Milli Mücadele kadrosunu bu şekilde birleştirerek, demokrasiye geçmeden önce rejimi sağlamlaştırmıştır. Hem vefa, hem siyasi basiret.


İnönü başbakan olarak "Atatürk'ün sofra çevresi"nin devlet işlerine karışmasına daima karşı çıktı, onları bakan da yapmadı. Bu konudaki tartışmaları, "Ben haklıydım" diyerek ama Atatürk'e karşı saygılı bir dille, "Defter"ine de yazdı. [12]


Atatürk daima 'stratejik' işlerle, dil ve tarih gibi konularla [13] meşgul olurken devlet çarkını İnönü çevirdi…


Büyük başarılarda imzası bulunan İsmet Paşa, belki de yetişme tarzın-dan, ekonomik politikalarında başarısızdı; Atatürk de 1937'de "en büyük iktisatçımız" dediği Celal Bayar'ı başbakan yaptı. Türkiye’de asıl toplumsal ekonomik canlanma 1950'den sonra başladı…

Ben Karabekir'in, Fethi Okyar'ın, Celal Bayar'ın çizgisini siyaseten daha sempatik bulurum. Ama İsmet Paşa büyük bir karakter abidesi ve mutlaka okunması gereken bir tarih külliyatıdır…

YORUM: Özellikle 16 Şubat 1939 günü elyazısı ile yazdığı Notları. Bu notları gösterdiğim, İnönü’ye derin saygısı olan Atatürkçü bir arkadaşım, “Sana çok kızıyorum. İnandığım her şeyi temelinden sarsıyorsun” demişti. Sayın Akyol’un meslekdaşıdır.
EK – 3/2 YAKUP K. KARAOSMANOĞLU’NDAN ALINTILAR: [14]
Çankaya, Atatürk’ün son günlerinde içime korkusu düştüğü gibi, oranın eski gediklileri için, “erişilmez, sarp ve yalçın bir dağ, bir Kaf dağı, bir Himalaya” halini almış ve İsmet Paşa’nın bu Himalaya tepesinde bir Dalaylama’dan farkı kalmamıştı. Ona artık sadece cumhurreisi denilmiyor, “Milli Şef” adı takılmış bulunuyordu…. Yetkiyi [15] sade Başvekil Dr. Refik Saydam taşıyordu… (Sf. 165)    
Atatürk… Atatürk mü? Lakin, İsmet Paşa, O’nun yakınında bulunanlardan, O’nun koruduğu, hoşlandığı kimselerden ortada hangi birini bırakmıştı? İsmet Paşa, yalnız Atatürk’ün çevresindekileri darmadağın etmekle kalmamış, bunlardan boşalan yerleri birtakım yeni kimselerle ve bir vakitler kendi yüzünden Atatürk’e dargın olanlarla doldurmuştu. (Sf. 166)
Peki ama, yine cumhurbaşkanı, biraz yukarda “Atatürk’ün yakınları” ya da “çevresindekiler” dediğim kimseleri neden tasfiyeye lüzum görmüştü? Bunu da şu suretle te’vil ediyordum: Bunların birtakımı hatıralarımın geçen bölümlerinde anlattığım gibi, zaman zaman, kendisine karşı cephe alanlar, daha doğrusu yeraltı faaliyetlere girişenlerdi. Öbür kısmını ise, ya meclis tartışmalarında, ya basın polemiklerinde muhalefete ve dolayısıyle bellibaşlı muhalefet erkanına lüzumundan fazla sert hücumlarda bulunanlar teşkil ediyordu.(Sf.167)
Şu halde, demek oluyor ki, birinci takımın tasfiyesini şahsi hislerine kapılarak yapmış, öbürlerini de eski muarızlarını yeniden huylandırmamak için yanından uzaklaştırmayı münasip görmüştü. Ben, kendimi – epeyce zamandan beri politikadan ayrılmış olmama rağmen – bu ikinci takımdan sayabilirdim. Zira, yakın geçmişin siyasi mücadelelerinde geçerek Atatürk ilkelerini, gerek o ilkelerin en cesaretli tatbikçisi olarak tanınan İsmet Paşa’yı birer serdengeçti cezbesiyle savunanlar arasında ben de vardım. (Sf. 168)
Bu gibiler de, hani parmakla sayılmayacak kadar çoğalmıştı: Zeytinyağı piyasasını inhisarı altına alan bakan mı istersiniz; karaborsacıları koruyan vali, umum müdür vesaire mi istersiniz, o devirde bunların her köşe başında size sırıttıklarını görebilirdiniz.
Bu yüzden memleket öylesine bir ekonomik buhran içine düşmüştü ki, bir lokma has ekmekten, bir avuç şekerden tutun da bir kilo çiviye kadar bütün “zaruri havayic” (zaruri ihtiyaçlar) altın pahasına elde edilebilir lüks maddeler sırasına girmiş ve geçim sıkıntısı harp halinde bulunan memleketlerde bile görülmeyen bir vahamet arzetmeye başlamıştı. Hükümet başkanı zavallı Refik Saydam her ne kadar bir “iaşe teşkilatı” kurmak ve birkaç madde üzerinde tayınlama ya da vesikaya bağlama usullerini uygulamaya teşebbüs etmiş ise de bu teşebbüsünü halkın şikayetleri ve direnmeleri yüzünden yürütmeye imkan bulamamanın acısıyla bir kalb sektesine uğrayarak ölüp gitmiştir. (Sf. 184)
“Siz, iradesini kaybetmiş bir meclis, nereye gittiğini bilmez bir parti ve ne yapacağını şaşırmış bir hükümetle bu memleketi ne siyasi, ne iktisadi bakımdan düzene koyamazsınız.” (Sf. 186)
Herhalde, bu mantıksız ve paradoksal düşünce Halk Partisi çevrelerinde o kadar yaygın olacaktı ki, 1950 seçim bozgunu üzerine, Genel Başkan, Falih Rıfkı’yı Ulus gazetesinin başından çekilmeye mecbur ederek, yıllarca Halk Partisi iktidarları aleyhinde yazmadığı kalmayan Hüseyin Cahit Yalçın’ı getirmişti.[16] (Sf. 192)
Fakat, şimdi, aradan geçmiş bir sürü olayların ışığında arkama dönüp bakınca, bu inancın birtakım soru işaretleriyle sınırlandığını görüyorum: İsmet Paşa’yı hangi tehlike tehdit edebilir di ki, böyle bir korunmaya ihtiyaç hissedilmiş olsun? Bu tehlikenin bazı ihtilalci unsurlar tarafından gelebileceği akla, mantığa sığar şey değildi. Çünkü, ihtilalin [17] manevi babası İsmet Paşa idi. Dünkü siyasi düşmanlarından gelebileceği endişesi ise asla varit olamazdı. Çünkü, bunların hepsi bir hamlede ortadan kaldırılmıştı.(Sf. 259 – 260)
Türkiye 1939-1949 arasında, on bir yıl boyunca ATATÜRK’ten de Kemalizm’den uzaklaşmış, 14 Mayıs 1950 sabahı sandığa koşmuştu.
O günkü ulaşım zorluklarına rağmen katılım çok yüksekti: % 89.3
EK – 4/1
ATATÜRK’ÜN “MEMLEKETİN EN ÖNEMLİ VE ESASLI İŞLERİ”OLARAK TANIMLADIĞI YATIRIMLARIN ÖZETİ

 

1 Kasım 1937 Nutku’nda şu hususlara işaret eden ATATÜRK;

·                    Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiç bir engel düşünmeğe yer bırakılmadığı,
·                    … büyük kalkınma savaşımız,
·                    Milli ekonominin temeli ziraattır. Bunun içindir ki, ziraatta kalkınmaya büyük önem vermekteyiz,
·                    Endüstrileşmek, en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır.                                                                              
·                    …en kısa yoldan, en ileri ve refahlı Türkiye idealine ulaşabilmek

·                    … ve yeni plan için hazırlanmak icab eder,

·                    Ekonomik kalkınma; Türkiye’nin, hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin, belkemiğidir,
·                    Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektedir,
·                    Harp sanayii tesisatımızı, daha ziyade inkişaf ve tevsi için alınan tedbirlere devam edilmeli ve endüstrileşme mesaimizde de ordu ihtiyacı ayrıca göz önünde tutulmalıdır,

17 Eylül 1937 günü aşağıdaki yatırım projelerini içeren Bakanlar Kurulu Kararnamesini imzalarken hiç kuşkusuz heyecanlanmış ve hastalığını unutmuştu. (Afetinan’ın açıklaması – Bkz. Sayfa ??)

Madencilik
Krom:  Guleman krom madeninin işletilmesi
Bakır:   Ergani, Kuvarshan ve Murgul’daki bakır tesisleri
Zonguldak havzasında taş kömürü üretim tesisleri
Kütahya linyit havzasında üretim tesisleri

Metal ürünleri sanayii
Tarım Alet ve Makineleri Fabrikası                              (Tesis No 1)
Ereğli’de Isıtma Araçları Fabrikası                               (Tesis No 2)
Karabük’te Demir Boru Fabrikası                               (Tesis No 3)
Uçak motorları Fabrikası                                             (Tesis No 4)
Alüminyum ürünü üretecek bir fabrika              (Tesis No 5)

 

Kimya sanayii

Soda üretimi Fabrikası                                                (Tesis No 6)
Morfin morfin ve türevlerini üretecek bir fabrika           (Tesis No 7)
Zonguldak ya da Kütahya’da Sentetik üretim tesisi (Tesis No 8)
Kütahya ya da İzmit’te Azot Sanayii Tesisi                   (Tesis No 9)
Kömürden semi – kok ve katran üretecek tesis            (Tesis No 10)

 

Toprak ürünleri sanayii

Karabük’te Çimento Fabrika projesi                           (Tesis No 11)
Ateşe Dayanır Tuğla Fabrikası                                     (Tesis No 12)
Sivas’ta Çimento Fabrikası                                          (Tesis No 13)

Gıda Sanayii
Ayvalık Rafine Zeytinyağı Fabrikası                 (Tesis No 14)
Trabzon’da Konserve Et ve Balık üretim tesisleri         (Tesis No 15)
Dört Şeker Fabrikası (2 fabrika Doğu’da)                   (Tesis No 16 – 19)

 

Elektrik Enerjisi   

Biri Zonguldak Çatalağzı’nda diğeri Kütahya’da Linyit yakara elektrik üretece 2 termik santral                                    (Tesis No 20 – 21)

 

Ulaştırma ve Altyapı

İstanbul liman tesislerinin geliştirilmesi               (Tesis No 22)
Trabzon’da yeni liman                                     (Tesis No 23)
Zonguldak’ta yeni liman                                               (Tesis No 24)
İskenderun limanında bir “serbest bölge”                      (Tesis No 25)

Toplam 67 000 DWT kapasitede 28 gemi satın alınması

Çok sayıda vagon ve lokomotif satın alınması

Dokuma Sanayii
Erzurum İplik  Fabrikası                                                      (Tesis No 26)

ÖZET:

26 Büyük Tesis + 28 yeni Gemi +TCDD Yatırımları (Vagonlar –Lokomotifler)  + Madencilik Yatırımları + Küçük ve Ortaboy Tesisler

NOT: Demokrat Parti’nin gerçekleştirdiği 260 büyük tesisin listesi için bakınız sayfa ??  ve SONUÇ TABLO - 3
EK 5/1 SONUÇ TABLOLAR
NO – 1
DEMOKRAT PARTİ’NİN 10.8 MİLYAR DOLARLIK YATIRIMLARI TÜRKİYE’Yİ NEREDEN NEREYE GETİRDİ?
KİŞİBAŞI GÖSTERGELER



    1949
    1960
Artış [18] %
   1965
Artış [19] %

Nüfus    bin kişi       
 20 359
27 750
   36 [20]
31 400
     13    

Üretim           





1
Buğday         kg            
 124 [21]
     305    
       146       
     271      
    Eksi
2
Arpa             kg               
        61        
     133     
       118
     105   
    Eksi
3
Pancar          kg              
        40         
     158     
       296      
     103     
    Eksi
4
Elektrik tüketimi [22]kwst
       4.6        
    16.7   
       263      
26.2 [23]
     58
5
Elektrik üretimi
Kwst 
        36         
     101     
       181      
 158 [24]
     56
6
Petrol Ürünleri
Kg     
   YOK    
       12       
Sonsuz  
     134
1017  [25]
7
Şeker            kg              
       6.6         
    23.2    
       314       
16.6 [26]
    Eksi
8
Çimento       kg           
        19          
       73
       284       
103 [27]
     41
9
Çelik             kg               
       3.4       
      7.8
       129     
24.2[28]
    210
10
Pamuklu       mt
       6       
       19
       252      
       19      
      0
11
Kağıt            gr             
       0.9    
      2.3   
       156      
      2.4    
      4
NO  – 2
DEMOKRAT PARTİ KIRSAL ALANDA NELER YAPTI?

ÇEŞİTLİ GÖSTERGELER
1949
1960
Nüfus
20 359 000
27 750 000
Kentsel Nüfus
  5 090 000
  8 860 000
Kırsal Nüfus
15 269 000
18 890 000
Kırsal Alanda Hane Sayısı
  2 500 000
  2 500 000+
Traktör Sayısı [29]
         6 281
       42 136
Atlı Araba Sayısı
     100 000
     100 000-
Kağnı Sayısı
     700 000
     700 000-
Köy Yollarının Durumu: 
Yalnız araba kağnı yolu
30+ bin km
köy yolu
Üretim       
bin ton
bin ton
Buğday
2 517
8 450
Arpa
1 247
3 700
Mısır
   724
1 090
Patates
   415
1 400
Pancar
   818
4 385
Bakliyat
   175
   345
Pamuk
   104             
   176
Tütün
   100    
   139
Üzüm
1 751  
2 775
Et [30]
     80
   162
Süt
1 988 
4 192
Yumurta                     milyon adet
   841
1 323
Küçükbaş Hayvan      milyon adet
     41
     59
Büyükbaş Hayvan      milyon adet
     11
     14

1939 yılı
1972
Küçükbaş Hayvan      milyon adet
     42
    57
Büyükbaş Hayvan      milyon adet 
     10
    15

Bu Tablo 1949 ile 1960 arasında tarımda gerçekleşen çok önemli üretim atışlarını açık bir şekilde göstermektedir. Görüldüğü gibi hayvan sayısı 1939 – 1949 döneminde değişmemiştir. 1972 yılında da 1960 yılına kıyasla artış yoktur.Küçük bir azalma vardır. 
NO  – 3                     

DP ve YATIRIMLAR

1950 – 1960 Yatırımları: Tesisler
Tesis Adedi


Altyapı Yatırımları

11 Liman – 5 Hava Limanı (üçü uluslar arası)
16
Büyük Boy Hububat Siloları
23
Toplam Altyapı Tesisleri
39


Enerji Yatırımları

Büyük Enerji Barajları (HES) ve Termik Santralar
18


Sanayi Yatırımları

Demir-Çelik  ve Metal Ürünleri Tesisleri
48
Petrol Rafinerileri ve Kimya Sanayi Tesisleri
(25 İlaç Fabrikası dahil)
49
Büyük Tekstil  Fabrikaları
30
Çimento  Fabrikaları
19
Şeker Fabrikaları
13
Büyük Sanayi Tesisleri (Özel Sektör ağırlıklı)
42
Madencilik  Sektörü Yatırımları
2


Büyük Tesis Adedi
260

Bu 260 büyük tesis dışında ayrıca şu yatırımlar da tamamlanmıştır:

Küçük Enerji ve Sulama Barajları, Küçük Hava Limanları, Orta Boy Beton ve tüm Çelik Hububat Siloları, Karayolları [31] ( 23 bin km kışın da geçit veren yeni karayolu artı 30 bin km yeni köy yolu), Enerji Nakil Hatları (4 000 km bitmiş ve hizmete açılmış, ikinci bir 4 000 km inşa halinde) ve Ulaştırma Sektörü Yatırımları [32]


NO - 4            27 MAYIS’TA ATIRIMLAR


SÜMERBANK YATIRIMLARI
 Bitirilme Tarihi
1
Antalya Dokuma Fabrikası
  1.1.1961
2
Adıyaman Dokuma Fabrikası
  5.7.1967
3
Karaman İplik ve Dokuma Fabrikası
22.7.1967
4
Nevşehir Dokuma Fabrikası
1.12.1967
5
Tarsus Mensucat Boyaları Fabrikası
        1965
6
Salihli Palamut Özü Fabrikası
        1961
7
Ordu Soya Yağı Fabrikası
        1965
8
Bolu Sunta Fabrikası
        1962

TÜRKİYE ÇİMENTO SANAYİ T.A.Ş. YATIRIMLARI

9
Gaziantep Çimento Fabrikası
        1961
10
Söke Çimento Fabrikası
        1962
11
Bartın Çimento Fabrikası
        1962
12
Niğde Çimento Fabrikası
        1964

ÖZEL ÇİMENTO FABRİKASI

13
Konya Çimento Fabrikası
         1963

PETROL RAFİNERİLERİ

14
Batman Tevsi – Kimse bilmiyor
?.?.1960
15
İPRAŞ (Bugünkü adı TÜPRAŞ)
24.8.1961
16
ATAŞ
3.12.1961

DEMİR – ÇELİK SANAYİİ

17
Karabük Tevsi Yatırımları
1965 yılına kadar
18
Ereğli Demir Çelik
15.5.1965

ŞEKER FABRİKALARI

19
Ankara Şeker Fabrikası
19.10.1962
20
Kastamonu Şeker Fabrikası
14.10.1963

GÜBRE FABRİKASI

21
Kütahya Azot Sanayi Kompleksi
27.11.1961

HİDROELEKTRİK SANTRALLİ (HES) BARAJLAR

22
Tortum   22 MW                                                                   
1960
23
İkizdere  15 MW                                                                    
1961
24
Kepez      27 MW                                                                 
1961
25
Tokat – Almus    76 MW                                                       
1967
NO – 5       ATATÜRK’ÜN VE DP’NİN YATIRIMLAR
1938 Planı’ndaki Projeler
1950 – 1960 Fiili Yatırımlar
4 Liman Projesi
11 Liman Yapımı
5 Büyük Havalimanı
Karayolu yapımı – 4 milyar TL
23 Büyük Hububat Silosu
Enerji Yatırımları
2 Termik Santral – 120 MW
Enerji Yatırımları
18 Baraj ve Termik Santralı
Toplam 757 MW
Metal Ürünleri Sanayi
5 Tesis
Metal Ürünleri Sanayi
48 Tesis - çok daha büyük ölçekli
Kimya Sanayi
5 Tesis
Kimya Sanayi
49 Tesis (3 Rafineri)
Çimento Fabrikaları
2 Tesis
Çimento Fabrikaları
19 Fabrika
Toprak Sanayi
1 Tesis (Ateş Tuğlası Fabrikası)
Toprak Sanayi
Çok sayıda ortaboy tesis
260 büyük tesis dışında
Gıda Sanayi
2 Tesis
Gıda Sanayi
Çok sayıda tesis
260 büyük tesis dışında
Dokuma Sanayi
1 Tesis
Dokuma Sanayi
30 Büyük Tesis
Ulaştırma Sektörü Yatırımları
28 gemi
Lokomotif ve vagon alımları
Ulaştırma Sektörü Yatırımları
Toplam 900 milyon TL  değerinde alımlar
Madencilik Sektörü Yatırımları
Madencilik Sektörü Yatırımları
Toplam Yatırım 1938 yılının
100 milyon TL’sı (80 milyon $)
Toplam Yatırım 8.1 Milyar Dolar
Toplam 26 Tesis
Toplam 260 Büyük Tesis
Bu iki tablonun kıyaslanmasında 1938 yatırımları ile 1950-1960 döneminin yatırımları arasındaki ölçek ve adet farkları kolaylıkla görülmektedir. Bu kıyaslamayı tamamlamak amacı ile 1939-1949 döneminde gerçekleşen yatırımları hatırlatayım - Toplam 6 Tesis:

1 Termik Santral (60MW) – 1 Çimento Fabrikası – 1 Ateş Tuğla Fabrikası – 1 Metal Ürünleri Fabrikası – 1 Çay Fabrikacığı 
1 Tecrübe Petrol Rafinerisi – 20 ton/gün kapasite.
DP’nin 3 rafineri yatırımının toplam kapasitesi ise 13 315 ton/gün idi !
EK – 5/2         DEMOKRAT PARTİ VE ATATÜRK

“Türkiye’de ATATÜRK karşıtlığı 14 Mayıs günü başlamıştır.”
Bu, son derece yanlış iddia özellikle 27 Mayıs’tan sonra icat edilmiş ve dezenformativ bir yaklaşımla yaygınlaştırılmıştır. Buna karşı Demokrat Partililer; adeta, “İyisi mi, biz bu saçma iddialara hiç cevap vermeyelim” dercesine suskun kalmışlardır. Bunun sonunda 45 yılda öylesine yanlış bir bilgi birikimi oluşmuş ve Bayar’ın ATATÜRK’ün son başbakanı olduğu bile öylesine unutulmuştur ki, bugün
“ATATÜRK vefat ettiği zaman başbakan kimdi?”
sorusuna 100 kişiden 90’ı “İnönü” diye cevap vermektedir. 
Oysa sorulacak çok daha önemli sorular vardır:
·                       ATATÜRK’ün vefatından 6 yıl sonra Anıtkabir’in temeli atıldığında (9 Ekim 1944) Cumhurbaşkanı İnönü neden Ankara’da değildi? Bir gece önce neden İstanbul’a gitmişti?
·                       6 Haziran 1950 günü Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Adnan Menderes inşaatını gezdikleri gün Anıtkabir’in kaba inşaatının dahi tamamlanmadığı fotoğrafta görülmektedir. Nasıl olur da ATATÜRK’ün vefatından 12 yıl sonra  Anıtkabir inşaatı bu ölçüde ilkel bir aşamada idi? [33]
·                     14 Mayıs 1950 tarihine kadar prestij proje Meclis binasına ve 
       Anıtkabir inşaatına kaç para harcanmıştı?
 
·                     Anıtkabir ve Selanik’teki ATATÜRK Müzesi’nin  
       30. yıla (10 Kasım 1953) yetiştirilmesi emrini kim
       verdi ve bunun gerçekleşmesini sağladı?

ATATÜRK’ü, 15 yıl sandıkta bekletenler ama tekellerine almayı başarabilenler, Kemalizm’i terk ederek 27 Mayıs’tan sonra yapay bir Atatürkçülük yaratıp bunu da sol bir zemine oturtanlar, yukarıdaki sorulara utançlarından önlerine bakmadan cevap veremezler.
Ancak onların hiç cevap veremeyecekleri başka sorular da vardır: Onlar, ATATÜRK’ün 1 Kasım 1937 günü TBMM’ni açarken yaptığı konuşmayı görmezlikten gelirler. ATATÜRK’ün bu konuşmasında hazırlanmasını istediği ekonomik kalkınma planını hiç hatırlamazlar. Onlar, 19 Eylül 1938 tarihli ULUS Gazetesi’ni  de hiç görmemişlerdir. ATATÜRK’ün 17 Eylül 1938 günü onayladığı ve imzaladığı Bakanlar Kurulu Kararnamesini, ekindeki 4 Senelik 3 Numaralı Kalkınma Planı’nı da incelememişlerdir.  Bu planın 31.3.1939 tarihli bir başka Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile iptal edildiğini ve 4 yılda gerçekleştirilmesi öngörülen 26 büyük yatırım projesine karşı 1939-1949 arasında 11 yılda sadece 6 yatırımın gerçekleştirildiğini de önemsemezler.
Ancak 27 Mayıs Atatürkçülerinin asıl unuttukları ve unutturdukları husus; ATATÜRK’ün son yıllarında öncelik verdiği “sanayileşme ve yatırım” projelerini Demokrat Parti’nin 14 Mayıs’ta, aynı ruh ve heyecan ile, 11 Kasım’da bırakıldığı yerden kaldırarak yeniden ele aldığı ve 27 Mayıs’a kadar 260 büyük tesisi kurarak Türk Milleti’nin hizmetine sunduğu gerçeğidir.
Yukarıda sorduğumuz soruların bazılarının cevapları:
Anıtkabirin temeli 9 Eki 1944 tarihinde atılmıştır. ATATÜRK’ün vefatından 6 yıl sonra. Temel atma töreninden bir gün önce Cumhurbaşkanı İnönü Ankara’dan ayrıldığı için törene katılamamıştır.
Anıtkabir inşaatı son derece yavaş sürdürülmüş,  yüklenicilerle ihtilafa düşülmüş ve 6 Haziran günü fotoğrafta görüldüğü gibi kaba inşaat dahi tamamlanamamıştı.
Anıtkabir inşaatı için 1950 yılı nisan ayına kadar 8 milyon lira, görkemli Meclis binaları inşaatı için ise 32 milyon lira harcanmıştır. 
Cumhurbaşkanı Bayar, 6 Haziran 1950 günü, Anıtkabir inşaatının otuzuncu yılda tamamlanmasını emretmiştir.
Ayrıca, 1 Aralık 1952 günü Selanik ziyaretinde bakımsız ve boş bir durumda gördüğü ATATÜRK’ün doğduğu evin de müze olarak düzenlenerek 10 Kasım 1953 gününe yetiştirilmesi emrini vermiştir.
ATATÜRK, 10 Kasım 1953 günü muhteşem bir törenle vatan toprağına kavuşturulmuştur, vefatından 15 yıl sonra. Aynı gün Selanik’teki ATATÜRK Müzesi açılmıştır.
Adnan Menderes  - 14 Aralık 1953 TBMM
Arkadaşlar, rahmetli Atatürk’ün, huşu içinde (gönlü saygı dolu) yaptığımız uzun yürüyüşten sonra ebedi medfenine tevdi etmek üzere Anıt Kabir’in koridorlarından gidiyorduk. (10 Kasım 1953)

Heyeti Vekile arkadaşlarım buradadır. Hepsi bilir. İsmet Paşa ile beraber, önde Cumhurbaşkanı Celal Bayar, biz arkasında gidiyoruz. Mezara ineceğiz. Onu yere vermek üzere olduğumuz dakikalar içinde, bir an, Reisicumhur Celal Bayar dönüyor İsmet Paşa’ya hitap ediyor: “Paşam, evvelce buraya gelmiş miydiniz?” Paşa şaşalıyor, “Hayır” diyor. Tasavvur ediniz. Anıt Kabir inşaatına başlanalı 10 sene oluyor.

Biz vazifeye geldiğimizin ertesinde, o büyük gürültüler, üç beş gün geçti geçmedi. Celal Bayar elimden tuttu ve

“Bir vazifenin ifası için seninle birlikte bir yere gideceğiz,” dedi. Kalktık, beni Anıt Kabir’e götürdü. Dedi ki; “bunun inşası çok geç kalmıştır. Ne yapıp yapıp hiç değilse 30 uncu yıldönümüne bunu yetiştirmek lazımdır.”

Ondan sonra bütün gayretle harekete geçildi ve bilindiği gibi Atatürk’ü Cumhuriyetin 30 uncu yıldönümünde ebedi medfenine tevdi etmek imkanı hasıl oldu. O tarihten bu yana, Anıt Kabir bitene kadar Reisicumhurumuz Celal Bayar zaman ve fırsat fevtetmedi (kaçırmadı), daima gitti, bir inşaat murakıbı gibi, evinin bahçesini hazırlayan bir insan şevkat ve bağlılığı ile Atatürk’ün mezarını hazırladı.

Adnan Menderes’in TBMM tutanaklarına geçmiş bu sözleri düşündürücüdür, düşündürmelidir:

22 Mayıs 1950 günü TBMM açılmış, yeni hükümet 2 Haziran 1950 günü güvenoyu almıştı. 6 Haziran günü Cumhurbaşkanı Bayar,  başbakanın elinden tutuyor ve Anıtkabir’e götürüyor. Fotoğrafta inşaatın ne aşamada olduğu görülüyor.  “10 Kasım 1953’e yetişecek bu inşaat” diyorlar ve yetiştiriyorlar. ATATÜRK vatan toprağına kavuşuyor. 2006 yılında internette bana birisi sordu, “10 Kasım 1953’den önce Atatürk vatan toprağında değil miydi?” diye. Hayır
değildi. Tahnit edilmişti.  Bir sandık içinde bekletiliyordu. 6 Haziran öncesi de kimsenin acelesi yoktu, ATATÜRK’ü vatan toprağına kavuşturmak üzere. 
SELANİK’TEKİ EVİN MÜZEYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
Selanik’teki evin müzeye dönüştürülmesi işi, bu işi en iyi yapacakları   düşüncesi ile Prof. Enver Ziya Karal ve eşine verilmişti.
Enver Ziya Karal 27 Mayıs’tan sonra Demokrat Parti aleyhinde bir kitapçık (“27 Mayıs İnkılabının Sebepleri ve Oluşu”) yazmış ve bu kitapçık 1960 yılında eylül-aralık döneminde 60 bin adet basılarak okullara dağıtılmıştı.  Bu kitaptan düşündürücü bir alıntı:
“… 1953 yılında yeni seçimlerin yaklaşması üzerine Demokrat  Parti’de totaliter rejime gidilmekte olduğunu gösteren emareler belirmeye başladı…Atatürk inkılaplarına karşı olanlar iltifat gördü. İnkılap prensiplerine karşı harekete geçmelerine müsaade edildi… Devlet memuriyetlerinde, tayin edilmede … hak, liyakat, kabiliyet ve fazilet aranacak yerde iktidar partisine bağlılık aranır oldu.
Enver Ziya Karal 6 Ocak 1961 günü Kurucu Meclis’e girdi ve Anayasa Komisyonu Başkanlığına seçildi !
Enver Ziya Karal, 1946 yılında İslam Ansiklopedisi’nde yayımlanan ATATÜRK makalesi ve ekindeki Kronolojinin altı yazarı arasında tek tarihçidir. Bu kronolojinin 1934 – 1938 yıllarını kapsayan kayıtları 2. Bölümün sonunda EK – 2/1 olarak verilmiştir.
YORUM
Enver Ziya Karal’ın altına imzasını attığı dört yapıt var:
1 – 1946 İslam Ansiklopedisi Kronolojisi – yorumlayamıyorum.
2 – “27 Mayıs İnkılabının Sebepleri  ve Oluşu”
3 – Kemalizm ve Atatürkçülük makalesi (bkz Bölüm 2 – Sayfa ??)
4 – Müze hakkında yazdıkları: (Atatürk ve Devrim – ODTÜ 1988)
“Cumhurbaşkanı Sayın Celal Bayar 1952’de Yunanistan’a yaptıkları resmi seyahatlerinde Selanik’e uğradılar. Ve Atatürk’ün evini ziyaret ettiler. Evin bomboş bulunduğunu görerek müteessir oldular. Ankara’ya dönüşlerinde evin mümkün olan süratle ve en kısa zamanda döşenmesini emir buyurdular. Milli Eğitim Vekili Sayın Tevfik İleri, bu işle görevlendirilmiş Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürüne (O tarihte Enver Ziya Karal !) gerekli kolaylıkların gösterilmesi için alakalılara direktifler verdi.”     
Enver Ziya Karal ve eşi Demokrat Parti’ye bağlı kişiler değillerdi. ODTÜ yayınındaki yazısıyla E.Z. Karal, kendi kendini tekzip etmiştir!
EK – 5/3        
AYDIN YALÇIN’IN 1966 YILINDA FUAR’DA GÖRDÜKLERİ

... bu seneki ziyaretimde Türk sanayiinin arzettiği manzara gözlerimi kamaştırmış, gönülleri ümitle doldurmuştur.

...genel intibalarla Fuar’da mamullerini gördüğümüz sanayi dallarının genişçe bir envanterini yapmakla yetineceğiz.

... biz başlıca sanayi dalları arasında mallarını ve imalatlarını bizzat  gözlerimizle gördüğümüz Türk sanayi müesseselerinin çeşitlerini birer birer bu yazıda zikrederek, sanayileşmemizin bugünkü durumu  hakkında bir fikir vermek istiyoruz.

Maden kömürü ve petrol sanayiimizden başlayacak olursak, Fuar’da bilhassa bütan gazı üzerinde durulduğunu ifade etmeliyiz. Gerçekten bu gazın daha yaygın bir şekilde kullanılması içi başlayan gayretler,başka ülkelerde olduğu gibi, bizde de hayat tarzımızı değiştirecek kadar kuvvetli  görünmektedir. [34]

Gıda, içki ve tütün sanayiinde, un, konserve, çikolata, et, zeytinyağı, margarin, içki, meyve suyu gibi alanlarda çok çeşitli imalat dikkati çekmiştir.

Dokuma sanayiinde, eski sergilerin aksine, bu branş geniş gelişme hamlelerine rağmen, diğer alanlardaki gelişmelerle gölgelenmiş durumdadır. Artık bundan 10-15 sene evvel yalnızca imal ettiğimiz mensucatla iftihar etmiyoruz. Dokuma ve iplik sanayii alanında kaliteye doğru gidildiği ve mamullerin çeşitlendiği dikkati çekmektedir: Poplin, trevira, terilen, broderi, döşemelik kumaş, konfeksiyon, çorap, fanile imalatı artık Avrupa seviyesindedir.

Kağıt ve selüloz sanayiinde, gazete ve ambalaj kağıtları yanında, karbon kağıdı, makine şeridi, elka, duralit ve formika gibi çeşitler yer almış bulunmaktadır.
Cam, camdan mamul eşya, çanak-çömlek imalatı alanlarında, pencere camı, buzlu cam, otomobil camı, kristal bardak-kadeh, sürahi, tabak-
çanak, porselen eşya gayet zevkli ve kaliteli mamuller halinde teşhir edilmiştir.

Çimento ve çimentodan mamul vasıtalarda ise, borular, direkler, Eternit, değirmen taşı, zımpara, sıhhi malzeme gibi çeşitli mamuller yer almıştır.

Demir-çelik ve metalürji sanayii mamulleri arasında, levha, saç, şerit, ray, profil, tel, boru, pik asbest boru, döküm eşyası göze çarpmaktadır.

Madeni eşya sanayii kısmında ise, çelik yapı, asansör, konveyör, paslanmaz çelik mutfak, ocak, soba, batarya, musluk, valf, çamaşır makineleri, frijiderler, dikiş makineleri, somya çemberleri, yatak yayları, düdüklü tencere, alüminyum kaplar, büro malzemeleri, çelik eşya gibi çeşitli mamuller bulunmaktadır.

Makine sanayii bölümü gerçekten göz kamaştırıcıdır: nokta kaynak makineleri, freze, planya, matkap, bıçkı, zirai aletler, piston, segman, pim, eksantrik, torna tezgahı, buğday temizleme makinesi, gaz ve mazot motorları, inşaat makineleri, brülörler, tulumba, su tasfiye cihazları, dokuma tezgahları, vantilatör ve havalandırma cihazları, hidroforlar, kazanlar, boylerler, vinçler, yazı ve hesap makineleri, dişli kutuları, çırçır makineleri, prina tesisleri, sıvı ve gaz sayaçları gibi çok çeşitli mamuller bulunmaktadır.

Elektrik makineleri ve cihazları alanında da çok çeşitli mamuller gözümüze çarpmıştır.

Radyo, pikap, teyp, traş makineleri, telefon ve telefon santralleri, elektrik motorü, elektrotlar, bobinaj, ampuller, meydan ampulleri, projektörler, kaynak makineleri, elektrojen grupları, vibratörler, transformatörler, armatür, kablo, elektrolitik bakırlar bunlar arasındadır.

Kimya sanayimizde de çok göze batan bir gelişme kendini göstermektedir: Boya ve vernik, mürekkep, matbaa mürekkebi, zirai ilaçlar, gübreler, akümülatörler, akrilik levhalar, zamk, plastik çelik, suni deri ve melamin gibi çeşitli imalat bu alandaki faaliyetlere dair misallerdir.

Kara ve deniz taşıtları alanında göz kamaştırıcı bir manzara ile karşılaştığımızı söylemeliyiz. Bu alandaki montaj ve imalat gayretlerinin bir hayli ileri gittiği göze çarpmaktadır. Kamyonlar, traktörler, römorklar, deniz motorları, otobüs ve pikaplar, pullukları, silindirler bu aradadır. [35]

Gözümüze çarptığı kadar teker teker isim zikrederek ve sayarak verdiğimiz bu misaller, bize bir şeyi hatırlatmaktadır:

Türkiye süratli bir sanayileşme hamlesinin ortasındadır.
(İzmir Ticaret Gazetesi 12 Eylül 1966) Aydın Yalçın’ın aynı gazetede 16 Eylül 1966 günü yayımlanan ikinci bir makalesinden birkaç paragrafı daha alarak Demokrat Parti bölümünü  noktalamak istiyorum)

... Atatürk yeni Türkiye’yi kurarken, kafalarımıza ve ruhumuza sinmiş olan (Osmanlıdan kalan) bu kompleksi silmek için çok gayret sarf etti. Osmanlı münevveri, “Biz adam olmayız. Biz Avrupa’ya yetişemeyiz. Biz hiçbir işe yaramayız!” diye utanç ve güvensizlik içinde kıvranırken, Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene. Türk öğün, güven, çalış” diyordu. 1924’de İş Bankası’nı kurarken, 1927 yılında Teşviki Sanayi Kanununu çıkarırken, artık Türk çocuklarının memur, asker, rençber ve esnaf olmaktan çıkarak ticarete, bankacılığa, sanayie atılacaklarını hesaplıyor ve planlıyordu.

Atatürk’ün 35 inci (1966) İzmir Enternasyonal Fuarı’nı kendi elleriyle açmasını çok isterdim. Kendisinin sevinç gözyaşı dökeceğini en ufak tereddüde kapılmadan iddia edebilirim. 1923 yılında İzmir’de açmış olduğu İktisat Kongresi’ndeki sözlerinin, bir buçuk nesil boyunca nasıl gerçekleşme yolunda olduğunu bizzat görmüş olacaktı.

Türkiye’deki Marksist propaganda, [36] etrafı görmemekte ısrar etmekte, gözünü bir noktaya dikmektedir. Mütemadiyen tekrar ettikleri fikir, Türkiye’nin bu gidişle adam olmıyacağıdır. Türkiye’nin kurtuluşunun, hürriyet düzeni içinde, batılılaşma ile ve hür ülkeleri kendimize model yaparak gerçekleşemiyeceğini durmadan tekrarlamaktadırlar. “Türkiye ancak sosyalizmle kurtulur” parolası, artık ağızlarında sakız olmuştur...  İzmir Fuarı’nı bir milli mabet gibi bütün Türk halkının görmesini arzu ederiz. Bu milletin kendine güvenini takviye edecek en mükemmel bir
tedavi yeri olacaktır.

Aydın Yalçın’ı bu tespitleri nedeniyle şükran ve rahmetle anıyorum. 
EK – 5/4  YAŞAR NABİ NAYIR:  “KORKUNÇ BİR HAKİKAT”
Ağzımızdan düşürmediğimiz bir söz var: “Memleket kalkınması.” Herkes kendi sahasına ve ihtisasına göre, memleket ihtiyaçlarının bir tarafını ele almış; kalkınmanın ancak o yolda yapılacak ıslahatla mümkün olacağına inanıyor. Bu arada, güzel, mükemmel işler ve projeler yapıldığına da şahit olmuyor değiliz.
Mesela kömür havzasının modernleştirilerek istihsalinin iki misline çıkarılması işi ele alınıyor, mesela limanlarımızın Nuh Nebi’den kalma iptidai hallerinden kurtarılarak gerçekten “liman” sözünün ifade ettiği manaya uygun bir hale sokulması davası yürütülüyor, mesela göllerin kurutulması veya kuru bölgelerin sulanması işleri yanında, su kuvvetinden faydalanılarak memleketin elektrikleştirilmesi üzerinde önemle duruluyor, madenlerimizin yerlerinin tespiti ile rasyonel bir şekilde işetilmeleri imkanları inceden inceye tetkik ediliyor, yeni yeni sanayi şubelerinin kurulması, kara ve deniz ulaştırma yollarımızın ıslahı  için araştırmalar yapılıyor.
Bütün bunlar iyi güzel, âlâ, aliyülâlâ ! Bütün bu projeler inşallah bir gün hakikat olur da, memleketin biraz olsun yüzünü güldürür. [37] Ama beri yanda, ihmal ettiğimiz, hatırımıza getirmediğimiz, unuttuğumuz çok acı bir yurt gerçeği var, bütün bu tasavvurlar, tetkikler, araştır-malar, vaatler arasında ona küçük de olsa bir yer verildiğini  pek göremiyoruz.  O da Orta Anadolu köylüsünün bugün karşılaştığı açlık tehlikesidir.
Açlık derken, heyecan mahsulü mübalağalı bir söz sarfetmediğimize tam bir emniyet var. Orta Anadolu köylerinin büyük bir kısmı, açlık dediğimiz korkunç ve yüz kızartıcı faciayı yaşamaktadır. Bu müthiş hadisenin serpintilerine ara sıra gazetelerimizde rastlıyoruz.…. Bir yanda milyonlarca, evet, kelimede mübalağa yok, milyonlarca
vatandaşımız, yarını nasıl bulacağını düşünerek çoluk çocuğuyla birlikte otlar ve ağaç kökleri stokunun eridiğini hüzünle seyrederken,  [38] öte yanda muazzam limanlar, son model fabrikalar, maden işletmeleri, göl kurutmaları gibi büyük projeler, bütün bu medeni ve mükemmel projeler hazin bir tezat halinde beyinlerimizi nasıl yakmıyor, anlamıyorum.
İstiyoruz ki, resmi ağızlar bizi teskin etsin, bu tehlikenin önleneceğini  bize temin etsin. Kıtlık felaketine uğrayanların sayısını, bunların bir sene için ihtiyaçları olan yiyecek ve tohumluk buğday miktarını, bize gerçek rakamlar halinde bildirsin ve bu ihtiyaçlarını ne suretle temin edeceklerini bütün tafsilatıyla anlatarak bize yanıldığımıza ikna etsin...
Korkunç olan şey, elimizden bir şey gelmemesi değildir, asıl bu kadar büyük bir milli felaket karşısında elimiz kolumuz bağlı, hareketsiz ve alakasız kalışımızdır.
Milyonlarca insanımız açlık işkencesi içinde kıvranır, ölüm tehlike-siyle burun buruna yaşarken, kalkınmadan bahsedebilenlerin  vicdan huzuruna şaşmamak elden gelmiyor.  Varlık  Dergisi  Aralık 1949                           
BU MAKALENİN TABLOSU [39]  VE DPT GÖSTERGELERİ [40]
Ürün       kg/kişi
1949 Göstergeleri
DPT Verileri
1949/DPT  %
Buğday
124
195
64
Patates
20
38
54
Bakliyat
9
10.6
48
Nebati Yağ
5 (yaklaşık)
7.3
67
Şeker
6.6
10.7
62
Et
3.9
14.7
27
Üzüm
86
77.8
111
Portakal
2.2
7.3
30







6                                                                       TARTIŞMALAR
6.1.      2006 YILINDA KEMALİZM HAKKINDA İKİ GÖRÜŞ

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN (bu kitap için yazılmıştır)
KEMALİZM ÜZERİNE SON TARTIŞMA     

Prof. Dr. Atilla YAYLA  (bu kitap için yazılmıştır)
KEMALİZM’İN SİSTEMDEKİ YERİ NORMALLEŞTİRİLMELİ 

6.2. “KEMALİZM 1938” BELGELERİ

1. Rom LANDAU – The Spectator 25 Haziran 1937
KEMALİZM RUHU

2. The Times 9 Ağustos 1938
YENİDEN DOĞMUŞ BİR MİLLET

3. The Times 9 Ağustos 1938
YENİ  TÜRKİYE

4. BAYAR – 8 KASIM 1937
HÜKÜMET PROGRAMINDA KEMALİST REJİM

5. BAYAR – 28 HAZİRAN 1938
HÜKÜMET POLİTİKASININ ANAHATLARI

6. Cemal  KUTAY - BAYAR
“KEMALZM 1938”DEN 2 MEKTUP

6.3. 2000’Lİ YILLARDA KEMALİZM TARTIŞMALARI

1. Attila İLHAN

2. Prof. Dr.Emre Kongar (web sitesinden alıntı)

6.4. 2000’Lİ YILLARDA KEMALİZM KARŞITLARI

1. Taha AKYOL

2. Cengiz ÇANDAR

3. Abdurrahman DİLİPAK
6.1.      2006 YILINDA KEMALİZM HAKKINDA İKİ GÖRÜŞ

1. KEMALİZM ÜZERİNE SON TARTIŞMA  Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Aslında bu yazının başlığı “Kemalizm üzerine son bir Hesaplaşma” olması gerekirdi. Ne var ki, bir bilim adamı olarak düşünsel tartışma-ların belirli bir düzeyde kalmasını tercih ettiğim için, en yoğun tartış-maların bile bir hesaplaşma ortamından uzak kalması gerektiği inancı ile hareket etmeyi uygun gördüm.

Son dönemde Atatürk’e ve onun eserine karşı çıkan kesimlerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri ve devlet modeli ile ciddi bir hesaplaşma içine girdikleri ve saldırı dozajını artırdıkları görülmekte- dir. Uzun yıllar boyu sürüp giden tartışmaların ve saldırıların arttığı bir aşamada daha da yaygınlaşması hem bir düşünce açmazı hem de bir siyasal kaosu beraberinde getirdiği anlaşılmaktadır. Kemalizm üze-rine giderek artan saldırıların son bir hesaplaşmanın en üst noktasına gelindiğini açıkça göstermektedir. Bu aşamada, ülkemizin ve devletimizin kuruluş ilkelerine saygılı bir bilim adamı olarak bir değerlendirmeyi gündeme getirmenin bir kamu görevi olduğu bilinci ile hareket ederek, Kemalizm üzerine hesaplaşmanın açıklığa kavuştu-rulması gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Kemalizm, dünya ve Türkiye gerçeklerinden doğmuş bir ideoloji ve siyasal değerler sistemidir. Doğu ile Batı arasındaki merkezi coğraf-yanın anakarası olan Anadolu üzerinde bir bağımsız devleti oluştura-bilmek üzere yola çıkan Kuvay-ı Milliyeciler, önderleri Mustafa Kemal’in öncülüğünde bir ulusal senteze dayalı devlet modeli oluştu-rarak, uygar uluslar ailesine katılmışlardır. Kapitalizm ve komünizm arasında kalan dünyanın jeopolitik merkez alanında, kendine özgü bir siyasal sistem oluşturulurken,  Doğu’nun ve Batı’nın önde gelen değerleri ele alınmış ve ülke gerçekleri ile kaynaştırılarak diğer ülke ve modellerden çok farklı bir siyasal sistem Kemalizm adına kurulmuştur. Mustafa Kemal’in özellikle Türkiye’nin kendine özgü koşullarına ağırlık vermesi ve bunlara uygun bir siyasal çözüm sistemi
geliştirmesi Kemalizm’in esas çatısını oluşturur.    

Kemalizm, kapitalist ve sosyalist dünya arasındaki bir bölgede, kendi-ne özgü koşulları ile bağımsızlığı elde etmiş bir ülkenin siyasal sistemi olunca, her türlü taklit, aktarma ya da nakilci yaklaşımın dışında kal-maktadır. Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun adı ile anı-lan bu düşünce sistemi, O’nun eseri olan Cumhuriyet Rejimi ile devlet modelinin korunmasında da devreye girmekte ve bu doğrultunun savunulması gene Kemalizm adına yapılmaktadır.

Kemalizm, hem Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan hem de koruyan düşünce birikiminin adıdır. [41] Bu nedenle Kemalizm’i Türkiye’nin dışında ya da farklı bir yapıda düşünebilmek biraz zordur. Kemalizm, Atatürk’ün izinden gitmek, O’nun düşüncelerine ve eserine sahip çıkmaktır.

Mustafa Kemal ve Atatürk,  aynı insan olduğuna göre, bir laf cambaz-lığı yaparak, sağ çizgide bir Atatürkçülük ile sol doğrultuda bir Kemalizm yaratma çabası doğru değildir. Atatürk, yaptıkları ve söyle-dikleri ile çok geniş cephede bir ulusu kucaklayacak derecede çok boyutlu hareket ettiği için, sağ ve sol çizgileri beraberce içinde barın-dıran bir sentezci yaklaşımı gerçekleştirmiştir. Kendini sağda ya da solda açıklayan bazı çizgilerin ya da düşüncelerin, Türkiye gerçekliği içinde Kemalizm potası altında bir araya gelmeleri mümkündür. Türk toplumu böylesine bir yaklaşımla bütünleştirilmiştir. Atatürk’ün çok başarılı biçimde gerçekleştirdiği ulusal birlik ve bütünlüğümüze yöne-lik saldırıların, sağ Atatürkçülük ve sol Kemalizm ayrımı yarata-bilmek için yoğun çaba içine girdikleri görülmektedir. Modern çağla-rın çağdaş uygarlığını hedef alan Kemalizm, ilk kez Batı dünyasının dışında bir ülkeyi modernizmin kazanımlarına kavuşturuyor ve Batı uygarlığına paralel düzeyde bir Türk uygarlığını gündeme getiriyordu.

Küreselleşme süreci ile beraber bir dünya entegrasyonu ekonomik programlarla devreye sokulurken, Doğu ve Batı dünyaları arasındaki merkezi bölgede kendine özgü bir sistemi, çağdaş uygarlığa paralel düzeyde gündeme getirmiş olan Kemalizm ve onun birikimi hedef alı-nıyordu. Küreselleşmenin neoliberal yaklaşımı, Kemalizm’in ulusalcı ve devletçi yönlerini devre dışı bırakmak için dıştan zorlamalı prog-
ramları zorluyor ve böylece Doğu ve Batı arasında kendine özgü bir
sentez olarak ortaya çıkmış olan Kemalist devlet modeli dışlanıyordu. Atatürk donup kalmamak için kesin hatları ile belirlenmiş bir doktrin ortaya koymamış ama yaşamın gerçeklerinden çıkan durumu kendi ülkesi açısından değerlendirerek, bir kendine özgü sistemin temel ilke-lerini özgün bir sentez denemesi ile ortaya koymuştu. Küresel sermaye bütün dünyayı kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda düzlemek istediği için, Kemalizm gibi bir ülke ya da bölgeye özgü sistem ya da düşünceleri ortadan kaldırmak istiyordu.

Küreselleşme, postmodernizmi kendine uygun bir düşünce sistemi olarak bütün dünyaya zorla empoze etmeye başladığı yeni dönemde, modernizmi savunan ve gerçekleştirmek için uygun bir yapı kuruluşu-na yönelen Kemalizm hedef alınmakta, hem kapitalist çevrelerin neoliberal yaklaşımları ile hem de, yeni bir Orta Çağ yaratma doğrul-tusunda kullanılan dinci çevrelerin anti-Kemalist tutumları ile Kemalizm’e yönelen saldırılar son yıllarda en üst düzeye yükselmek-tedir. Küresel sermaye bir dünya imparatorluğu kurabilmek için, ulus devletleri tasfiye ederken, Kemalizm’in eseri olan Türkiye Cumhuriyeti de benzeri biçimde bir dağılma sürecine sürüklenmiştir. Bu nedenle, dinci ve sermayeci çevreler işbirliği yaparak, bir ulusal kurtuluş ideolojisi olan Kemalizm ile son bir hesaplaşmaya kalkışmışlardır. [42] Türkiye’nin Kemalist bir siyasal model olarak  ayakta kalması emperyalistlerin dünyanın merkezi alanını ele geçirmesine engel olduğundan ve bu nedenle kendi projelerini uygulayama-dıklarından, Kemalizm’e ve Kemalist Türkiye’ye savaş açmışlardır. Dıştan yönlendirilen bu savaşa, emperyalizmin yerli işbirlikçisi mandacı basın ve medya orduları da katılınca Kemalizm ile hesaplaşma Türk toplumunun gündemine zorla getirilmiştir. Gerçek-dışı yazı ve yorumlarla Türk insanının kafası karıştırılırken, emperyalizm işbirlikçiliği Türkiye’yi yeni bir mandacı düzene doğru sürükleyebilmenin çabasını göstermektedir. Son dönemde yoğun olarak basında yer alan anti-Kemalist yayınlar bu durumun açık göstergesidir.

Demokrasi kavramını küresel emperyalizmi perdelemek üzere bir yeni demokrasi yaklaşımı ile gündeme getiren küreselleşme akımı, demok- rasi kavramını kullanarak cumhuriyet rejimlerini ve ulus devlet yapı- larını ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girmiştir. İnsan hakları gibi bir kutsal kavram, gene küresel emperyalizmin ulusları ve ulus devletleri yok etme planları çerçevesinde, sadece kültürel haklar açısından ele alınarak ulusal yapıların parçalamasında emperyalist bir yaklaşım doğrultusunda kullanılmıştır. Benzeri biçimde özelleştirme politikaları da devletlerin elinden kendi ulusal ekonomilerini yönlen-dirme hakkının alınması için kullanılmıştır. Bütün bunlar Atatürk’ün devlet modelini ortadan kaldırırken, Kemalizm ile de hızlı bir son hesaplaşmaya kalkışılmıştır.

1938 Atatürk’ün sonsuzluğa geçtiği bir yıldır. Kemalizm’i 1938 yılı ile beraber ele almak, Atatürk sonrasında ortaya çıkan Atatürkçülük ve Kemalizm yorumlarına katılmamaktır. İnönü, Bayar, Demirel ve Özal gibi uzun süre cumhurbaşkanlığı yapmış önderler zamanında Atatürkçülük ve Kemalizm adına farklı girişimler gündeme gelmiş ama hiçbirisi Atatürk’ün özgün girişimleri derecesinde etkili olamamıştır. Bu nedenle, Kemalizm adına ancak O’nun yaptıkları ve gene O’nun döneminde gündeme gelen girişimler ele alınabilecektir. İnönü ya da Bayar Atatürkçülüğü ile Demirel ve Özal girişimcilikleri tamamen birbirinden farklıdır. Bütün bunlar genel ve geniş kapsamlı bir Atatürkçülük çerçevesinde ele alınabilir ama, özgün ve gerçek Kemalizm ancak Atatürk’ün yaşam boyunca yaptıkları ve söylediklerinde aranmalıdır.

Bu nedenle Kemalizm 1938, Kemalizm’in diğer yorumlardan uzak kalınarak gerçekçi bir biçimde değerlendirilebilmesi açısından sorumlu ve daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Şeriat düzeni kurmak isteyen dinciler ya da siyasal İslamcılar Kemalizm ile demokrasi görünümünde bir son hesaplaşmaya kalkışırken, çok uluslu tekelerin taşeronluğuna soyunmuş olan sermaye çevreleri de ulusal kimliklerini terk ederek Atatürk’e ve O’nun sistemi olan Kemalizm’e açıktan cephe almaktalar, çok kültürcülük ile kozmopolitizmi ve neoliberalizm ile kapitalist emper-yalizmi Türkiye’ye getirebilmenin yollarını aramaktadırlar. Bu doğrultuda yıllardır birçok adım atılmış ve Kemalist devlet modelinin önemli bir kısmı tasfiye edilmiştir. Şimdi geri kalan kısmını da ortadan kaldırma isteyen bu emperyalizm işbirlikçisi mandacı çevreler Kemalizm ile son bir hesaplaşmaya hiç çekinmeden girmektedirler. Ellerindeki para gücünü kendilerine bağımlı medya ve basın çevrele-rini satın almakta ve kullanmakta değerlendiren bu mandacılar, son hesaplaşmanın daha da sertleştirilmesi için ellerinden geleni yapmaktalar ve bu doğrultuda Atatürk’ün eseri olan tam bağımsız ulusal Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünüyle ortadan kaldırılmasını hedeflemektedirler.

Kemalizm’in yirminci yüzyılda kaldığı, yeni yüzyılda hiçbir geleceği  olamayacağını öne süren neoliberal-şeriatçı ittifak, Anadolu ve Trakya’yı Türk ulusunun elinden alabilmek ve dünyanın merkezinde bir Batı emperyalizmine bağımlı manda yönetimi oluşturabilmek için Atatürk’e ve Kemalizm’e her fırsatta saldırmaktadırlar. Kemalizm’in ne olduğunu tam olarak anlayamayan [43] ve Türkiye’nin kendine özgü  koşullarında bu konularda değerlendirme yapabilme yeteneğinden yoksun kalan bu çevreler, kendilerini satın alan kapitalist emperyaliz-min kuklası olarak Atatürk’e saldırmakta ve Kemalizm ile de son bir hesaplaşmaya girerek ellerindeki kozlarını Türkiye Cumhuriyeti’nin aleyhine olabilecek bir düzeyde kullanmaktadırlar. Bu sürecin gelmiş olduğu aşamada bağımsız Türk devleti  yarı yarıya ortadan kaldırıl-mıştır. Şimdi tam bir sömürge yaratma doğrultusunda geri kalan yarının da tasfiyesi gündeme getirilmektedir.

Kemalizm’e karşı olan çevreleri, bu düşünce sistemi ile kendi çıkarları  doğrultusunda tam anlamı ile bir son hesaplaşmaya girişiyorlarsa, o zaman Kemalistler de anti-Kemalist neoliberal-şeriatçı ittifakı ile kendi  açılarından bir hesaplaşmaya girişecekler ve bu doğrultuda bir var olma ya da yok olma mücadelesine kalkışacaklardır. Türkiye’deki bütün Atatürkçü ve Kemalist kesimler Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Atatürk’ün devrimlerinin ayakta kalabilmesi için yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermek zorundadırlar.       

Bu aşamada ikinci bir Kuvay-ı Milliye’nin zorunlu olduğu görülmektedir. Birinci Kuvay-ı Milliye topla ve silahla yapılmıştı. İkinci Kuvay-ı Milliye kalemle, bilgisayarla ve düşüncelerle yapılacaktır. Silahlı mücadelenin bugünkü uzantısı bir düşünce mücadelesi ve bir siyasal yarıştır. 21. Yüzyılın başlarında gene Türkler İkinci Kuvay-ı Milliye mücadelesini de kazanarak, Kemalizm üzerine hesaplaşmalara kesin olarak bir son vereceklerdir. Yeni dönemde Kemalist Türkiye, Batı emperyalizmine karşı dünya uluslarının ve mazlum devletlerin önce gelen temsilcisi olarak dünya barışına ve uygarlığına önemli katkılarda bulunacaktır.   






2. KEMALİZM’İN  SİSTEMDEKİ YERİ NORMALLEŞTİRİLMELİ

Prof. Dr. Atilla Yayla

Türkiye’nin en önemli problemlerinden biri, Kemalizm’in sistem içinde normal bir konuma yerleştirilmesidir. Problem öylesine mühimdir ki, medenî ilkeler çerçevesinde ve barışçıl yollarla çözülmemesi hâlinde, ülkenin o çok sözü edilen “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmasının önündeki büyük engellerin aşılması, eğer imkânsız değilse, çok zor olacaktır. Bu yüzden, her düşünen insanın, açık fikirlilikle, peşin hükümlerden uzak kalarak ve başkalarını dinlemeye açık olarak bu konuya eğilmesi lâzımdır.

Bu konuyu ele almadan önce kavramsal bir netleştirme yapmak istiyorum. Benim bakış açımla, Kemalizm ve Atatürkçülük arasında bir fark yoktur. Sağ çizgide yer alanların genellikle Atatürkçülük demesine ve sol fikirden etkilenmiş kişilerin Kemalizm kavramını tercih etmesine rağmen, ben her ikisini aynı anlamda ve birbirlerinin yerine ikame edilebilir tarzda kullanıyorum.

Kemalizm nedir?

Kemalizm’i iki biçimde tanımlayabiliriz. İlk olarak, M. Kemal’in,  Atatürk soyadını almadan önce ve bu soyadını aldıktan sonra ölene kadar yaptığı icraatlar ve ortaya koyduğu veya savunduğu fikirlere Kemalizm adını verebiliriz. [44] Her ne kadar bu durumda bir sistematik  ve tutarlılık  sorunuyla karşılaşsak da, doğru olan budur. İkinci tanım ise, ilkine, ölümünden sonra Atatürk adına yapılan şeyleri de eklemekle ortaya çıkar.  Burada da sorun, M. Kemal’in,  döneminde gündeme gelen bir mesele olmadığı için yapmadığı veya yapacak gücü var ise de yapmadığı şeyleri yapıp bunları O’nun söz ve davranışlarıyla meşrulaştırmanın ne kadar doğru olduğudur. İkinci bakış, “Atatürk yaşasaydı şöyle yapardı”, “Atatürk yaşasaydı böyle düşünürdü” türünden söylemlerle kendine bir alan açmaya ve süreklilik kazanmaya çalışmaktadır. Ancak,  benim burada yapmaya çalıştığım tahlil açısından birinci tanımın mı yoksa ikinci tanımın mı doğru olduğunun bir önemi yoktur.  Zaten, bana göre, Kemalizm diye bir ideoloji de yoktur, olsa olsa bir ideolojimsi vardır ve tartışmamız bu ideolojimsinin  hangi unsurlarının muhafaza edilmesi, hangilerinin yeniden yorumlanması ve hangilerinin terk edilmesi gerektiği üzerinedir.       

Kemalizm’i tartışma çerçevesi

Tanımlama sorunundan sonra, benim Kemalizm’in sistem içindeki yerine itirazımın ana sebebine gelmek istiyorum. Bu sebep,  M. Kemal’in yapıp ettiklerinden ve söylediklerinden bağımsızdır ve herkesi ve her dönemi bağlaması gereken genel bir ilkeye dayanmaktadır.  Ben, bir faninin, yani bir insanın, bir ülkede, kendinden sonra gelen bütün insanların neye inanıp, nasıl düşünüp, nasıl yaşayacaklarını belirleme gücüne sahip olmadığına inanıyorum. Böyle bir ilkenin varlığına yahut bunun olanaklılığına inanırsak, o zaman Atatürk’ten önce de bu özelliğe sahip insanların yaşadığını ve Atatürk’ün de onların sözleriyle ve davranışlarıyla belirlenmiş bir çizgiyi izlemeye mahkûm olduğunu kabul etmemiz gerekir. Aksi takdirde, tarihi ve beşerî hayatı Atatürk’le başlatmış oluruz. Bu imkânsızdır. Bunu kabul etmek, yani tarihi Mustafa Kemal ile başlatmak aynı zamanda tarihi onunla sınırlandırmak anlamına gelir. Bu da imkânsızdır. Ama,  farkında olarak ya da olmayarak,  bu  yapılmaktadır. Tarih, Atatürk’le başlatılmakta ve bitirilmektedir.

Kendinden sonra gelenlerin hayatlarını değiştirilmez - en azından ana çizgileri değiştirilmez -  biçimde belirleyen bir insana da, artık, insan veya normal bir insan deme imkânı kalmaz. Böyle bir varlık ya Tanrı’dan doğrudan doğruya emir ve ilham alan bir peygamber veya Tanrı’nın ta kendisi olabilir. Mustafa Kemal’le ilgili övgü söyleminde işi bu noktaya taşıyanların olduğunu biliyoruz. Bence, bu, uzak durulması gereken, zararlı bir aşırılıktır. Ama, ne yazık ki, aşırılık, olması gerektiği gibi, zaman içinde azalmamakta, artmaktadır. Bugün, Atatürk’e övgü furyası,  O’nu karikatürleştirecek ve hayat ve icraatlarından yararlı derslerin alınmasını imkânsızlaştıracak bir seviyeye taşınmıştır.

Kanaatim odur ki, tarihî figürleri maziye ait varlıklar olarak anmak yerine hâlen hayattaymış gibi muameleye tabi tutmak, hem düşünceyi sakatlamakta, hem birçok şeyi gülünçleştirmekte,  hem de ortamı sertleştirmektedir. Zaman, her şeyi ve her kişiyi, şu veya bu ölçüde yutan bir fenomendir. İnsanlar, normal şartlar altında, geçmişin kişilerini ve olaylarını zikre değer kişiler ve olaylar olarak hatırlar, onlara dengeli bir şekilde yaklaşır,   acı - tatlı hatıralar olarak görürler. Geçmişi ve geçmiştekileri yargılamaya ve sert hesaplaşmalar yapmaya yönelmezler. Ancak, Atatürk konusunda sürecin böyle işlemesine izin verilmemektedir. Her türlü medenî değere karşı tavır, tutum ve politika O’nun adına yapılmakta veya O’nun adına meşrulaştırıl-maktadır. Bu, insanları,  ister istemez, geçmişi ve Atatürk’ü tekrar tekrar yeni bilgi ve belgelerle ve evrensel değerler ışığında değer-lendirmeye itmektedir. Bu değerlendirmenin  “Atatürk Efsanesi”ne hizmet etmekten ziyade zarar vermesi kuvvetle muhtemeldir. Bunun olmamasını sağlamanın ilk şartı, Atatürk’ü, icraatlarını ve fikirlerini kutsallaştırmaktan ve bugünün icraatlarını ille de O’nda  temellen-dirme veya O’nunla meşrulaştırma arzu ve gayretinden vazgeçmektir.

Bu yanlış çizgide ilerleyiş, ne yazık ki, bugün, Türkiye’yi, on yıllarca önce vefat etmiş bir devlet ve siyaset adamının ismiyle özdeşleştirilen bir   “Tek Adam Cumhuriyeti”ne çevirmiştir. Tek adam cumhuriyeti fikrinde o kadar ileri gidilmiştir ki, günümüz Türkiye’sindeki fikir ve politika tartışmalarında insanlığın zengin ahlâkî, felsefî, hukukî, tecrübî, ilmî birikimine başvurmaya hiç gerek yoktur. Atatürk’e bir referans her türlü tartışmayı bağlamaya, daha doğrusu bitirmeye, başka bir deyişle imkânsızlaştırmaya yetmektedir. Öyle ya,  O’nun gibi düşünmeyenlerin veya O’nun istediği iddia edilen şeylere değer vermeyenlerin  “gerici”, “satılmış”, “ajan”, “hain” yaftası yapıştırı-larak  terörize  edildiği bir yerde kim Atatürk’ün  söylediğine-düşün-düğüne  aykırı bir şey  söylemeye - düşünmeye  cesaret edebilir ki!

Atatürk’ü bizim adımıza her şeyi düşünmüş ve karara bağlamış bir figür olarak takdim etmek, yanlış olmasına ilâveten,  bu ülkenin insanlarını aşağılayıcı bir tavırdır. Tanrı bütün insanları akıl sahibi varlıklar olarak yaratmaktadır. Her insan başta kendi kişiliği ve hayatıyla ilgili ve sonra başka konularda olmak üzere aklını kullanma, düşünme, muhakeme etme, iyiyi kötüden ayırma, karar verme ve uygulama gücüne sahiptir. Bir başka insanın bizim adımıza düşündüğünü ve her şeyi yanılmaz şekilde bildiğini ve belirlediğini ve dolayısıyla bizim bize ihtiyacımızın kalmadığını kabul etmek,  Kant’ın deyişiyle,  o kişi dışındaki herkesi “aydınlanmamış, vesayet altında kişiler” olarak kabul etmektir.

Şimdiye kadar yapmaya çalıştığım şey,  dikkat edilirse, bu konunun nasıl tartışılacağıyla ilgili genel ilkeleri belirlemektir. Sağduyulu  insanların burada çizilen çerçeveyi kabulde zorluk çekmeyeceğine ve bu çerçevenin muhtevayla ilgili tartışmaları daha anlamlı kılacağına ve anlaşmazlıkları çözmeyi  kolaylaştıracağına inanıyorum. Gerçekten, “Atatürk şunu yaptı, bunu söyledi, şöyle olmasını istedi” gibi muhteva tartışmalarına girmeden önce tartışmayı hangi kurallar çerçevesinde yürüteceğimizi belirlememiz gerekmektedir.
                                                
Liberal Açıdan Bakınca

Bunları söyledikten sonra,  Atatürkçülük’ün / Kemalizm’in muhteva-sıyla  ilgili görüşlerime geçebilirim Burada da, açık ve  dürüst olmak ve bir imprimatur (eleştirme ruhsatı için önce övgü düzme)  retoriğine başvurmamak istiyorum. Zaten, buraya kadar yazdıklarımdan sonra bir imprimatur denemesine girişmek, benim için, hem alçaltıcı hem riyakâr bir davranış olacaktır.

Ben bir Atatürkçü / Kemalist değilim. Atatürk’ün söz ve icatlarında onayladığım şeyler de var onaylamadığım şeyler de.  Ben bir klasik liberalim ve düşünce formasyonumu Atatürk’e değil Locke, Hume, Smith, Hayek gibi filozoflara ve insanlığın ortak tecrübesine  dayandırıyorum. Atatürk’le laikliğin, cumhuriyetçiliğin, bağımsızlığın önemi gibi konularda hemfikirliğim ve hassasiyet ortaklığım var, ama, bu, kesinlikle,  bugünkü cumhuriyet, bağımsızlık  ve laiklik anlayış ve tatbikatını onayladığım anlamına gelmiyor. Ben ülkemin bağımsızlığını savunuyorum ama bağımsızlığı insan haklarını bile bastırmayı meşrulaştıracak bir değer olarak görmüyorum. Ben, efendisizliği arıyorum,  yabancı efendiler gibi yerli efendilere de boyun eğmek istemiyorum. Cumhuriyetçiliği siyasî katılım ve eşitliğin, laikliği ise özgürlüğün teminatlarından biri olarak alıyorum. Ayrıca, abartılmış ve komediye dönüştürülmüş bir ‘tek adam’ söylemini  sadece yaşayan insanlar açısından değil, Atatürk’ün kendisi  açısından da yanlış ve zararlı buluyorum. Atatürk’ün önemli bir tarihî figür olduğunu elbette kabul ediyorum, ama kendimin de akıl fikir sahibi olduğuma ve hayatım, tercihlerim ve değerlerimle ilgili temel kararları alabileceğime ve bütün insanların aynı durumda olduğuna inanıyorum.

Kemalizm’e eleştirel bakışım, Mustafa Kemal’in tarihten fikir ve

icraatlarıyla tamamen silinmesini istediğim anlamına gelmiyor. Böyle
bir şey zaten hem ahlâk dışıdır hem de imkânsız ve gereksizdir. Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi tarihin ikide bir konjonktür  açısından yeniden yazılması ve kahramanların  yenilenmesi gibi bir teklifim yok.  Hayatta her şeyin değişmez doğrusunu M. Kemal’de bulma anlamında Kemalist olanların beşerî varlık ve sivil toplum  faaliyetleriyle de bir problemim yok. Tam da tersine, Kemalizm’in bu ülkenin millî tarihinin ve kültürünün bir parçası olduğuna ve bazı kimselerin her şeyi Mustafa Kemal’de temellendirmek istemesinin,  demokraside normal bir durum olduğuna inanıyorum. Kemalistlerin varlığını ve fikirlerini, kültürel ve fikrî zenginliğimizin bir parçası olarak da görüyorum. Benim itirazım, Kemalizm’in kamu zoruyla herkese dayatılan bir ideolojimsi olarak konumlandırılmasına ve  ona itiraz edenlerin terörize edilmesinedir. Kemalizm,  bir demokratik ülkede benzer bir ideoloji ne kadar ve nasıl bir yer işgal edebilirse o kadarını işgal etmelidir;  yani,  Kemalizm’in demokratik sistemimiz içindeki yeri normalleştirilmelidir. Başka bir şekilde söylersem, Kemalizm, Türkiyenin resmî ideolojisi olmaktan çıkmalı ve sadece yarışan ideolojilerden biri olmalıdır. Ve bu yarışta, artık bir meta-sistem olma durumuna gelen liberal demokrasinin çizdiği genel sınırlar içinde kalmaya razı olmalıdır. Yani, liberal demokrasi Kemalizm’e uydurulmaya çalışılmamalı, Kemalizm liberal demok-rasiye uyum sağlamaya çalışmalıdır.

M. A. Demirer’i Tebrik Ediyorum

Kemalizm’in hem kendisinin hem sistem içindeki yerinin normal-leştirilmesi Türkiye’nin çok acil ve çok hayatî bir problemidir. Mehmet Arif  Demirer’in faaliyetleri bu açıdan büyük önem taşımak-tadır.   M. A. Demirer,  gayretlilik, çalışkanlık ve azimliliğine ilaveten, konuya,  bana nazaran, daha içten, yani kendini Kemalist addeden biri olarak bakmaktadır. Bu konumunda olanlar, Kemalizm’in normalleştirilmesine, Kemalizm’le bir bağı olmayan-lardan daha fazla katkıda bulunabilirler.

Umarım,  M. A. Demirer’in ve O’nun gibi düşünenlerin çabaları ülkeyi kilitleyen bu sorunun çözülmesine katkı sağlar. 

6.2.                  “KEMALİZM 1938” BELGELERİ

NO – 1         The Spectator  - 25 Haziran 1937Rom Landau   

“KEMALİZM RUHU”

“Kemal Atatürk’ün memleketi için neler yapmış olduğunu tam manasile görebilmek ve anlıyabilmek için Türkiye’yi zayeret etmek şarttır. Kemalizmin yaşayan nümuneleri ile karşılaşınca insan düşünüyor: Acaba istikbalin tarihi Atatürk’ün başarılarını faşizmin veya bolşevizmin muhitlerinde yarattıkları muvaffakiyetlerden üstün tutmayacak mı? Sovyet Rusya; ihtilaldenberi yirmi sene geçtiği halde, bugün bile bir muammadır ve yapılan tenkitler, “Bir milletin tarihinde yirmi senenin hiç birşey ifade etmeyeceği” cevabı ile karşılıyor.

Türkiye inkılabı çok daha yenidir. Bu inkılabı geçiren memleket çok daha geri, çok daha karışık ve disiplinsizdi. Buna rağmen Kemal’in kurduğu inkılabın semereleri, bu kadar kısa bir zaman içinde olsa dahi, mazeret göstermek lüzumunu hissetmiyecek kadar bariz ve katidir.

Atatürk’ün başarıları İtalyan ve Alman liderlerininkinden çok daha yüksektir. Bilhassa şurası unutulmamalıdır ki, Atatürk istiklal savaşına giriştiği vakit memleket harap olmuş, milli vahdet namına birşey kalmamış, iktisadi hayat tamamile ecnebilerin eline geçmiş ve hükümet idaresi hem bozulmuş ve hem de zamanın icabatında en aşağı yüz sene geri kalmış bulunuyordu.

Atatürk’ün müstakil ve mütecanis bir Türkiye yaratması hiç şüphesiz tarihi bir başarıdır. Fakat bundan daha mühim olan bir hakikat vardır ki, o da Atatürk’ün Türk milletine yeni bir ruh aşılamış olmasıdır.

Bu husus bilhassa bir zamanlar dinin işgal etmiş olduğu sahada tecelli ediyor. Çünkü Kemal, dejenere olarak birtakım batıl itikatlar sistemi haline gelen dinin yerine tamamile yeni bir mefhum koymuş ve bunu yaparken ferdin o dine karşı bağlılığına zerre kadar tecavüz etmemiştir. Ve yine bunu yaparken bilfiil yeni bir din yarattığı zehabına kapılmak gibi bir megalomani göstermemiştir.

İşte onun bu tevazuu kendisinin Bolşevik ve Nazi ihtilal reislerinden yüksek olduğunu ispat etmiştir.

Modern Türkiye’nin temeli olan Kemalizm ne yalnız politik ve sosyal bir sistem, ve ne de sadece bir hayat felsefesidir. O, bunlardan daha fazla birşeydir. Kemalizm Türkiye’nin modern ilim ve terakkiye açılması, yeni sanayi, yeni tahsil ve terbiye demektir. Kemalizm ayni zamanda iş hayatına, kadere (ki, bu müslüman hayatında çok mühim bir faktördür) ve kainat içinde insanın mevkiine yeni bir mana vermiştir. 

Kemalizm’in ifade ve temsil etmediği birşey varsa o da diktatörlüktür.

Elbette ki, modern Türkiye coğrafi vahdetini, içtimai mevcudiyetini ve bir millet olmasını Kemal Atatürk’e borçludur. Elbette ki, Türkiye’de onun yüksek tasvibinden geçmeden mühim bir karar alınamaz. Fakat cahil ecnebiler kendisinden diktatör diye bahsettikleri zaman Atatürk haklı bir hiddet ve infial gösterir. Ankara’daki parlamentonun mesaisi,  Reichstag ve Yüksek Faşist Konseyi gibi senede bir iki defa toplanarak diktatörün politikasını müzakeresiz ve münakaşasız tasvip etmekten ibaret değildir. Büyük Millet Meclisi hergün toplanır, münakaşa eder ve kanun çıkarır.

Fakat Kemalizm’in en büyük demokratik hususiyeti parlamentodan ziyade idare amirliği telakkisinde görülür. Atatürk takip edeceği siyasetleri kendi kendine kapanıp kararlaştırmaz. Bilakis, dostlarını ve vekillerini davet ederek, kendilerile birçok gece sabahlara kadar projelerini müzakere ve münakaşa eder. Yine bu kabilden olarak ara sıra küçük kasabalara ve köylere kadar uzanır ve oralarda yerli köylülerin, mektep muallimlerinin ve işadamlarının hiçbir tesir altında kalmayan samimi mütalealarını dinler. İşte bunun içindir ki, Atatürk’ün düşünceleri evvela hususi bir mecliste ve daha sonra da parlamentoda münakaşa edilmeden kanun şekline giremez.

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya bir görüşmemiz esnasında bana şöyle demişti:

“Son ondört sene içinde sırasile Hariciye, Adliye ve Dahiliye Vekilliği vazifelerini ifa ettim. Bütün bu müddet zarfında Atatürk bana bir defa bile kati bir emir vermemiştir. O, bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Bu tavsiyeleri oturup müzakere ve münakaşa etmişizdir. Fakat hiçbir zaman bana şunu ve bunu yapmak emrini vermemiş ve vekillik işime asla karışmamıştır. Vekiller heyetinin bütün diğer azaları da kendi sahalarında ayni şeyin vaki olduğunu size temin edebilirler.”

Benim kanaatimce, Kemalizm’in en mühim başarısı, batıl itikatların ve cehaletin melcei (sığınağı) olan köhne ve yıpranmış imanın yerine Atatürk’ün vazetmiş olduğu pratik dindir: İçtimai hizmet, ammenin saadet ve refahı, gayrişahsi işbirliği mefhumu. Bütün bunlar Kemal’den evvelki Türkiye’de bilinmezdi. Çünkü memleket soyguncu ve mürtekip bir memur sınıfı ile birtakım şeyhlerin elinde kalmıştı.

Atatürk’ün memlekete soktuğu yeni rasyonalizm, Türk vatandaşına ve bilhassa nüfusun büyük ve ekseriyetini teşkil eden Türk köylüsüne, bugüne kadar yabancı kaldığı kainat içindeki mevkiini ve kudretini öğretmiştir. Evvelce her muvaffakiyetsizlik, bir tarlanın mahsul vermemesi, bir ağacın yemiş vermemesi, bir hastalık hiç mukavemet gösterilmeksizin, Türkiye’deki İslamiyet prensipleri dahilinde tevekkül ve fatalizm ruhu ile karşılanırdı. Her muvaffakiyetsizliği mazur ve haklı gösteren ‘inşallah’ kelimesi terakkinin en büyük manii ve tembeller ile emelsizlerin nakaratı idi.

Atatürk Anadolu’nun çorak topraklarının ortasında yeni bir hükümet merkezi kurdu ve onun yanıbaşında hergün binlerce vatandaşın ziyaret ettiği bir nümune çiftlik tesis etti. Burada hayretler içinde kalan köylü azim ve sebatın, bilgi ve çalışmanın çorak çölü nasıl münbit toprak haline getirdiğini ve insanın esir olduğu tabiata nasıl hakim vaziyetine geçtiğini görüyor. Bu parlak buluş fatalist zihniyetler üzerinde pek mühim bir inkılap tesiri yapıyor. Bu suretle yeni bir insan, hayat ve iş mefhumu yaratılmış oluyor.

Türkiye’de bulunduğum müddet zarfında benim üzerimde hiçbirşey, ne Alman üslubundaki modern hastaneler, mektep ve hükümet binaları, ne de mükemmel planlı Ankara caddeleri hayati şartlarına bu derece uygun olarak gösterdiği tahavvül kadar icrayı tesir edememiştir. (?)   

Mamafih Atatürk şeyhlerle imamların nüfuzlarını kullanmalarına müsaade etmiş olsaydı bu eser meydana çıkamazdı. Türkiye’de din Rusya’da olduğu gibi yasak edilmiyor. Almanya’daki gibi düşmanlıkla karşılanmıyor. Türk devleti vatandaşın dini hayat faaliyetine hiçbir müdahalede bulunmuyor. Fakat Atatürk din nüfuzunu, hayata yeri olmayan sahalardan ve kötü ruhlu şeyhlerin terakkiye mani kıldıkları faaliyetlerden kaldırmıştır. Bugün imamların faaliyeti cami duvarları içine inhisar ettirilmiş ve vatandaşın terbiyevi, mesleki ve kanuni hayatına müdahale etmesine imkan bırakılmamıştır.

Atatürk’ün şahsen din meselesini münakaşa etmek istediği görülüyor. Bu mevzu hakkında kendisine gönderdiğim suallere cevap alamadım. Kendisi bir materyalist olmakla beraber halkın ruhi ihtiyacını takdir eden ve anlayan bir adamdır. Türk lisanını tasfiye etmek ve Türk tarihinin köklerini bulmak hususundaki gayretleri de gösteriyor ki, o Türkün hayatını sadece rasyonalize etmek ve garplılaştırmakla iktifa etmek niyetinde değildir.

Kemalizm felsefesinde nasyonalizm mühim bir rol oynamaktadır. Bugüne kadar bu nasyonalizm başka elemanların gölgesi altında kalmış ve tehlikeli bir hal almak için vakit bulamamıştır. Türkiye’de karşılaştığım herkes Türk nasyonalizminin sulhperver mahiyeti hakkında beni temine çalıştı. Buna rağmen bana öyle geliyor ki, Türk nasyonalizminin bu mahiyeti, Türk silahlarının, Türk maliyesinin ve Türk sanayiinin ona başka bir mahiyet veremeyecek müddetçe devam edecektir.

Atatürk’ün icraatı da gösteriyor ki, kendisine kalırsa Kemalizm idealini, nasyonalizm hudutlarının ötelerine kadar tevsi edecektir. Türkiye’nin meşhur Hariciye Vekili bana şöyle demişti:

“Gerek Atatürk, gerekse ben, öğrendik ki, hodbinlik bir milleti pek ileriye götüremez. Her milletin saadeti için bütün milletler camiasına karşı iyi hisler beslemek şarttır.  Ve, bizim en büyük siyasetimiz milletlerin kati refahına ve anlaşmasına çalışmak ve buna inanmaktır.”

Rüştü Aras’ın sözlerinde samimi olmasını ve Türk milletinin Atatürk rehberliği altında hala geçirmekte olduğu manevi ihtilal ve inkılabın, Türkün ruhunda her türlü tecavüz hissinin kökleşmesine mani olacak kadar kuvvetli bir ahlak esası yaratmasını candan temenni ederim.

NOT: Ayın Tarihi dergisinin 1938 imla özellikleri korunmuştur.
No – 2               THE TIMES -  9 AĞUSTOS 1938

Özel İlave’nin başyazısı:
“YENİDEN DOĞMUŞ BİR MİLLET”
Büyük muharebeyi takibeden bir çok inkılaplar arasında hiç birisi, Taymisin bu fevkalade nüshasının sayfalarını tarif ve tasvirine tahsis ettiği hareketlerden daha az beklenmiş ve daha çok göze çarpmış değildir. Türk nasyonalist ihtilali, yeni adamları iktidar mevkiine getirmekten çok daha ileri işler görmüş, Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve politik çehresini ve Türk milletinin arzettiği manzarayı tamamiyle değiştirmiştir. Türkler, asırlarca Avrupa’da bulunmuşlar, fakat bir Avrupalı olamamışlardı. Onlar, geniş fetihlerine, geniş ölçüde birçok milletlerle temaslarına rağmen, fikirlerini, camit bir hale getirmiş dememek için bu tabiri kullanıyoruz, Şark kalıbına sımsıkı bağlanmış bulunuyorlardı. Türkler, Avrupa milletlerinin nazarında müstevli, yabancı bir ırkı, meraksız, Avrupa fikirlerine karşı filen düşmanlık etmemekle beraber, orta çağ teokrasisine bağlı, ondan kudret alan bir milleti temsil etmekteydiler.
Avrupa hükümetlerine göre kendi zaafını bilen, bununla beraber, bütün reformlardan geri duran Türkiye, ancak Avrupalıların rekabeti sayesinde ve onların vikayesi altında mevcudiyetini temin ve idame edebilirdi. Bu sebepledir ki büyük harpte Türk İmparatorluğunun izmihlalinden sonra artık Türk milletinin de hayatını idame edemeyeceğine inanan Avrupalıların Türkiye’de milli bir hareket baş gösterdiğini gördükleri zaman bunu itimatsızlık ve hatta istihfaf ile karşılamaları, bu hareketin zafer kazanması üzerine telaş ve hayret göstermeleri taaccüp edilecek bir şey değildi. Bununla beraber hadiseler, onların telaş ve korkularını bertaraf etmiştir. Türk inkılabı, Avrupalı ile Türk arasındaki açıklığı genişletmek şöyle dursun, bilakis, bu ikisini birbirine yaklaştırmıştır. Bu kısaca, herkesi hayrete düşüren sehhar, bir asker olarak büyük, bir devlet adamı olarak daha büyük olan ve bugün Türkiye Cumhuriyetinin başında bulunan şahsiyetin bir başarısıdır.
Reisicumhur Atatürk’ün muktedir yardımcıları ve gönülden bağlı taraftarları bulundu; fakat cumhuriyetin kuruluşundanberi Türkiye’nin iç ve dış politikasında göze çarpan realizm onun orjinal dehasının semereleri olmuştur.
Türk diplomasisinin yeni rejim altında elde ettiği başarılar, bu fevkalade nüshanın öteki sayfalarında izah olunmuştur. Bunların arasında Yunanistan’la yapılan yakın anlaşma, Irak’la yapılan itilaf, Balkan Antantı, Asya parkı, Türkiye’nin harpte Boğazlarda kaybettiği hakimiyeti müzakere yolu ile tekrar elde etmesine imkan veren Montrö Konferansı, on iki yıllık bir müddet içinde göze çarpacak bir rekor teşkil etmiştir. Bugün Türk dış siyasetinin başlıca hedefi Şarkta, Balkan yarım adasında ve garbi Asya’da sulh ve istikrarın idamesi, bu bölgede bulunan milletlerle hepsini Avrupa’yı ikiye bölmek tehdidini gösteren ideoloji cephelerine ayrılmaları hususunda anlaşmanın tevsiidir. Bu siyasette, İngilizlerin sempatisi temin olunmuştur ve Türkiye ile son zamanlarda yapılan İngiliz mali anlaşması, Türk devlet adamlarına siyasi istikbalin şartlarından birisi olan ekonomik hürriyeti sağlamak hususunda yardım edecektir.
Bununla beraber, tam ve yerinde bir tabir ile “Yeni Türkler” diyebileceğimiz bu milletin faaliyetleri, dış münasebetleri ve finans meselelerinden çok daha geniş bir sahayı kaplamaktadır. Hususi sermayenin mefkudiyeti ve ??? 1914’den önce Türkiye’yi bir müşteri devlet münzelesine ??? düşüren ecnebi parasına karşı duyulan tabi korku, Cumhuriyet Hükümetini planlı bir ekonomi ve etatizm denilen usulü takip ve tatbik etmeye sevketmiştir. Bu siyasetin teşkilat ve tatbikatı, mütehassıslar tarafından bu nüshanın diğer sayfalarında bankacılık, endüstrileşmek, madencilik ve ziraat sahasındaki inkişaflar hakkında yazılmış olan müzakerelerde izah olunmuştur.
Türk devleti ekonomik hürriyetini elde edebilmek için büyük fedakarlıklar yapmıştır; fakat devletin kendi varidatı ile demiryolları yapmak siyasetinin – bir misal olarak alalım – bu siyaseti takiben tezahür eden askeri ve ekonomik menfaatlerle gayet yerinde ve doğru olduğu görülmüştür.
Türkiye’de bir tek siyasi fırkayı temsil eden bir hükümet bulunduğunu, ekonomi sahasında geniş bir devlet kontrolü mevcut olduğunu, gören okuyucularımız, Türkiye Cumhuriyetinin İtalya, Almanya ve Sovyet Rusya gibi totaliter bir devlet olduğu zehabına düşmesinler. Kültür, maarif ve sosyal çalışmalarda geniş ölçüde inisiyativlere meydan veren bu sisteme otoriter bir rejim tabirini kullanmak daha muvafık düşer.
Bu yolda, Halk Partisi’nin ileri gelen azalarından birisi tarafından tasvir edilen halkevleri devlet maarifçiliğini tamamlamak, halk arasında sanat zevkini teşçi etmek, köylüler arasında pek az bilinen eski masalları, türküleri ve folkoru toplamak hususunda hayrete şayan faaliyetler göstermiş ve göstermekte bulunmuştur:
Reis tarafından tatbik edilen reformlardan hiç birisi, Latin harflerinin kabulu kadar fazla semere vermemeiştir. Türk dilinin bünyesine eski Arap harflerinden çok daha fazla uygun bu alfabe, Türk ilk mekteplerinde normal bir çocuğun harfleri okuyup yazmasını öğrenme müddetini on sekiz aydan, altı aya indirmiş, gerek talebeye, gerekse öğretmene büyük faydalar sağlamıştır. Bir yabancı dil öğrenmek isteyen Türk çocukları, yeniden değişik bir harf bellemek zorunda kalmayacakları için bu yeni alfabeden faydalandıkları gibi, ahenkli Türk dilini ve entresan Türk edebiyatını öğrenmek isteyen Avrupalılara da bir kolaylık çıkmıştır…
Yeni Türkler, diğer sahalarda da büyük adımlar atmışlardır. İsviçre kanunlarının esasları dahilinde vücude getirilen yeni Türk kanunları çok mantıki ve insani esaslar ihtiva ettiği gibi, hastalık ve ihmal ile dolu eski zindanları hatırlayanların Cumhuriyet idaresinin mahpusları yetiştirmek ve islah etmek yolunda gösterdiği inkişafları öğrenince hayretten kendilerini alamazlar.
Bu sayfalarda bahse mevzuu olan son inkılap da erkek vatandaşlarıyla her sahada politik ve sosyal müsavet elde etmiş Türk kadınlarının hürriyete kavuşmalarıdır. Bayan Ferit Tek’in [45]Türk kadını tarafından milli ihtilal günlerinde yapılan işlerle harp öncesi Türk kadını ile bugün onun nail olduğu serbesti hakkında yazmış olduğu bir makale bu durumu izah etmektedir.
Bunda da Türk mukadderatını elinde tutan asker – devlet adamı,
terakki uğrunda kendi şahsi prestijini ortaya atmıştır.
Zamanımızda hiç bir lider, bundan daha büyük müşkilat karşısında bu adam kadar başarılar yaratmış değildir.



No. 3   9 Ağustos 1938 tarihli The Times gazetesinin Başyazısı

“YENİ  TÜRKİYE”

Avrupa’nın Hasta Adamı’nı birkaç yılda ilerici modern bir ülkeye ve Balkan Yarımadası’nda, Doğu Akdeniz’de ve Batı Asya’da bir barış ve istikrar abidesine dönüştüren ihtilal (Anadolu İhtilali)  gibi  sürpriz  değişimlere  tarihte  çok  az  rastlanmıştır. Savaş (1. Dünya Savaşı) öncesi Türkiye’nin zayıflığı, uluslararası politikada duyulan rahatsızlıkların verimli bir kaynağını teşkil ediyordu. Ülkenin içindeki ayaklanmalar ve baskı olayları, her zaman iştihahı kabarık olan dış güçlere müdahale fırsatı vermiş oluyordu. Komşuları, Türkiye’nin  sonunu beklerken, çöküntüden pay kapmayı ve zengin mirasını paylaşmayı umuyorlardı.

Finansal rakipler arasında şiddetli siyasi kıskançlıklar vardı. Constantinople, ülkenin doğal kaynaklarını istismar etmek için rüşvet ve siyasi baskılar kullanan ve Türkiye’nin çıkarlarını hiçe sayan yabancı imtiyaz arayıcıları arasında adeta bir savaş arenasına dönüşmüştü.

Bugün Türkiye herkesin saygısını kazanmıştır. Artık hiç bir yabancı Türkiye’nin içişlerine karışmayı aklının ucuna bile getirmiyor. Komşular, bırakın Türkiye’ye kötülük yapmayı, onunla iyi geçinmek ve ortak çıkarlar doğrultusunda Türkiye ile işbirliği yapabilmek istiyorlar.

Yabancı finans çevreleri; yeni Türkiye’nin, herhangi bir projeyi, ancak ülkenin çıkarları ve iktisadi bağımsızlığı doğrultusunda olduğu takdirde, görüşebileceğini artık öğrenmiş bulunuyorlar.

Kemal Atatürk’ün zaferleri, Lozan Anlaşması ile 1923’de tescil edilmiş ve tanınmış oldu. O tarihten beri onun kurduğu Cumhuriyet, bir diplomatik başarıdan bir yenisine uzandı: Balkan Paktı’nın oluşumu, Asya Paktı (Sadabad Paktı), Montreux Konferansı, İngiltere ile finansal anlaşma ve Fransa ile İskenderun Sancağı ile ilgili barışçı anlaşma. Asya Paktı, Türkiye’yi  Irak, İran  ve Afganistan ile ortak çıkarlarının savunması konusunda birleştirmiştir.

Bu değişimi herkes bilmektedir. Ancak dünya kamuoyu, Kemal Atatürk ve arkadaşlarının ihtilalci reformları nasıl gerçekleştirdikleri ve bu reformların ülkenin ulusal yaşam tarzını her alanda nasıl etkilediği konusunda çok eksik bilgi sahibidir.

Türkiye’nin sadece uluslararası konumu değişmemiştir. Ülke içinde de aynı ölçüde radikal değişiklikler olmuştur.

Akılcı, muhafazakar görünümlü olmakla birlikte ileri görüşlü ve enerjik Türk diplomasisi, son on beş yılda gerçekleştirdiği başarıları eski ayakbağlarını ortadan kaldıran dramatik reformlara borçludur. Bu sayede ulusal enerji muazzam ölçüde yenilenmiş ve ulusal kaynakların (ekonomik ve kültürel) muazzam ölçüde geliştirilebilmesi mümkün olmuştur.

Gazetenin bu Türkiye Özel ekinde bu değişimin tüm unsurları en yetkililer tarafından anlatılmaktadır…

Kemal Atatürk’ün ülkenin başkentini Constantinople’dan Angora’ya taşıması dahiyane bir fikir idi. Yabancı saldırılarına açık eski başkent yerine Anadolu’nun yüksek yaylasındaki Angora’ya. Yüksek yaylanın, insanı canlandıran atmosferinde feasible (yapılabilir) olan devrimci gelişmelere, eski başkentin çağdaşı gelenek ve yolsuzluklar ile yüklü cesaret kırıcı atmosferinde başlanamazdı bile. Mr. Howard Robertson modern Angora’nın planlanması ve ortaya çıkarılması konusunu işlemektedir…

Tüm makaleler ortaya koymaktadır ki, Türkiye gerek kendisi gerekse komşuları için tamamen yenilenmiştir. Bunu Cumhurbaşkanı ve ona sadık yardımcılarının berrak vizyonu ve yorulmak bilmeyen enerjileri sayesinde başarmıştır.

Not: Bu yazı kısaltılmıştır





No - 4
8 KASIM 1937 BAŞBAKAN BAYAR’IN TBMM’DE OKUDUĞU
HÜKÜMET PROGRAMI’NDA KEMALİST REJİM
Şef, [46]
“Tüccar milletin emeği ve üretimi kıymetlendirilmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu emniyete likayat göstermesi gereken adamdır.”
demişlerdir.
Bu yalnız Kemalist rejimiin fikirlerde ve düşünce tarzında başardığı muazzam inkilabın değil Türk tüccara, adı bu memleketin en yüksek idealinin sinonimi olan Şef tarafından verilmiş en şerefli en büyük ve o nisbetlerde mesuliyetli milli vazifenin ifadesidir.
Bunu, bütün ticaret alemimiz, şükranlarla ve çok derin bir huzur içinde karşılamıştır.
Kemalist rejim, mülkiyet, ferdi mesai ve çalışma kıymetini, ekonomik politikasının esası olarak almaktadır. 
Kemalist rejim, ekonomiyi bir teknik diye kabul etmektedir.
Fakat Kemalist rejim,  milli menfaata uymayan, devamlı şahsi bir menfaat kabul etmemektedir ve etmeyecektir.
Bu, içtimai ve milli benlik duygusu, daima şahsi varlık duygusunu yenmiş olan büyük Türk milletinin ruhundan ve engin tarihinden fışkıran milli karakteridir.
Bu ruhun ve bu tarihin sembolü olan Şef,  bize bunu kelime ve cümle halinde veriyor. Bu memlekette herkes, çalışmalarının her şeyden önce, “daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye” idealine ne derecelerde hizmet etmekte olduğunu düşünmeğe ve hamlelerini ona göre ayar etmeğe mecburdur.
Bir tüccarın yalnız şahsi menfaatlarını düşünmesi demek, istifade ettiği menbaı kurtarması demektir. Bu ancak kendisini bir kolonide farzeden adam tarafından düşünülebilir. Türkiye böyle olmadığı için bu tarzda çalışmak isteyenlerin hareketlerine mani olacak tedbirleri
almakta gecikmeyeceğiz.
Milli tüccar demek, menbaı olan milli istihsali daima feyizli tutmağı ve aynı zamanda onun, piyasa kalite ve miktar bakımlarından inkişafını her şeyden önce düşünmeği vazife edinmiş adam demektir.
Milli tüccar demek, büyük kalkınma savaşında, rol almış adam demektir.
Milli tüccar demek, bu milletin temiz, dürüst ahlakının, sözlerine ve imzalarına sadakatının temiz çalışmasının modeli ve mümessilli demektir.
Hiç bir kimse, bir tüccar kadar memleketi için iyi veya fena propaganda, iyi veya fena bir fikir vasıtası olmak imkan ve mevkiine değildir.
Şefin Türk tüccara hitabının ihtiva ettiği bu yüksek ideolojinin muhafaza ve inkişafına bilhassa ehemmiyet verilecektir.
“Piyasalara kesin ihtiyaç olmadıkça müdahale etmemek ve başı boş da bırakmamak.”
Bu direktifin, istihsale kadar uzanan cephe üzerine ehemmiyetle tatbik ve takibi lazım vazifeler de, vermekte olduğu meydandadır.
Müstahsilin rasyonel çalışması lazımdır. Bildiğimiz gibi, müstahsilin rasyonel çalışması demek, istihsal edilebilen şeyi istihsal etmesi demek değildir.
Piyasanın istediği şeyi istediği miktar ve şekillerde vücuda getirmek ve değişmeyen vasıflar ile vaktinde piyasada hazır bulundurmaktır.
Herhangi malı dünyada rakipsiz sanmak hatadır. Sureti umumiyede toprak mahsullerimizin ve sanayii iptidai maddelerimizin maliyetlerini rakib memleketler fiatile behemehal serbestçe rekabete imkan verecek seviyede tutmak bu direktiften aynı zamanda çıkan manadır…
Şimdi endüstrileşme kısmına geliyorum.  Şef  diyor ki:
“Endüstrileşmek, en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları memleketimizde mevcud olan büyük, küçük her çeşid sanayii kuracağız ve işleteceğiz.  En başta, vatan müdafaası olmak üzere, mahsullerimizi kıymetlendirmek ve en kısa yoldan en ileri ve refahlı Türkiye idealine ulaşabilmek için bu bir zarurettir.”
Arkadaşlar, Büyük sanayi hareketinin on sekizinci asırdan nasıl başladığını ve o tarihlerde Avrupanın herhangi köşesinden daha ileri olmak şartile mevcut ve bugün eserlerine aid nümuneler müzelerimizde mahfuz Türk tezgah sanayiinin makinalaştırılamadığı kapütülasyonlar yüzünden müdafaa da edilemediği için büyük endüstri mamulatı seli karşısında nasıl silinip gittiğini bilirsiniz.
Mutlak istiklalini temin, sosyal ve siyasal bünyesine aid inkılablarını ikmal ve bu bakımlardan bugün dünyada pek az memlekete nasib olan istikrar ve emniyet durumunu tesis etmiş olan Türkiye, Lozanda, yırttığı kapitülasyonların Türk topraklarına dalmış son meşum izini de kökünden söküp atmak istiyor.
Milli Dava:  Bu kat’i tasfiyenin de bir an evvel başarılarak Türkiye’nin layık olduğu refah ve emniyeti bulması Türk çiftçinin mahsulünü dahilde kıymetlendirebilmesi Türk müstehlikin mümkün olanı dahilde bulması imkanının temin edilmesidir.
Biz, “otarşist” değiliz. Fakat Türkiye’de ekonomik şartları mevcud ve milli ekonomi bakımından yapılması kabil veya zaruri her şeyi yapmak ve yaptırmak azmindeyiz.
Ferd tarafından yapılabilecek işlerin, ferdlerce yapılmasını himaye ve teşvik edeceğiz. Bu maksadla sanayii teşvik siyasetimizde devam edeceğiz.
Fakat ferdi mesai veya sermayenin bugün için yetmediği veya gidemediği işlerde, milli korunmanın gerektirdiği hususlarda, milli emniyeti ve umumi menfaati temin etmek, ferdi mesai ve sermayenin çeşitlenip büyümesini kolaylaştırmak için Devlet iş başına geçecektir.
Bu bakımdan Kemalist rejimin karakteri, yapıcı ve yaptırıcı olması ve bazı memleketlerde olduğu gibi mevcud çeşitli sınıflar menfaati arasındaki mücadeleleri uzlaştırmak değil, umumi ve ferdi çalışmaya ve menfaate hizmet gayesini gütmesidir.
Temeli: Türk milletinin umumi menfaati Türkiye’nin ekonomik kabiliyeti ve imkanları ahenkli bir milli ekonomi manzume ve cihazlanmasının Türk vatanından doğup serpilmesi milli idealdir.
Şefin bize verdiği emir ve ideoloji budur.
No. 5                          28 HAZİRAN 1938
BAYAR TBMM’DE HÜKÜMET POLİTİKASINI ANLATIYOR

Bizim için esas olan şey: Kemalizm’dir

Arkadaşlar, af meselesinin ifade ettiği diğer bir mana daha vardır. O da memleketimizde Türk vahdetinin ve rejimin çelikleşmiş olmasıdır. Bunu cihana göstermek istiyoruz. Affınızın bir gayesi de budur. Yoksa birkaç bedbahtı affetmiş veya etmemişiz bunun maddi bir kıymati yoktur. Bir de arkadaşlar, inkılabınızın bu safhasına mütalea ederken derhal şunu da ilave etmeliyim ki, memleket ve inkılap, çocuklarından, daima fedakarlık ve fazilet aramakta devam edecektir. Hakiki inkılapçı yaptığı hizmetleri, elinde bayrak yaparak onun üzerinde durmaz ve istismar etmez. İnhisarcı ve imtiyazcı değildir. Memleketin menfaatine taallük eden herhangi bir hizmeti ifadan hiçbir zaman çekinmez. O, yalnız gayenin muvaffakiyeti için koşar, memleketin menfaatine göre mücadele eder, memleket menfaatinin istilzam ettiği şeyi yapmaktan yılmaz. İşte Türk inkılapçıları bu zihniyetle çalışmakta devam edecektir. Bizim, Türk vahdeti üzerinde, daima hassas olduğumuzu söylersem, yanlış bir telakkiye uğramayacağına eminim.
Kemalist rejim, bütün eseri ile, bu milletin kalbinde nasıl bir mevcudiyet olduğunu göstermiş ve bütün bir terakki amili olarak hepimizin ruhuna girmiştir. [47] Perestiş ediyoruz, seviyoruz. İnsan perestiş ettiği herhangi bir şeyin karşısında, ona uymayacak diğer bir şeyi gördüğü zaman, en iptidai bir his olarak, hiç olmazsa kıskanır.
Bunu bu suretle ifade ettikten sonra, şu meseleyi hatırlatmak istiyorum:
Biz Kemalizm’in karşısında, hangi memleketten gelirse gelsin, hangi manayı ifade ederse etsin, ister sağ ister sol ne olursa olsun, herhangi yabancı bir cereyanı yadırgayan insanlarız.
Bizim için esas olan şey, Kemalist rejimdir.
Türk vahdetidir. Türk milliyetçiliğidir. [48]
Tedbirlerimiz ve müeyyidelerimiz rejimi korumaya matuftur

No – 6              “KEMALİZM 1938”DEN İKİ MEKTUP
Celal Bayar’ın yüksek huzurlarına,                    Ankara, 18.9.1939

İkinci İktisad Vekilliğinizden başlıyarak Başvekaletten ayrılış gününüze kadar muhtelif vesilelerle söylediğiniz nutuklarınızı ve yazılarınızı neşretmek gayesile toplamış bulunmaktayım.

Bunların bilhassa ekonomi tarihimiz bakımından çok kıymetli vesikalar olduğuna kaniim. Türk inkılabının şartları içinde tekevvün etmiş olan iktisadi kalkınmamızı muvaffak kılan sebep ve amillerin nesiller boyu bilinmesinde büyük faydalar mülahaza ediyorum. Bir ders ve örnek tarafı olası dolayısile, yeni inkılab memleketlerinde bu gibi neşriyata hususi bir ehemmiyet verilmektedir. Ben zatı devletle-rinin sözlerinde ve yazılarında Kemalizm’in en karakteristik cephelerinden biri olan milli ekonomi hayatının veciz bir izahını gördüm. Bu bariz vasıftır ki, onları bir araya toplamak; resmi dokümanlar ve bu nutukların akislerile tamamlamak yolunda üç seneyi aşan bir emeği bana seve seve yaptırdı.

Bu satırları zatı devletlerine, kitabım için maddi veya manevi bir müzaheret ricasile değil, teamül haline gelen bir müsaade formalitesi-ni yerine getirmek üzere yapıyorum. Yoksa biliyorum ki, eserleriniz kadar sözleriniz de, şahsi olmaktan çıkmış, inkılabın ve bilhassa gençliğin malı olmuştur. Bir vatandaş olarak onlara, sizin kadar benim de tasarruf hakkım vardır.

Sonsuz hürmetlerimi lütfen kabul buyurunuz.                   Cemal Kutay

Bay Cemal Kutay,                                                     İstanbul, Eylül 1939

Sayın muharrir, 18.9.1939 tarihli mektubunuzu aldım.  Bazı nutuk ve yazılarımın neşri için muvafakatimi istemektesiniz. Ortaya koyduğu-nuz esbabı mucibeye bakarak, bu arzunuza hayır demek imkanını bulamadım.

Yalnız, bir hakikati tebarüz ettirmek isterim. Yapılan her şey; sevgili Atatürk’ün ve Milli Şef İnönü’nün ilham ve yardımlarından kuvvet alan müşterek çalışmaların mahsulü ve rejimin malıdır.

Teşebbüsünüzü, Kemalist Rejim ve onun eserlerine samimi bağlılığı-nızın ifadesi olarak kabul eyler; teşekkür ederim.                Celal Bayar 

6.3.         2000’Lİ YILLARDA KEMALİZM TARTIŞMALARI

No. 1          ATTİLÂ İLHAN  - Cumhuriyet 15 Ekim 2003

“DEVAMI” MI, “KARŞITI” MIDIR ?

“Kemalizm” ve “Atatürkçülük”, ayrı ayrı şeyler midir ? Bu vahim soruyu, sanırım Erzincan’da; karın yolları kestiği, soğuk bir kış günü; Kelkit Dağı’ndaki Kuranportör’e çıkarken, kendi kendime sormuştum. (1957) [49]

YORUM – 1

1957 Yılında “Atatürkçülük” kavramı var mıydı? Hatırlayabildiğim kadarı ile yoktu. Atatürkçülük sözcüğünün bugün yaygın olarak kullanıldığına bakarak 1957 yılında da aynı ölçekte kullanıldığını  düşünmek ya da bu izlenimi vermek (ki, Attila İlhan bunu yapmış) yanılıtıcı olur.

“Kemalist, 1920’lerde Avrupa’lı ajansların, Kuva-yı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk’a taktığı isimdi”; ‘Atatürkçülük’, ‘Kemalizm’in  İsmet İnönü/Recep Peker ‘takımınca  yapılan ve uygulanan’ tefsiri!

YORUM – 2

Yirmili yıllarda Avrupalılar “Kemalist” sözcüğünü kullanmış olabilirler. 10 Kasım 1938’de başta Türkiye olmak üzere tüm dünyanın kullandığı tek bir sözcük  vardı: Kemalizm.

ATATÜRK hayatta iken “Atatürkçülük” diye bir sözcük ya da kavram yoktu.

Recep Peker, 1936 yılına kadar CHP Genel Sekreteri idi. 1936 yılında bu görevden ATATÜRK’ün işareti ile alınmıştı. Peker, 1946-1947’de yaklaşık bir yıl başbakan idi. Daha sonra siyasi etkinliği kalmadı.

Dolayısı ile Attila İlhan’ın yukarıdaki cümlesini kuşku ile karşılıyorum.


Kemalizm sözcüğü ilk kez 1953 yılında CHP programından çıkarıldı. Yerine geçen tanımlama “Atatürkçülük” değil, “Atatürk Yolu” idi.

Attila İlhan bu bölümde iki sözcük arasında bir ayırım yapıyor ama farkın ne olduğunu açıklamıyor.  

Kemalizm Dönemi, çok kısa sürdüğü, üstelik Tanzimat artığı Bürokrasi ve Burjuvazi’nin hiç işine gelmediği için; önce eğitim/öğretim’den; Halk Fırkası’nın  CHP’ye dönüştüğü Kurultay’ı müteakib de (1935) Müdafaa-i Hukukçular’dan  kaldırılmış; “İnönü Cumhuriyeti’nde ise (1938-1950) yerini doğrudan doğruya, “Atatürkçülük” adı verilen farklı – bir bakıma karşıt – ideolojiye bırakmıştır...

YORUM – 3

Attila İlhan’ın bu uzun ve Türkçesi karmaşık cümlesinde ileri sürdüğü fikirleri anlamak zor.  Enazından ben anlamakta zorlanıyorum. 1935 yılından sonra kaldırılan nedir? Eğitim/öğretim’den kaldırılan Kemalizm mi? Kendisine yazılı olarak sormuş, cevap alamamıştım.

ATATÜRK hayatta iken Kemalizm, eğitim sisteminden ve de Müdafaa-i Hukukçulardan (CHP’yi mi kastediyor?) kaldırılmış.

ATATÜRK de bu gelişmeyi tribünlerden mi seyretmiş?

Bu paragraftaki bence tek doğru tespit,  27 Mayıs sonrası YÖN-Varlık Yayınları ekseninde geliştirilen “Atatürkçülük” kavramının Kemalizm’in karşıtı bir düşünce sistemi olduğudur. 

Meraklısı bilir, 70’li yıllarda  - Sonradan “Hangi Atatürk”te toparlayacağım - bir sürü yazı yazmış; bu dönem için, İnönü Atatürkçülüğü kavramını ve deyimini önermiştim: ikisi arasındaki farkı, kendime göre kalın kalın, çiziyordum. (Bkz. “Hangi Atatürk” s. 41/55, Bilgi Yayınevi.)

YORUM – 4

“İnönü Atatürkçülüğü” deyimi de yanıltıcı. “Atatürkçülük” zaten 27 Mayıs sonrası ortamda sol görüşün geliştirdiği, ATATÜRK’e yapay olarak  “solcu” bir kimlik vehmeden bir kavram. Buna bir de Ortanın Solu mucidi “İnönü” sıfatını eklemek gereksiz.  
 
Kemalizm, ihtilâlci ve inkılapçıdır; Osmanlı toplumundan, ulusal bir devrimle, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşmeyi öngörür. Açıkca anti/Emperyalist’tir. Bu gelişme ve kalkınmada, Tanzimat ve Meşrutiyet gibi, ‘Garplılaşma’yı değil, ‘Çağdaşlaşma’yı benimsemesinden; Batı’lı ‘Düvel-i Muazzama’ yerine, Sovyetler’e ve Mazlum Milletler’e  (Üçüncü Dünya) yaslanmasından bellidir.

YORUM – 5

Birinci cümleye “Evet”, üçüncüye ise kesinlikle “Hayır”. Atatürk son yıllarında bir yanda Almanya öte yanda İngiltere ile iyi ilişkilere önem vermişti. 1932 yılında Sovyetler Birliği’nden, 1937 ve 1938 yıllarında da İngiltere ve Almanya’dan önemli kredilerin alınmasını onaylamıştı. Sovyet kredisi ile Kayseri ve Nazilli fabrikaları kurulmuştu. Karabük ise bir İngiliz projesi idi. Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu idi. Türk sanayinin ikinci önemli partneri ise Almanya idi.

ATATÜRK gerçekçi bir liderdi. Özellikle otuzlu yıllarda üçüncü dünya ülkelerinin nesi vardı ki onlara yaslanmayı düşünmüş olsun? Sovyetler ile gerçekçi bir komşuluk ilişkisi içinde idi. Ama yaslanmak  söz konusu bile değildi.     

Oysa İsmet Paşa, - Falih Rıfkı Bey’in deyimiyle – ‘ileri  bir Tanzimatçı’ olduğu için, 1940’tan başlayarak, ‘Ulusal Kültür’ yerine, ‘Yunan/Latin Kültürü’nü Eğitim/Öğretime yayarak, ‘Çağdaşlaşma’yı Batılılaşma’ya çevirmiş; diplomasi düzeyinde aynı şeyi, Sovyetler’i ve ‘Mazlum Milletler’i esas  alan dış politika yerine, İngiltere/Fransa İttifakına ve Batı’ya  bağımlı bir dış politikaya yönelmiştir ki,

Türkiye’nin hâlen içinde bulunduğu ‘çıkmaz’ın nedeni de budur.           

YORUM – 6

Hasan Ali Yücel’in başlattığı klasiklerin çeviri serisini “Yunan/Latin Kültürünü eğitime/öğretime yaymak” olarak tanımlamak bence çok yanlıştır. Ben ve akranlarım kırklı ve ellili yıllarda eğitim gördük. O yıllarda Türk eğitim sisteminde Yunan-Latin kültürü yaygın değildi. 

İkinci dünya savaşı boyunca İnönü’nün, İngiltere/Fransa ittifakı yerine Stalingrad’a kadar işgal altındaki Sovyet Birliği ya da İran-Afganistan gibi ülkelerle ittifaklar kurarak Hitler’in kucağına düşmüş olmasını mı yeğlemiş Attila İlhan?

Türkiye’nin halen içinde bulunduğu çıkmazı İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı’ndaki dış politikasına ya da Hasan Ali Yücel’in çeviri serisine
bağlamak için, herhalde çok geniş bir hayal gücü gerekiyor?

Attila İlhan bu tespitlerden sonra Bayar-Menderes Demokrasisi’ne geçiyor, o dönemi Filipin Demokrasisi olarak niteliyor. Hemen ardından Türk aydınını, öz halkını ve onun bin yıllık kültür birikimini küçümsemekle suçluyor. Türk İnkılap Tarihi’nin doğru verilerle tartışılmaması ve ihtilalci ve inkılapçı boyutları ile yeniden tarif edilmemesi durumunda Atatürkçülüğe karşı çıkanların Cumhuriyet düşmanı ilan edileceğini iddia ediyor.

Bitirirken ortaya bir soru çıkarıyor:

“Görmüyor musunuz, ucundan kıyısından, netleşme başlayınca, nasıl sinirleniyorlar?”

Bu yazar daha önce (Cumhuriyet 7.7.2000) şöyle yazmıştı:

“Gazi … hem Peker’i görevinden aldı, hem de İnönü’yü; böylelikle yolu, ‘Liberal’ Bayar/İş Bankası ekibine açmış oluyordu ki, artık o da ‘solda’ kalamayacaktı…”

ATATÜRK’ü böyle yorumlayanlar eski yazdıklarını unutarak onu nereye yerleştireceklerini bilemiyorlar, şaşırıyorlar.

Kendisine yazdığım birkaç mektuba da cevap vermedi, Sn İlhan.  

Mehmet Arif Demirer                                                         15 Ekim 2003





No. 2
PROF. DR. EMRE KONGAR’IN WEB SİTESİNDEN [50] ALINTI:

Geleneksel olarak "Atatürkçülük" ya da "Kemalizm" terimleriyle adlandırılan, Mustafa Kemal Atatürk'ün ideolojisi, O'nun söyledikleriyle olduğu kadar, yaptıkları ile de biçimlenen bir düşünce sistemi, hatta bir uygulama programıdır.

YORUM: Prof. Kongar, [51]   daha sonra 12 Eylül’ün tahribatını anlatarak Evren ve arkadaşlarının Atatürkçülüğe sahip çıktıklarından bahisle yeniden Kemalizm sözcüğüne dönüldüğüne işaret etmektedir:

Günümüzde, Mustafa Kemal Atatürk'ün ideolojisini belirtmek için kullanılan isimlerden, "Kemalizm", eskiden daha sık olarak kullanılan "Atatürkçülük" terimine tercih edilir olmuştur.

Bunun en önemli nedeni, 12 Eylül yöneticilerinin, kendilerini "Atatürkçü" olarak nitelemesi ve Atatürk'ün kişisel vasiyeti dahil, pek çok Atatürkçü ilkeyi, Atatürk'ün adını kullanarak bozmuş, zedelemiş hatta ortadan kaldırmış olmalarıdır…

İşte bütün bu nedenlerle, toplum, ve özellikle Atatürk'ü düşünce ve eylemlerinin odak noktası yapmak isteyen yazar, düşünür ve politikacılar, artık, "Atatürkçülük" yerine "Kemalizm" adını kullanmaya başlamıştır.

YORUM: Görüldüğü gibi bilim adamlarımız ATATÜRK’ün ideolojisini canları nasıl isterse öyle tanımlamaktalar. Bugün (27 Mayıs sonrası) “Atatürkçülük”, yarın (12 Eylül sonrası) “Kemalizm”.

Önemle hatırlatıyorum: 10 Kasım 1938’e kadar “Atatürkçülük” diye bir sözcük ya da kavram yoktu. Ondan sonraki sulandırılmış kavram-lar da (başta Atatürkçülük,  ATATÜRK’ten ve Kemalizm’nden kopuş sürecinin değişik yapraklarıdır. Ben tek bir Kemalizm’e inanıyorum:

29 Ekim 1923 – 10 Kasım 1938 arasında geçerli olan Kemalizm’e. Belgelerini yukarıda “Kemalizm 1938” başlıklı bölümde verdim.
ORTAK MEKTUP

MEHMET ARİF DEMİRER
Reşit Galip  Cad. 101/2 Ankara              Tel 446 2045 - Faks 446 2071
www.kemalizm1938.org          www.dp1946.org         aaron1@tnn.net

Sayın T.AKYOL, Sayın C. ÇANDAR, Sayın A. DİLİPAK   20.1.2006

Konu: “Kemalizm Tartışmaları”

Sizlere, yakında yayımlanacak,  “Kemalizm Tartışmaları”  başlıklı kitabımın son taslağını göndermiş bulunuyorum.

Bu kitabın 6 ıncı bölümünde sizlerin Kemalizm konusunda birer köşeyazınızı eleştirdim.

Eleştirilerime büyük bir ihtimalle katılmayacak ve umarım karşı görüşlerinizi açıklamak isteyeceksiniz.

Karşı görüşlerinizi lütfederseniz [52] kitapta aynen yayımlayacağım.

Bu kitabın ekinde verilecek CD’de okurların interaktif olarak değerlendirebile-cekleri ve yazarla (benimle) internet ortamında iletişim kurabilecekleri bir pencere olacak.

Amacım Kemalizm’i mümkün en yaygın biçimde tartışmak ve sonuçta en doğru senteze ulaşmak. Kitabı da bu son aşamada yayımlamak istiyorum.

Sizleri 2006 yılının bu karmakarışık ortamında bence çok önemli Kemalizm Tartışmaları’na katılmaya davet ediyorum.

Saygılarımla,

MEHMET ARİF DEMİRER

NOT: 10 YTL’ye iddiaya girmiştim. Kazandım.  Bir tek Sn. Dilipak cevap verdi ! 
6.4.      2000’Lİ YILLARDA KEMALİZM KARŞITLARI

Türk medyasında ATATÜRK’ü, Kemalizm’i, Atatürkçülüğü, yanlış ve eksik yazan çok köşeyazarı var – maalesef. Yanlış yazmalarının en önemli nedeni ATATÜRK’ü 1950’den, hatta 27 Mayıs’tan (1960) sonra yazılmış, yayımlanmış, önyargılı kitaplardan okuyup öğrenmiş olmaları. Örneğin TEK ADAM ve ÇANKAYA bu tür kitaplar.

Ben ATATÜRK’ü 10 Kasım 1938 öncesi yayımlanmış yapıtlardan öğrenmeğe çalışıyorum, yaklaşık yedi yıldır. Daha önceleri ben de aynı yanlışı yapmış, Falih Rıfkı Atay’ın ÇANKAYA’sını temel referans kitabı olarak kabul etmiştim. Ne zaman ki, Falih Rıfkı  Atay’ın ULUS Gazetesinde yayımlanmış başyazılarını okudum, bambaşka bir Falih Rıfkı Atay ve bambaşka bir ATATÜRK ile tanıştım. [53]  Kemalizm için de aynı şey geçerli. ATATÜRK’ün sağlığında Kemalizm’in nasıl tanımlandığını ve algılandığını,  Cengiz Çandar okumuş olsa idi, Kemalizm için “ceberut” sözcüğünü, herhalde kullanmazdı, kullanamazdı. 

2000’li yıllarda, AK Parti iktidar olduktan sonra, Kemalizm’i Tartışanlar-Eleştirenler – Tarihe Gömmek İsteyenlerden üç köşe yazarının bazı tartışma yazılarını [54] alıntıladım ve tartıştım:


Taha Akyol:
Kemalizm ve Atatürk -11 Kasım 2002
(2002 Seçimlerinden hemen sonra)
Kemalizm tartışması – 3 Ekim 2003

Cengiz Çandar:
Atatürk ‘Kemalistler’e ait değildir  - 2 Kasım 2004   

Abdurrahman Dilipak:
Kemalizm Nedir? - 7 Aralık 2005



No. 1                     Taha Akyol – Milliyet 3.10.2003

“Kemalizm Tartışması”

EĞRİLER VE DOĞRULAR

TAHA AKYOL: Meclis Başkanı Bülent Arınç ise "Atatürk'e evet, Kemalizm'e hayır" anlamında konuşmuştu.”

Arınç aslında ATATÜRK’e de karşı. Ama şimdilik “ATATÜRK’e ‘Evet’ Kemalizm’e “Hayır” diyor. ATATÜRK ile Kemalizm’in içiçeliğini görmezlikten gelerek.

TAHA AKYOL: “...akıl dışı" husumet ve hamaset duygularına kapılmadan soğukkanlılıkla tartışmalıyız.”

Evet, her şeyden önce Kemalizm’i doğru tanımlamalıyız: “KEMALİZM” nedir?

TAHA AKYOL diyor ki;

“KEMALİZM 1930'ların resmi devlet ideolojisidir. Cumhuriyet'in değişmez niteliklerini aşan ve Cumhuriyet'in bugünkü demokratik vasfıyla çelişen otoriter bir kavramdır.

“Öyle ki, 1930'ların "öztürkçecilik" tutkusuyla "Kemalizm" diye yazılıyordu! [55]
... "Kemalizm", bir dönemin "parti devleti" zihniyetinin eseridir.”

Kısmen doğru – son derece eksik. KEMALİZM’i en doğru tanımlayan Falih Rıfkı Atay’dır. 1938 yılında ULUS Gazetesi başyazılarından KEMALİZM’i tanımlayan birkaç satır: Bkz Sayfa …..
Bu tanımlamanın tamamı Atay’ın kendi sözcükleridir. O tarihte
ATATÜRK sağ ve hergün ULUS’u okuyor. Başka deyimle
Atatürk’ün onayladığı tanımlama. Merhum Cemal Kutay, 8 Şubat 2006 gecesi  tekrarlanan atv Siyaset Meydanı programında Falih Rıfkı Atay için, “Atatürk’ün dili idi” demiştir.

TAHA AKYOL:

“Onun yerine konulan ‘Atatürk yolu’ ise gelişmeye açık bir süreci ifade eder.


Bu sayede sonradan ‘ortanın solu, sosyal demokrasi’ gibi daha yeni kavramlar kabul edilebilmiştir.”

Tarihi gerçekler:

ATATÜRK yaşarken kullanılan kavramdı: “KEMALİZM”. O dönemde yabancılar Türkiye’den bahsederken  “La TURQUIE KEMALISTE” derlerdi. Bu aynı zamanda Matbuat Umum Müdürlüğü’nün yayımladığı derginin de adı idi.

“Atatürkçülük” 27 Mayıs sonrası YÖN dergisi yayımlanmaya başladıktan sonra üretilen bir kavramdır. Giderek Demokrat Parti karşıtlığı ile özdeşleşecektir.
   
TAHA AKYOL:

ATATÜRK'ÜN muazzam aksiyonu ve kuruculuğu, iki dünya savaşı arasındaki tarihte yer almaktadır:

Milletler savaş halinde veya hazırlığındadır. Ekonomilerde 'otarşi' eğilimi güçlüdür. Bolşevizm ve faşizm yükselmektedir. Ankara'nın yazarları da bu rejimleri övmektedir.

Sosyal hayatta, hem kapitalizmde, hem sosyalizmde 'kolektif disiplinli çalışma' (Taylorizm) egemendir. Siyasi totalitarizmi güçlendiren bir etken...

Milletlerarası ilişkiler gergin, milletlerarası kurumlar ya yok veya çok zayıftır.

Türkiye bürokrasinin yönettiği sessiz, yılgın, itaatkar bir köylü toplumudur.

Atatürk'ün nihai özlemi bu olmamakla beraber, 1930'larda Kemalizm böyle bir konjonktürün yansımasıdır.”   

Son derece subjektif ve eksik değerlendirmeler. Bir döneme yapılabilecek çok büyük bir saygısızlık. Taha Akyol ve onun gibi düşünenlere şu yapıtları dikkatle okumalarını öneriyorum:

1 – The Times Turkish Number – 9 Ağustos 1938
(ULUS Gazetesi 27 Ağustos1938 günü - 18 gün sonra -  Türkçeye çevirerek okurlarına bedava dağıtmış)
Önemli Not: 40 sayfalık bu özel eki okumadan KEMALİZM’i tartışmak, bence, abesle iştigaldir. 
2 – ULUS Gazetesi 15inci Yıl Özel İlavesi – 96 sayfa - 29 Ekim 1938
3 – CHP’nin Cumhuriyet’in 15. Yıl Kitabı – Ekim 1938 - 650 sayfa
      (Yayıma hazırlayan merhum Cemal Kutay)

Bunları okumadan KEMALİZM’i tartışmak yukarıda çerçeve içinde verdiğim eksik-yanlış değerlendirmelere götürür insanı.

1938 yılında Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar:
1 – Lozan Barış Anlaşması
2 – Balkan Antantı -  1934 (Balkanlarda dostluk)
3 – Montreux (Boğazlar) Anlaşması - 1936 (Boğazlarda egemenlik)

18 Nisan 1936 günü Türkiye Avrupa devletlerine bir nota veriyor, 20 Haziran günü Montreux Konferansı toplanıyor. Faks yok. E Mail de yok. Atatürk’ün diplomatik dehası var. Yetiyor.

4 – Sadabad Paktı - 1937

Avusturya sınırından başlayan dostluk ve dayanışma zinciri Hindistan sınırına ulaşıyor: Yugoslavya – Yunanistan – Romanya – Irak – İran - Afganistan

Türkiye’nin üyesi bulunduğu uluslararası kuruluş: Cemiyet-i Avam - 1932

The Times’ın yorumu:

“Türkiye Doğu Avrupa ve Yakın Doğu’da diplomatik zaferler yazmış bir istikrar abidesidir.”  9 Ağustos 1938 gazetenin başyazısından.

1937-1938 yıllarında Türkiye’nin dış ekonomik ilişkileri de mükemmeldir. Bir yanda Sovyetler Birliği’nden alınan dış kredi ile tekstil fabrikaları kurulmuş, öte yanda İngiltere ve Almanya kredileri ile Karabük inşaat halinde, yeni 100 fabrika kurulmak üzere “4 Senelik 3 Numaralı Kalkınma Planı” ilan edilmiş.

Bu plana göre iki termik santral kurulacak ve yüzlerce kilometre enerji nakil hattı çekilecek. İskenderun’da serbest bölge kurulacak. Dört yeni şeker fabrikası kurulacak – ikisi doğu illerimizde. 

Alman Max von der Porten Ekonomi Bakanlığı başdanışmanı ve bu planın başmimarı.

Türkiye İş Bankası’nın Londra’da şube açması için Bakanlar Kurulu Kararnamesi imzalanmış: 16 Eylül 1938. Yeni alınan 16 milyon Sterlinlik (1938 yılı devlet bütçesinin 1/3’ü) kredinin işlemleri şubeden şubeye yapılacak. Yabancı bankalara gereksiz yere komisyon ödenmeyecek.

İşte benim “1938 Kemalizm”i olarak tanımladığım, özeti de “Ruh ve Heyecan” olan kavram bu. (1938 Türkiyesi de yılgın-mılgın değildi’!)

İşte Arınç’ın karşı çıktığı, Taha Akyol’un “iki savaş arasına sıkıştırdığı” KEMALİZM kavramı.

Bu konuları  eksik ve yanlış tartışma lüksüne sahip olmamalıyız, diye düşünüyorum.

MEHMET ARİF DEMİRER – 5 Ekim 2003

Bu yazının ilk şekli (merhum Cemal Kutay ile ilgili eklemeler olmak-sızın) Taha Akyol’a e posta olarak gönderilmişti. Tepki: SIFIR




No. 2

Cengiz Çandar – Tercüman 2.11.2004

“Atatürk ‘Kemalistler’e ait değildir”

“Atatürk, ‘Kemalist’ değildi”

“ Kemalistler ise Atatürk ismine sığınarak, modası geçmiş, elitist, ceberrut, demokrasi ve halk karşıtı yönetim zihniyetlerini, Türkiye'yi "dünyanın taşrası"nda tutarak, "kapalı iç pazar"a hükmettikleri, dünyaya ve "evrensel özgürlükler"e kapalı bir ülke olmasını, yani "imtiyazları"nı sürdürmek istiyorlar.”

“Atatürk, ‘Kemalist’ değildi” derken önce ‘Kemalist’ tanımını doğru yapmak gerek. 

Dilbilgisi kurallarına uymayan (“Türkiye’yi .... olmasını” yanlış) bu cümleye göre Çandar’ın  “Kemalist” tanımlaması (kendi sözcükleri ile) şöyle;

modası geçmiş – elitist – ceberrut [56] – demokrasi ve halk karşıtı kişiler;
Türkiye’yi dünyanın taşrasında tutmak istiyorlar;
Kapalı iç pazara hükmetmek istiyorlar ya da hükmediyorlar;
(Türkiye’nin) evrensel özgürlüklere kapalı bir ülke olmasını istiyorlar;
imtiyazlarını sürdürmek istiyorlar.

Eğer “Kemalist”  bu ise, “Atatürk ‘Kemalist’ değildi” doğru. Ama  “Kemalist” bu değil. En azından, Atatürk hayatta iken ona en yakın kişilerin tanımladıkları “Kemalist” bu değil. Önce Atatürk hayatta iken “Kemalizm”den kim ne anlıyordu ona bir bakalım: Bkz Sayfa…

Bu tanımlama Falih Rıfkı Atay’ın, Son Yıl’da (1938) ULUS’ta yayımlanan makalelerinden alınmıştır. Tümü Atay’ın kendi sözcükleridir. Atatürk’ün her gün okuduğu ULUS Gazetesi’nde ilk okuduğu Atay makaleleri olduğuna göre bu tanımlama Atatürk’ün de onayladığı bir “Kemalizm” tanımlamasıdır.

Çandar da Atay da bu bağlamda köşeyazarlarıdırlar – la teşbih olsa da! Falih Rıfkı Atay ile Cengiz Çandar’ın Kemalizm tanımlamalarına bakarsanız, Çandar’ın ne ölçüde saçmaladığını, dolayısı ile “Atatürk ‘Kemalist’ değildi” iddiasının ne kadar gülünç olduğunu görebilir-siniz.

Atatürk “Kemalist”in ta kendisi idi. Ben de “Kemalist” olmaya çalışıyorum. Türkiye’nin AB üyeliğine de ilke olarak karşıyım, taa dergimin [57] 25. sayısında yayımladığım “Kemalist TÜRKİYE -  AB Üyeliği” başlıklı makalemi Rize Ayder’de yazdığım 20 Eylül 2000 gününden beri.

O makaleyi şu tespitlerle bitirmiştim:

“AB, tam üyelik için bizden çok ciddi tavizler istemektedir:
Kıbrıs – Ege – Kürt Dosyası – Ermeni Dosyası vs.
“Türkiye, tartışmalı bir üyelik için bu tavizleri vermeli mi? Bence HAYIR 

“Türkiye’nin jeopolitik ve etnik özelliklerinin (Orta Asya ilişkileri); AB gibi katı, dini yanı oldukça ağır basan ve içine kapalı bir topluluğa üye olmak yerine esnek ve bağımsız bir konumda kalmasını gerektirir die düşünüyorum.

“21. yüzyılda Türkiye; bence, AB’ye, Kuzey Amerika’ya (Nafta) ve Japonya-Kore-Çin üçlüsüne eşit uzaklıkta durmalıdır.”  

Hedefim: Kemalist-demokrat bir TÜRKİYE.

AB-ABD-Uzak Doğu’ya eşit yakınlıkta.

Mehmet Arif Demirer………………………………     10 Kasım 2004
Bu yazı da Cengiz Çandar’a e posta olarak gönderilmişti.
Tepki: Hiç değişmiyor, SIFIR
No. 3
“DİLİ PAK BEYNİ KARIŞIK” KÖŞEYAZARI
ATATÜRK FOBİSİNE YENİK DÜŞMÜŞ
Abdurrahman DİLİPAK
Vakit Gazetesi 7 Aralık 2005
Mehmet Arif Demirer
www.kemalizm1938.org
Kemalizm nedir?

Sanırım Türkiye'de Kemalizmle hesaplaşılmadan ne demokrasi, ne Kürt, ne de laiklik sorunu çözümlenebilir… Resmi tarih, resmi ideoloji, derin devlet, her ne ise hepsi gelip burada düğümleniyor.


Sözünü ettiğim Kemalizm, Mustafa Kemal'le doğrudan ilgili de değil.. "Kemalizm" adına birçok grub tam birbirinin zıddı şeyler söylüyor. Kemalizm adına birbirini terbiye etmek istiyorlar… Kemalizm bugünkü şekli ile, Mustafa Kemal adına, İsmet Paşanın sistematik hale getirdiği bir siyasi tutumu ifade eder… [58]





Ecevit 6 ok üzerinde çalışıyormuş ve onun çağdaş yorumunu yapacakmış… Ecevit CHP ile bağını yıllar önce koparmakla aslında doğru bir iş yaptı.. "Cumhuriyet (...) Partisi" diye bir partinin "devlet partisi" "rejim partisi" olacağını gördü ve DSP'yi kurdu.. Bugünkü CHP de, 6 ok'u klasik anlamda tanımlamaya devam ederek uzun süre yol alamaz..

"Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Cumhuriyetçilik, İnkılabçılık, Devletçilik" gibi kavramlar 1. Dünya Savaşı yıllarında kaldı. Türkiye'yi Hitler, Musolini ve Stalin'in biçimlendirdiği bir dünyada oluşan kavram ve kurumlar, devlet anlayışına kimse daha uzun süre mahkûm bırakamaz.




Paradigma iflas etti. Kemalistlerin artık bunu görmeleri gerek..



Prof. Köker'in dediği gibi, "Kemalizm" rasyonelse, aşılmaya razı olmalı. Atılım Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Köker'in de dediği gibi "Kemalizm bir din değildir".[59]

"Kendisini içten ve dıştan eleştiriye tabi tutarak yenilemesi gerek. Yenilediği zaman Kemalizm, Kemalizm olarak kalır mı? Kalmazsa da kalmaz..."

Esasen bugün Kemalizm denilen ideoloji ne kadar Mustafa Kemal'e ait o da tartışmalı.. En has Kemalistlerin bile "Ben Kemalist değilim" "Hangi Kemalizm" diye isyan ettiği bir dönemde Kemalizmi Mustafa Kemal'le irtibatlandırmak da sanıldığı kadar kolay bir iş değil..


Kemalizm sorunu aşılmadan, Türkiye'de insan haklarından, hukuk devletinden söz etmenin pratik bir faydası yok.. Derin devlet ve resmi ideoloji varlığını sürdürmeye devam edecek demektir.

Kemalizmi yaşatmak adına herkesin işi sulandırarak
Kemalizm denen her ne ise [60] onu bir muz ideolojisine dönüştürmek; aslında Mustafa Kemal'e yapılan en büyük haksızlık olsa gerekir.



Darbecilerin, 28 Şubat zihniyetinin, hilafeti kurtarma gayreti ile örgütlenen ve 1. Meclis'in açılış bildirisinde ifadesini bulan Kuva-yı Milliyenin mana ve mefhum olarak karşısında olan kadroların, Kemalizmi kendi iktidar ihtiraslarının sıçrama tahtası olarak kullanma gayretleri ile her köşeye bir heykel, her duvara bir resim asma gayretleri, halkın inancı, kıyafeti, düşüncesi üzerine ipotek koymaya kalkışmaları, YÖK rezaleti toplumu germeye devam etmektedir..

Kemalizm paravanının arkasına gizlenerek ahkam kesen güçlerin, bu istismarları devam ettiği sürece Ermeni meselesinin gerçeği de anlaşılamayacak, [61] faili meçhul cinayetler, terör ve irtica yaygaralarının arkasındaki gerçek güçler de ortaya çıkarılamayacak.





Türkiye neden böyle. Nasıl kaçamayanların ülkesi olduk, nasıl böylesine fakru zaruret içinde perişan olduk. Bu kadar borç para nereye gitti, batık bankaları, soygun düzeni, medya, mafya, sermaye, siyaset ve bürokrasi arasındaki karanlık ve kanlı ilişkiler nerede başlayıp, nerede bitiyor, bunu anlamak kolay olmayacak. [62]





“Kemalizme artık aşılması gereken bir tarihi fikirler bütünü olarak bakmamız gerek" [63] diyen Atılım Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Köker bu konuda tek değil. Köker, bazı kesimlerin “politik olarak yeni bir anlam yükü”yle Atatürk’ü yeniden gündeme getirmelerini, son dönemdeki küreselleşme cereyanlarına karşı “ulusal hassasiyetleri” öne çıkaran bir milliyetçi dalganın yükselişine bağlıyor. Köker, Kemalizmin bütün vurgusu taraftarlarının iddia ettiği gibi bir “aydınlanmacı rasyonalizm” ise, bunun ideolojik saplantılardan ve tarihsel “altın çağ” özlemi duymaktan veya “yeni biçimde bir dinsellik”ten uzaklaşmasını gerektirdiğini düşünüyor.

Evet. Eğer Kemalizm bir din, ya da dogma, bütün zaman ve mekanlarda geçerli tek doğa üstü bir güçse, o zaman bu bir inanıştır ve o zaman laiklik kuramına göre, bu yapıyı siyasetin dışına çekmek gerekir.[64]

Bakalım Kemalist geçinenler hangisini tercih edecekler.

Kemalizmi kendi tarihi seyrine bırakmak gerek.. İlk modernleşme projesi mi idi, yoksa Osmanlı modernleşmesinin bir devamı mı idi. [65] Osmanlı'nın demokratik çoğulculuğu; cumhuriyetle, Almanya, İtalya ve Sovyet devrimini örnek alan yeniden tek particiliğe, tek adamlığa, Milli şeflik sistemine mi döndü? Bunu artık tarihçiler tartışsın.

Değer yargılarınız ne yönde olursa olsun, Mustafa Kemal, Kemalizm, cumhuriyet rejimi ve uygulamaları bu toprağın, bu halkın bir gerçeğidir…




Tarih övgü ya da sövgü kitabı değildir. Tarihten ders alınır. Geçmiş toplumun ortak hafızası ve tecrübeler birikimidir. Tarih kavga sebebi değil, geleceğimizi biçimlendirmede önemli bir referans olmalıdır.

Selâm ve dua ile.


Kemalizm karşıtı Şeriat Düzeni

Laiklik sorununu çözmek isteyen bir köşeyazarı. Laik sorununun ne olduğunu tanımlamıyor.
Kemalizm tüm çözümlere engelmiş.
Kemalizm ile hesaplaşır ise demokrasi ve Kürt sorunlarını da çözecekmiş. 

İsmet Paşa’nın Kemalizm ile uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığını bilmiyor (mu?). İsmet Paşa CHP programından Kemalizm sözcüğünü çıkarmış, Anıtkabir inşaatının temel atma törenine bile katılmamış, inşaata 9 yıl boyunca bir gün olsun gitmemiş. En önemlisi, 16 Şubat 1939 günü Defterleri’ne  3 üncü  Bölüm’de verdiğim notları yazarak Atatürk hakkındaki gizli kalmış son derece olumsuz görüşlerini kaydetmişti…

Bu paragraf yazının genel havasının dışında olmakla birlikte 6 Ok düşmanlığını sürdürüyor. 

Ecevit bugüne kadar 6 Ok’u yorumlamamışsa, bundan sonra yorumlasa ne olur, yorumlamasa ne olmaz?





Yeni 6 Ok: Milliyetçilik, Halkçılık, Cumhuriyetçilik, Laiklik. Bu dört “lik” ile aklı başında hiçbir kimsenin herhangi bir sorunu olmamalıdır. Olamaz. İnkılapçılığın yanısıra “Yenilikçilik = Rekabetçi - İleri Teknolojiden yana olmak” ve sınırlı bir devletçilik anlayışına da “demokrat”ı da ekleyerek 21.  yüzyılın “Yeni 6 Oku”na ulaşabiliriz.   

İflas eden bir şey yok. 1923-1938 döneminin devrimcilik anlayışına göre kendini yenileyen 6 Ok var.


Kemalizm, tabii ki din değil. Kemalizmi aşmak istiyorsanız yerine daha geçerli, daha güncel bir ideoloji oturtmalısınız.  Adını da koyun. Şeriat düzeni mi? Hodri meydan !

Kemalizmin yenilenmeye ihtiyacı yok özellikle karşısındaki alternatif Ortaçağın dahi gerisindeki şeriat düzeni ise.


Kemalizm, ATATÜRK’ün sağlığında adı konmuş, içi doldurulmuş ve “alternatifi olmayan bir ideoloji” olarak tanımlanmış bir fikir ve eylem sentezi idi. Bkz. Bölüm 2. Kemalizmi doğru algılayan bir kimse “Ben Kemalist değilim” diyorsa  büyük bir ihtimal ile İnönücü bir  Atatürkçüdür !

Şikayet edilen derin devlet ve kurumları, 12 Eylül ve sonrasının ürünleridir. Bunların Kemalizm ile uzaktan yakından bir bağı yoktur. Tersine, bunlar anti-Kemalizm ile bağlantılı kurumlar, özellikle Özal’dan beri.

Yazının ortasına geldik hala “Kemalizm denen her ne ise?” aşamasındayız. Bir türlü tanımlayamadık mı Kemalizm’i? Ayrıca ATATÜRK sözcüğünü de nedense bir türlü telaffuz edemiyoruz ???

Tarihimizi ne kadar yanlış biliyormuşuz meğerse: Biz Kuvay-ı Milliye’nin hedefinin vatanı kurtarmak olduğunu sanı-yorduk. Meğerse hilafeti  kurtarmak için örgütlenmişler !
Toplumu gerenler her köşeye bir ATATÜRK heykeli koyanlar, her duvara bir ATATÜRK resmi asanlar, türbana karşı çıkanlar ve YÖK imiş. Bu düşüncenin karşıtından şunu anlamak mümkün: Toplumu rahatlatanlar da 2005 yılında zina, tesettür ve içki yasağı konularını gündeme getirenler olmalı?

“Dili pak-Beyni karışık” köşeyazarı, lütfetse ve Ermeni meselesinin gerçeklerini tarihçilere bıraksa, ahkam kesmese…  Ayrıca her ne ise Ermeni meselesi, 6 Ok’tan da Kemalizm’den de çok önce. Ermeni meselesi ile irtica yaygaraları arkasındaki gerçekler arasında ortak bir paydayı ancak böyle bir “beyin” düşünebilir.

Ermeni meselesinden; batık bankalara,  borçlara, medya-mafya-siyaset-bürokrasi arasındaki karanlık ilişkilere gel-dik. Geldik de Kemalizm bu yumağın neresine giriyor pek anlayamadık ! Bu paragraf da yazının içine yanlışlıkla düşmüş gibi. Pek anlaşılmıyor. Bunun bir nedeni Kemalizm’in doğrudürüst bilinmemesi ve askeri darbelerle, 27 Mayıs ve diğerleri ile, aynı potada algılanması. Oysa gerçek tam aksi.

Prof. Dr. Köker’i tanımıyorum. Kemalizm’i “tarihi fikirler bütünü” olarak tanımlamış. Ancak aşılması gerekiyormuş… Hemen ardından da küreselleşmeye karşı olanların, ATATÜRK’e dönmelerine değinen Köker, Kemalizm’in dinsellikten uzaklaşmasını düşünüyormuş. 

Düşüne dursun…











Kemalizm, 1938 ULUS başyazılarında Falih Rıfkı Atay’a göre siyasi bir ideolojidir.  Bugün Kemalizm, Yeni 6 Ok’u ile 21inci yüzyılda dimdik ayaktadır.  İddia etmeye çalıştığı gibi bir din değildir.

Gerçeği.
ATATÜRK’ün en önemli  özelliği idi: GERÇEKÇİLİK.
Kemalizm ile Osmanlı Modernciliği arasındaki farkı, tabii ki mütarekeci-mandacı basının uzantısı bugünkü ABciler görmek istemezler, anlaya-mazlar.






Dili Pak köşeyazarının da beynini  paklaştırması için ATATÜRK’ün  
5 Kasım 1926 günü Ankara Hukuk Mektebinin açılışında yaptığı konuşmayı birkaç kez okumasını öneriyorum. “Vasi tahavvül”ün  [66] önemini öğrenmesi gerek.

ATATÜRK’ü tarihe gömebilmek için önce bir ikrar: “Toprak ve Halkın gerçeğidir”. Bir türlü “Türk Milleti’nin Gerçeğidir” demeye dili varmıyor.



Kemalizm ile başlamıştı.  Tarih ve Dua ile bitiriyor. Aklı sıra, umacı gibi korktuğu ATATÜRK’ü tarihe gömecek. Çünkü biliyor ki ATATÜRK’ün Türk Milleti’ne bıraktığı Kemalizm, onun düşlediği şeriat düzenini başına yıkacaktır.   


SONSÖZ
Kemalizm, “Dili pak – Beyni karışık” köşeyazarının tanımlamasından çok farklıdır. 

Önce, bir din değildir. Ermeni meselesi ile ne ölçüde ilgisi yok ise,  askeri darbelerle, 28 Şubat ile ya da banka hortumlayanlarla aynı ölçüde ilişiksizdir.

Kemalizm bu ülkeyi ileriye götürmek temel hedefinden hareketle, çağdaş uygarlığı yakalamayı amaçlarken
(29 Ekim 1933),
başarıya ulaşabilmek için “devletin iktisat işinde yorgunluğunu azaltmak”
(12 Eylül 1932) gibi önerileri ile, ATATÜRK’ün 1 Kasım 1937 TBMM Nutku’nda doruğa eriş-miş saygın bir ideolojidir.

Saygınlığın ölçüsü için de 9 Ağustos 1938 tarihli İngiliz The Times gazetesinin 40 sayfalık özel ekinin incelenmesi gerekir.     
Bkz. www.kemalizm1938.org  
www.dp1946.org       12.12.2005
Sn. Dilipak’a bu tabloyu e posta ile gönderdim. Verdiği cevap ve yayımladığı bir yazı ekli CD’de. Bu kitabın taslağını gönderdikten ve tartışmaya davet ettikten sonra ise şu cevabı gönderdi: “Ben tartışmayı sevmem. Mecbur kalmadıkça da tartışmam. Tartışırsam da iyi tartı-şırım, hata yaptığımı anlarsam da özür dilerim. Benim için tartışmak değil, konuşmak daha anlamlı ve faydalı. Böylece tearğüf etmiş olu-ruz. Tartışmak üstünlük iddiası içerir. Bizim ise karşılıklı olarak biliş-memiz gerekir. Katılıp katılmamak ayrı bir konu…dostlukla dilipak


7
SONSÖZLER

Falih Rıfkı ATAY’ın 29 Ekim 1938 günü ULUS’ta yayımlanan başyazısındaki şu iki cümle bu kitabın özetinin özüdür:

“Atatürk vatanı, zaferiyle; milleti ise, inkılapları ile kurtarmıştır.

“Cumhuriyetçiler;
“kalplerinde  zaferin fedakarlık ahlakını
“ve
“kafalarında Kemalizm İnkılaplarının fikir disiplinini
“muhafaza ederek, büyük inşayı [67] tamamlayacaklardır.”

“Fedakarlık ahlakı – Fikir disiplini”

Bunlar 2006 yılında dürbünle, teleskopla, aransa da bulunamayan özellikler. Bunlar olmayınca Büyük İnşa hedefi de gerçekleşemiyor.

Falih Rıfkı Atay, daha önce (1 Haziran 1938)  de şu tespiti yapmıştı:

“On beş yıldan beri Kemalizm İdeolojisine karşı, memleket ve millete daha faydalı başka bir rejim ideolojisi teklif etmek mümkün olmamıştır.”

Falih Rıfkı Atay bir gazeteciydi. Bu yazdıkları da bir gazetede yayımlanmış görüşleridir. Taha Akyol - Cengiz Çandar -Abdurrahman Dilipak da gazeteciler. Onların 2000’li yıllarda yayımladıkları şu

“KEMALİZM 1930'ların resmi devlet  ideolojisidir. Cumhuriyet'in değişmez niteliklerini aşan ve Cumhuriyet'in bugünkü demokratik vasfıyla çelişen otoriter bir kavramdır;                               (Akyol)

“Kemalistler modası geçmiş – elitist – ceberrut  demokrasi ve halk karşıtı kişiler”;                                                                          (Çandar                                                               
Kemalizmle hesaplaşılmadan ne demokrasi, ne Kürt, ne de laiklik sorunu çözümlenebilir”                                                            (Dilipak)

iddialarını neye dayandırdıklarını, en azından ben, anlamıyorum.

Genel olarak çok farklı görüşleri olan bu üç gazetecinin Kemalizm’i demokrasi karşıtı olarak gösteren ortak görüşleri bir rastlantı mıdır? 

Taha Akyol’un Kemalizm ile ilgili ilk yazısını ben 11 Kasım 2002 günü okumuştum. AK Parti’nin tek başına iktidara geldiği hafta.

Dünyaya artık yalnız AB gözlüğü ile bakan Çandar ile Kemalizm ile hesaplaşılmadan Türkiye’de hiçbir sorunun çözülemeyeceğini ileri süren Dilipak’ın ortak paydası Kemalizm ! 

Dilipak, kendisine gönderdiğim yazıya cevap vermedi ama “Mehmet Akif gibi Türk olmak” başlıklı bir yazı yazdı. (CD’de tamamını veri-yorum). Ben Türk medyasında bu ölçüde karmakarışık bir köşe yazısını uzun zamandır görmedim.

Bu üç yazarın ortak bir yanları var: Kemalizm’i, 10 Kasım (1938) öncesi var olduğu ve yaşandığı şekli ile tanımak istemiyorlar. Onlara göre Kemalizm, 27 Mayısçı değil ama 28 Şubatçı, militarist-darbeci bir dikta rejimi. Bu üç yazarın, idamları olmasa bile 27 Mayıs’ı değişik ölçülerde onayladıklarını, 28 Şubat’a ise şiddetle karşı çıktıklarını düşünüyorum.

Oysa gerçek Kemalizm 27 Mayıs ile ne ölçüde bağdaşabiliyorsa, 28 Şubat ile aynı ölçüde ilişkilidir: SIFIR.

Bu  gazeteci yazarların Kemalizm’i daha iyi anlayabilmeleri için ATATÜRK’ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak ile KADROcu,
eski komünist, Vedat Nedim Tör’den birer alıntı ile bu kitabı noktalıyorum.

Her üç yazara dostça önerim: Kemalizm’i araştırın, Kemalizm’i önyargısız inceleyin.

Ne kadar yanlış şeyler yazdığınızı bana değil ama hiç olmazsa kendi kendinize itiraf edin.

Türk medyasında yanıldığını yazıp okurlarından özür dileyecek bir yazar ya da bir yayının hatasını tescil edecek Basın Konseyi’ni ben göremeyeceğim,  herhalde?
“ATATÜRK’TEN HATIRALAR”  [68]

Kolayca tahmin edilebilir ki, Atatürk, Birinci Dünya Harbinden sonra, Avrupa’nın muhtelif memleketlerinde, birtakım şeflerin ortaya attıkları ideolojilerle onların tabii neticesi olarak meydana gelen idare sistemlerinin (diktatörlük rejimleri) şiddetle aleyhindeydi.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri rahmetli Recep Peker, Avrupa’da, bilhassa İtalya ve Almanya’da, o zaman epeyce dedikodulara sebep olan uzun ve masraflı bir tetkik seyahati yapmıştı. Dönüşünde, yakında toplanacak olan parti kurultayına – ki, bu Atatürk’ün hayatında toplanan son (Dördüncü Büyük Kurultay 9 Mayıs 1935 tarihinde toplanmıştır)  kurultaydır – arzedilmek üzere yeni bir nizamname (tüzük) ile çok uzun, çok teferruatlı bir program hazırlamıştı. Bunlar; partinin genel başkan vekili – fiilen başkan ve başbakan – İsmet İnönü tarafından da kabul ve imza edilerek partinin genel başkanı Atatürk’e takdim edilmek üzere bana tevdi olunmuştur.

Bir akşamüstü elime geçen bu evrakı, acele ile, biraz karıştırdıktan sonra, Atatürk’e götürdüm. Kısaca neye dair olduklarını, bana bizzat Başbakan tarafından verildiğini arz ettim. Misafirleriyle beraber sofraya oturmak üzereydi. “Kütüphanede masamın üstüne bırak, sonra okurum” buyurdu. Emrini yerine getirerek Köşk’ten ayrıldım.

Ertesi sabah, her günkü gibi, hizmetinde bulunanlara telefonla kalkıp kalkmadığını sordum. Hiç yatmadığını, sofradan erken ayrılıp kütüphanede sabaha kadar meşgul olduğunu, o anda banyoda bulunduğunu, söylediler.

Derhal giyinip Köşk’e gittim. Yatak odasında idi. Banyodan yeni çıkmış, sırtında bornoz, günlük gazeteleri gözden geçiriyordu. Üzerinde ilk bakışta sezilen bir sinirlilik hali vardı. Beni görünce, azarlar gibi, sordu:

“Bu zorbalar kimlerdir? Onları kim seçecektir?”

Şaşırmıştım. Kekeledim: “Hangi zorbalar, Paşam?”

Daha sert ve yüksek bir sesle:
“Efendim. Sen dün akşam bana getirdiğin kağıtları okumadın mı?”

“Biraz okumuştum, Paşam.”

“Ha; işte orada bahsedilen, bütün kuvvetleri nefsinde toplayıp tek partiyi, tabii dolayısıyla, devleti ve memleketi kendi başlarına idare edecek olan yüksek meclisin azasını…diyorum. Onları kim seçecek? Bu zorbalar heyeti, kuvvet ve selahiyetlerini kimden ve nasıl alacak? Hayret, hayreti uzma… (Böyle vaziyetlerde daima kullandığı kelimelerden…) Bu ne sakat düşüncedir? Bu nasıl zihniyettir?”

Görülüyor ki, varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın arkadaşlar tarafından bile, zerre kadar anlaşılmış değildir.

“Çocuk, biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu memlekette birgün – eğer dünyada hükümdarlık aleyhinde gittikçe artan kuvvetli cereyan muvacehesinde kalanlar varsa – padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kurabilsinler.”
Biraz düşündü. Asabiyetini yenmiye çalışıyordu. Ayağa kalktı:
“Her ne ise …” dedi. “Sen şimdi kütüphaneye git, o evrak, masamın üstündedir. Partinin bugünkü nizamnamesinden ve programından birer nüsha bul. Kitaplar arasında var zannediyorum. Şayet yoksa getirt. Ben şimdi giyinip gelirim.”
Kalktım. Kütüphaneye gittim. İstediği nizamname ve programı bulduktan sonra bahis konusu evrakı bir kere daha gözden geçirdim. Gerek nizamname, gerek program o zamanın tek partili totaliter idarelerdeki esaslara göre kaleme alınmıştı. Başta azası mahdut, fakat kudret ve selahiyeti sınırsız bir heyet tasavvur ediliyordu. Bütün kararları bu ali heyet veriyor,  Büyük Millet Meclisi bir şekilden ibaret kalıyordu…İtalya ve Almanya’da olduğu gibi üniformalı gençlik teşkilatı kuruluyordu…
Bir kelime ile ve manası ile faşizm….
Hele program,  nihayet hükümetlerin senelik programlarına girebilecek birçok teferruat ile doluydu. İçinde çocuklar için süt damlaları (?) teşkiline kadar, akla ne gelirse hepsi vardı.
Ben bunları okurken Atatürk geldi. Kütüphanedeki büyük masada oturduk. Yeni nizamname ve programı eline aldı. Hem tekrar okuyor hem de hiddetle söylenerek her sayfasını karalarcasına çiziyordu. Bir aralık başını kaldırıp sordu:
“Bunları İsmet Paşa okuduktan sonra mı imza etmiştir, dersin?”
“Bilmiyorum efendim, ama dün akşam arz ettiğim gibi bana size takdim edilmek üzere, kendileri verdiler.”
“Hayır, hayır. Mutlaka okumamıştır.. Nasıl olsa fırka yüksek divanında üçümüz hep beraber okuyup müzakere edeceğiz, diye okumayı ihmal etmiştir… Başka türlü olamaz.”
Eski nizamnameyi ve programı yeniden, baştan aşağıya tetkik etti.  Kongreye, bazı tadiller ile, yine bunların götürülmesinin münasip olacağını söyledi. Bu çalışmalar bittikten sonra:
“Şimdi, telefonla, İsmet Paşa ile Recep Bey’i bul. Hemen buraya gelmelerini rica ettiğimi söyle. Sen de Köşk’ten ayrılma.” emrini verdi.
Köşk’e gelen genel başkan vekili İsmet İnönü ve genel sekreter Recep Peker ile kütüphanede birkaç saat görüştüler. Ben de emirleri veçhiyle kütüphaneye bitişik salonda neticeyi bekledim. Tabii aralarında nasıl ve neler konuşulduğunu bilmiyorum. Yalnız İnönü ile Peker gittikten sonra yanına girdiğim zaman Atatürk, mütebessim bir çehre ile:
“Vaziyet tahmin ettiğim gibi çıktı çocuk … İsmet Paşa, Recep’in marifeti olan o saçmaları okumadan imza etmiş… Neyse herşey olduğu gibi kalacaktır…” dedi.
YORUM
Bu olaydan bir yıl sonra Recep Peker parti genel sekreterliği görevinden uzaklaştırılmıştır.  Böylece CHP’nin ATATÜRK’ün sağlığında ceberut, militarist, demokrasi karşıtı olduğu iddialarına Hasan Rıza Soyak’ın 1973 yılında yayımladığı Hatıralar’da yer alan bu olayın öyküsü ile en doğru cevap verilmiş olmaktadır.
10 Kasım sonrası ise Çankaya ve çevresine bambaşka bir zihniyet yerleşmişti.
Taha Akyol – Cengiz Çandar – Abdurrahman Dilipak gibi yazarlar bunları gerçekten bilmiyorlar mı, yoksa bilmelerine rağmen mi öyle yazıyorlar? Bugün Türkiye her konuda olduğu gibi  ATATÜRK ve Kemalizm hakkında da çok  yaygın ve derin  bir dezenformasyon var.   
“KEMALİZMİN DRAMI”  [69]
Cumhuriyetin 50. yıldönümünün tadını bir türlü çıkaramadım. Şöyle bir içrahatlığı ile “Çok şükür, bu günlere de yetiştik…” diye derin bir oh çekemedim…
Nerde o onuncu yıldönümündeki [70]coşku? O kabına sığamayış? O umut dolu ileriye bakış? O büyük güven duygusu? O, daha güçlü yarınlara gitmenin verdiği iç rahatlığı? O zamanki bütün eksikliklerimize rağmen bir büyük devlet itibarı görmenin göğüs kabartıcı şerefi?
O, yabancıları bile şaşırtan çağ açıcı büyük devrim gelişmeleri?
O, yepyeni bir vatan yaratmış olmanın anlatılmaz gururu?
Bunların hepsini, hepsini, batı modeli bir demokrasi uğruna harcadık. Şimdi, sıradan azgelişmiş bir memleket olduk.
O, tarihte hiçbir benzeri olmayan “bir defalığımızı” yitirdik.
Şimdi, öyle profesörlerimiz var ki, Milli Kurtuluş Savaşımızın “anti emperyalist” anlamını bile inkar ediyor. Ve onun sadece Yunanlı’lara karşı açılmış lokal bir savaş olduğunu iddia edebiliyor.
Ört ki ölem…
Yine öyle profesörlerimiz var ki, Kemalizmin ‘nevi şahsına mahsus’  yepyeni bir dünya görüşü, bir yarı – koloninin özgür ve egemen millet oluşu olayının tarihte ilk başarılı örneğine has bir fikir sistemi halinde işlenmesi gerekliliğine inanmıyor.
Ört ki ölem…                       

Öyle parti liderlerimiz  [71] var ki, 12 Kasım 1973 tarihli Hürriyet’ten
aktardığım şu sözleri söyleyebiliyorlar:
“Memleket sarhoş masalarında hazırlanan kanunlarla idare edilmemelidir. Bugün en iyi öğrenciler İmam Hatip Okullarında yetiştirilmektedir.”
“Manevi sahada yapacağımız köklü değişiklikler arasında milli kıyafetlere aykırı giyim tarzları yasaklanacaktır.”
“Hırsızlık yapan elin kesilmesi, kem gözle bakan gözün zayi edilmesi gibi şeri hükümler iktidara gelince getirilecektir.”
“Hilafetin gelmesinin birçok faydaları olabilir. Siyasi faydaları da. Ben illa gelsin iddiasında değilim ama millet isterse herşey olur.”

 

Ört ki, ölem ölem…Şimdi yine öyle üniversite öğrencilerimiz var ki:

“Önce iman, üniversite müslüman”
diye yürüyüşler yapıyorlar…

Bilimsel yaratıcı gücümüzü kullanıp bize has bir

“Kemalist  demokrasi sistemi”
yaratmak zorundayız. Bunu da şimdiye kadar beceremediğimiz için yine ört ki ölem…
Vedat Nedim TÖR bu yazıyı 1973 yılı sonlarında kaleme almış. Aradan nerdeyse 30 yıl geçmiş, ben de hemen hemen aynı şeyleri söylüyorum: Kemalist-demokrat bir TÜRKİYE. 10 Temmuz 2001
Yukarıdaki satırları yazdıktan sonra beş yıl daha geçmiş. Yıl 2006, “Kemalist-demokrat” bir TÜRKİYE, her geçen gün biraz daha uzak bir hedef gibi…
Tüm Kemalizm karşıtlarına bir önerim var. Falih Rıfkı Atay’ın 1938 Kemalizm tanımından  (Bkz. Bölüm 2) ya da Vedat Nedim Tör’ün şu “Kemalizmin ‘nevi şahsına mahsus’  yepyeni bir dünya görüşü, bir yarı – koloninin özgür ve egemen millet oluşu olayının tarihte ilk başarılı örneğine has bir fikir sistemi…” cümlesinden hareketle bir ‘Kemalizm’ bulun kendinize.
1946 Kronolojisi ile tüm ATATÜRK kitaplarındaki eksikleri önem-seyin. O eksikler tamamlanınca, Yaşar Nabi Nayır’ın 1963 modeli tanımını (“ölümüne kadar söylediklerinin ve yaptıklarının tümünü birden kapsayan ilkeler”) da kabul edebilirsiniz.
Aksi takdirde Taha Akyol - Cengiz Çandar - Abdurrahman Dilipak üçlüsü gibi kafanız karışır, doğruyu bulamaz, doğrudan uzaklaşırsınız.   
2006 yılında Türk milletinin doğruyu bulmaya şiddetle ve ivedilikle ihtiyacı var. Doğruyu bulmak için Kemalizm bir yol olabilir ama asla bir dayatma hele hele askeri bir formül değil. Kemalizm ile 28 Şubat’ı ilişkilendirmek Atatürk’ü tanımamak ile eş anlamlıdır.
POST EK
POSTKEMALİZM Mİ? NEOKEMALİZM Mİ?
                                                                           
      Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Son yıllarda medya ve kamuoyunda bir Yeni Osmanlı söylemi giderek tırmandırılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kendi hege-monya düzenlerini kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, bu Yeni Osmanlı söylemini desteklemekteler ve bu doğrultuda Türkiye’de bir ılımlı İslam’a yönelen iktidar yapısını olumlu karşıla-maktadırlar. Orta Doğu’nun bütünüyle Müslüman yapısını dönüştür-meyi hedefleyen projeler, Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail olarak devreye sokulmakta, bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti’nin hem ulusal hem de laik devlet yapılanması tehlikeye atılmaktadır. Yeni Osmanlı açılımı ile ABD, Türkiye üzerinden Balkanlar’da Avrupa’ya karşı bir yapılanmayı hazırlarken, İsrail de bu çerçevede Türkiye’yi Orta Doğu’ya yönelen politikalarında kullanmağa çalışmaktadır. Her iki devletin bu girişimleri Yeni Osmanlı vizyonu doğrultusunda Türkiye’ye ve bölge halklarına benimsetilmeğe çalışılmaktadır.

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan yeni yayımlanan “Kemalist Sistem” isimli kitabında bir bölümün başlığını “PostKemalizm ve Yeni Alternatifler” olarak koymuştur. Buna göre,  Sovyetler sonrası dönemde bir post-Sovyet dönemden bahsedilirken, benzeri biçimde Post-Kemalist dönemden de bahsedilebilir m? Bu konu tartışmaya açıktır. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile beraber ortadan kalkan sosyalist modeli gibi, küreselleşme döneminde de ulus devletlerin ortadan kalktığı ve Türk ulus devletinin kuruluş düşüncesi olan Kemalizm geride kaldı denile-bilir mi?  Böylesine bir sorunun her yönü ile tartışılması gerekir. Yeni dönemde, eskisi gibi Osmanlı hinterlandında bir bölgeselleşme projesi peşinde koşanlar, Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan düşünce olarak Kemalizm’in geride kaldığını öne sürebilirler mi? Türkiye Cumhuri-yeti ortadan kaldırılırken, Kemalizm de tarihin tozlu sayfalarına doğru itilebilir mi? [72] Türk ulusu ve kamuoyu daha bu sorunları tam anlamıyla tartışmadı. Bu sorular her yönü ile tartışılacak ve Türk ulusunun ve devletinin çıkarları doğrultusunda yanıtlanacaktır. 

Yeni Osmanlı peşinde koşanlar postKemalizm’den söz ederlerken, Kemalistlerin bu duruma ne dediğini hiç sormamaktalar ve Kemalist
çevrelerin olayların gelişimi ile ilgili düşüncelerini izlememektedirler.
Kemalistler ve Atatürkçüler de tıpkı küreselciler, neoliberaller, mandacılar, altkimlikçiler, bölücüler ve cemaatçılar gibi dünyadaki gelişmeleri yakından izlemekteler ve kendi düşünceleri doğrultusunda yeni dönemin gelişmelerini açıklamağa çalışmaktadırlar.  Küreselleş-me, küreselcilere bırakılamayacak kadar herkesi ilgilendiren ciddi bir iştir. Tekelci sermayenin güdümünde dünyaya bakanlar ile Türk ulu-sunun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarları doğrultusunda olayları izleyenlerin çıkarları gibi düşünceleri de çok farklıdır ve çelişmekte-dir.

Uzun yıllar Atatürkçülüğe ve Kemalizm’e karşıdan bakan ve karşı çıkan bir yazar olarak Hasan Bülent Kahraman son yazdığı “ABD bu 11 Eylül’ü Çok Sevdi” isimli kitabının üçüncü bölümünün sonucunda Orta Doğu’da bir NeoKemalizm’den söz etmektedir. Kemalizm’e karşı bir yazarın Amerika’ya giderek, Princeton Üniversitesi’nde çalışmalar yaparken yazdığı kitabında Orta Doğu’da NeoKemalizm’-den sözetmesi son derece düşündürücüdür. Orta Doğu bölgesinde ılımlı İslam cemaatlerin desteklenmesi, cemaatçi burjuvazinin yara-tılması gibi metotlarla bir yerlere gidilemeyeceği on beş yıl sonra belli olunca acaba ABD ve Atlantik bölgesinden dünyanın merkezi bölgesi-nin geleceği ile ilgili planlar değişiyor mu?

ABD eski elçisi İstanbul’da yaptığı bir toplantı ile bölgenin geleceğinde Yeni Osmanlı vizyonunu araştırmıştı. Daha sonra Ankara’ya geldiğinde ise Kemalist devlet modelinin Orta Doğu ülkelerinin yeniden yapılanmasında gerçekçi bir model olup olamayacağını araştırmış ve bu amaçla toplantılar düzenlemişti. 

Osmanlı ve Sovyet İmparatorlukları sonrasında Orta Doğu’da, daha doğrusu dünyanın merkezi coğrafyasında yeni bir siyasi yapılanma olacağı açıktır. Böylesine bir oluşum bölge dışından ithal modellerle gerçekleştirilemez. Bölgenin merkez ülkesi Türkiye Cumhuriyeti Batı uygarlığının yanıbaşında, Batılı olmayan bir halkın katılımı ile çağdaş uygarlığa uygun bir model olarak yirminci yüzyılda ortaya çıkmıştır.
İlk kez bir Müslüman toplumda Batı tipi çağdaş cumhuriyet ve demokrasiyi kuran Atatürk’ün siyasal yaklaşımı ve devlet modeli hem Orta Doğu ülkelerine hem de İslam dünyasına ışık tutmaktadır. Türkiye, Atatürk’ün devlet modeli ile yirminci yüzyılda çağdaş bir devlet olarak ortaya çıkmış ve uygar uluslar ailesi içinde onurlu yerini
almıştır. Türkiye’nin başardığını şimdi İran, Irak, Suriye, Azerbaycan, Gürcistan, Ürdün ve diğer bölge devletleri yapmak zorundadırlar. Bölgedeki komşularımız Atatürk’ün yolundan giden Türkiye’nin yanına gelecekler, Türkiye ile yeni bir bölgesel birliği Avrupa Birliği gibi devlet ve millet esasına dayanarak gerçekleştireceklerdir.  Dünya-nın merkezi coğrafyasında Avrupa Birliği benzeri Merkezi Devletler Birliği kurulacaktır. 

Kemalizm Türklere yön göstermiş, Türklerin çağdaş bir ulus olmasını ve Anadolu’nun bir ülke düzeyine gelmesini sağlamıştır. Kemalizm  Türkiye’yi nasıl ülkeselleştirmişse, Orta Doğu ülkelerini de Neo-Kemalizm benzeri biçimde bölgeselleştirecektir. Atatürk’ün öncülük ettiği gibi yeni bir Sadabat Paktı çatısı altında bir araya gelecek Orta Doğu devletleri, bölgesel birlik içinde dayanışma sağlayarak  Atatürk’ün devlet modeli ve ilkeleri ile yeni yüzyılda bölgesel  bir düzene yöneleceklerdir. Daha önce Türkiye’ye yön gösteren Kemalizm, yeni dönemde NeoKemalizm olarak Orta Doğu ülkelerinin bölgeselleşmesine giden yolu açacak ve onlara rehberlik edecektir. Orta Doğu’da yeniden Osmanlı düzenine dönülmeyecek ama NeoKemalizm ile Orta Doğu ülkeleri ve dünya sahnesine Türkiye Cumhuriyeti gibi çağdaş devletler olarak açılacaklardır.                        



* * *




YORUM

Sayın Çeçen’in baskı aşamasında lütfettiği “POSTKEMALİZM Mİ?
NEOKEMALİZM Mİ? makalesi iki sayfalık son bir değerlendirme yapmama imkan sağladı.

Son birkaç hafta çeşitli internet gruplarında tartışmaya açtığım “Kemalizm” konusunda çok değişik tepkilerle karşılaştım. “Kemalizm bir ideoloji değildir” diyenlerden, “Kronolojideki eksiklikler 2006 yılında önemli değildir. Bu tartışmaların günümüzün sorunlarına çözüm getirmesi açısından bir yararı yok” diyenlere kadar olumsuz görüşlerin yanı sıra, “Kemalizmin ne olduğunun ve ne olmadığının net bir şekilde anlaşılması son derece önemlidir” şeklinde teşvik edici görüşler ile de karşılaştım. Tüm görüşleri özetlemeye çalışacağım.   
ATATÜRK’ün sağlığında tek sözcüktü KEMALİZM. Sulandırılmış, sağa veya sola çekilmiş, çeviri modelleri de yoktu. 15 inci yılda, 29 Ekim 1938’de, zirveye ulaşmıştı.

Cemal Kutay’a göre “ATATÜRK’ün dili” olan Falih Rıfkı Atay’ın şu cümleleri o günlerin havasını çok iyi yansıtmaktadır:

Kemalist Türkiye, Medeniyet ve Kültür Mücadelesi içinde bir ülke.
Kemalist Türkiye’nin her taraflı inkişafı ve inşası devam etmektedir.
On beşinci Yıl’da herkes bu nedenle gururlu.

“İdeoloji değildir” diyenler, neden olarak Kemalizm’in ulusal sınırları aşarak başka ülkelere yayılmamış olmasını gösterdiler. Eğer 11 Kasım 1938 gününden itibaren Kemalizm’den uzaklaşılmasaydı, bunun sonucu olarak da Türkiye, 1949 yılı sonunda açlık, yaygın ve ölümcül bulaşıcı hastalıklar ve yoksullukla boğuşan bir ülke konumuna getirilmemiş olsaydı; Kemalizm, Türkiye dışında pek çok ülkede geçerli bir rejim haline gelmiş olurdu. Sayın Çeçen’in bugün NeoKemalizm için öngördüğü hedeflere çok daha önce ulaşılmış olurdu. Sayın Yayla’nın sözünü ettiği “sistemdeki normalleştirme” de gerçekleşmiş olurdu.

11 Kasım (1938), 27 Mayıs (1960) ve 12 Eylül (1980) tarihleri Kemalizm açısından önemli yol ayrımlarıdır.
11 Kasım’da “kopuş” süreci “tedrici tasfiye” ile başlatılmış, ATATÜRK’ün son yılı “baştanbaşa sansasyon ve demagoji” olarak tanımlanmıştı. (Bakınız sayfa 48)
27 Mayıs’tan hemen sonra oluşan siyasi boşlukta da Kemalizm’in “tercüme” süreci başlatılmış, önce “Sol Kemalizm” daha sonra (12 Eylül sonrası) yapay olarak sağ-sol nüansları üretilmiş ve tercüme sürecine monte edilmişti. Artık herkesin bir ATATÜRK’ü, bir Kemalizm (ya da ATATÜRKçülük) anlayışı vardı. Oysa Kemalizm tekti ve ithal modellere kapalıydı. Kendimize özgü bir sistemdi. “Biz bize benzeriz” diyen ATATÜRK 1935 yılında Kemalizmin ekonomik özelliklerini şöyle açıklamıştı (Ekonomi Bakanı Bayar aracılığı ile):
Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi 19. asırdan beri sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdüğü fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş Türkiye’ye has bir sistemdir…

 

Bizim takip ettiğimiz bu yol liberalizmden başka bir sistemdir.

1 Kasım 1937 günü TBMM’de yaptığı son ve önemli konuşmasını da
şöyle noktalamıştı ATATÜRK:

Elimizdeki proğramın ruhu, bizi yalnız bir kısım vatandaşlarla alakalı kalmaktan meneder. Biz, bütün Türk milletinin hadimiyiz.

Kemalizm, Türk milletini 1923 yılında yoksulluğun en alt noktasından 1938 yılında dünyanın en zengin ülkesinin (ABD) yedide bir refah düzeyine çıkarmıştı. Hedef muasır medeniyetin de üstüne çıkmaktı. 2006 yılında daha değişik ama belki daha da vahim sorunlarla boğuş-maktadır Türkiye: Dış borcu çok hızla artmakta, düşük döviz kuru ve anlamsız Gümrük Birliği nedeniyle dış ticaret açığı tırmanmakta, ithalat teşvik edilirken kurulu işyerlerinin kapanması sonucu işsizlik çığ gibi büyümektedir. IMF ekonomimizi AB ise genel olarak dış politikamızı yönlendirirken ABD – İsrail ikilisi de özellikle Irak’tan başlayan bir OrtaDoğu senaryosu çerçevesinde başımızı ağrıtmaktadır.

Vedat Nedim Tör’ün “Kemalizm’in Dramı” başlıklı kitabında alıntıladığı ve 12 Kasım 1973 tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanan Erbakan hezeyanlarını hiç birimiz önemsememişiz. Sayın Ecevit ise 12 Kasım 1973’de o görüşleri açıkça ifade eden Erbakan’ı tam üç ay sonra devlete sokmuş ve başbakan yardımcısı yapmış.

2002 yılında o görüşler tek başına iktidar olmuştur. 2005 yılında daha da ileri gidebilmek için Dilipak “önce Kemalizm’in tarihe gömülmesi gerektiğini” yazmıştır. Benden başka “Dur” diyen de çıkmamıştır !

Kemalizm1938’i, Sayın Yayla’nın deyimiyle “normalleştirerek” benim 2001 yılında yazdığım gibi “internet çağına taşıyarak” ya da Sayın Çeçen’in işaret ettiği gibi NeoKemalizm’e dönüştürerek 2006 yılının sorunlarını çözüme kavuşturmak üzere değerlendirmeliyiz.

Sn. Taha Akyol, Sn. Cengiz Çandar ve Sn Abdurrahman Dilipak’ın bu tartışmaya katılarak bence son derece yanlış olan görüşlerini savunma-larını isterdim. Türk medyasının bu tür inatçılığını üzülerek izliyorum.      

MEHMET ARİF DEMİRER                                             20 Şubat 2006

8  KAYNAKÇA
Gazete – Dergiler
Demokrat Türkiye Dergisi Sayı 16 (2000) “Şark Raporu” Bayar 1936
ULUS – 19.9.1938; ULUS – 19.9.1948; ULUS – 14 Mart 1950
The Times Turkish Number (İngilizce ve ULUS’un Türkçeye Çevrisi)
ZAFER – 9 Ağustos 1957
Milliyet – 11 Kasım 2002 ve 3 Kasım 2003    
Cumhuriyet – 15.10.2003;  Tercüman -  2.11.2004; Vakit 7.12.2005
Aydın Yalçın – 2 makale İzmir Ticaret Gazetesi 12 ve 16 Eylül 1966
Varlık Dergisi  – Aralık 1949 Yaşar Nabi Nayır Makalesi
Milli Birlik Komitesi (MBK)  1 Numaralı Broşür Ağustos 1960

Kitaplar

İnönü’nün 16 Şubat 1939 tarihli Notları ile ilgili kitap ve gazeteler:
ANILAR, SORUNLAR, SORUMLULAR - Orhan Erkanlı 1972
Hürriyet Gazetesi 13 Ocak -  1 Şubat 1974
HATIRALAR – İsmet İnönü 2. Cilt Bilgi Yayınevi 1987
DEFTERLER -  Yapı ve Kredi 2003

ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR? – Kolektif 1963
BAYRAKLAŞAN ATATÜRK – Kolektif 1966
ATATÜRKÇÜ OLMAK – Ceyhan Atuf Kansu 1966
TARİHÇİ GÖZÜYLE ATATÜRK – Haluk Y. Şehsuvaroğlu 1967
ATATÜRK YOLU – 1967
ATATÜRK YAŞADI MI? – Oktay Akbal  1975
BİLİNMEYEN ATATÜRK – Sami Özerdim 1976
ATATÜRK DİYOR Kİ – Mustafa Baydar 1966
ATATÜRK YOLUNDA 40 YIL – Kolektif 1973
ATATÜRK’Ü ANLAMAK VE TAMAMLAMAK - Tütengil  1975  
ATATÜRK’TEN HATIRALAR – Celal BAYAR  Sel Yayınları 1955
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN 2. SANAYİ PLANI –Afetinan 1973
ATATÜRK’TEN HATIRALAR – Hasan Rıza Soyak 1973
ATATÜRK VE DEVRİM - Enver Ziya Karal ODTÜ 1998
ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR? – Falih Rıfkı Atay AK Yayınları 1966
POLİTİKADA 45 YIL – Yakup Kadri Karaosmanoğlu İletişim 1984
GÜNLÜKLER – Nihat Erim Yapı ve Kredi 2005
SOSYALİZM ANARŞİ TERÖR – M. A. Demirer Emre Yay. 1995
ATATÜRK-BAYAR-DP EKSENİNDE MASALLAR & GERÇEKLER – Mehmet Arif Demirer Lazer Yayınları 2005
DP’NİN YATIRIMLARI – M. Arif Demirer – Demokratlar Kul. 2006




[1]              Bkz. SONUÇ TABLOSU – 1  Sayfa….
[2]              Ayrıntıları Sonuç Tablolarda ve ekli CD’de de verilmiştir
[3]              ENH Enerji Nakil Hattı – Enterkonnekte Sisteme geçiş
[4]              O zamanki adı “İPRAŞ”. Bugünkü TÜPRAŞ 
[5]              Küçücük bir rafineri vardı: 8 bin ton/yıl kapasiteli
[6]              1955 yılı sonunda üretime başlayan 330 bin ton/yıl kapasiteli Batman
Rafinerisi.
[7]              1960 yılında.
[8]              6 Ocak 1960. ATAŞ Rafinerisi. Kapasitesi 3.2 milyon ton/yıl.
[9]              ATAŞ ve İPRAŞ rafinerileri 1961 yılı sonunda üretime başlamışlardı.
[10]     Günümüzde Kültür Bakanlığı, ADD ve akademinin kronolojilerine taşınmıştır.
[11]       Şükrü Kaya “polis devleti” kurmuş. (ATATÜRK ve Başbakan Bayar farkında    
          Değiller?)  Bu tür yorumlarla ATATÜRK’e ne büyük haksızlık  yapıldığının
          farkında değil herhalde, Sn Akyol?
[12]       Vurgulama benim. Notların ne ölçüde saygılı olduğunu görmek için bkz Böl.3
[13]       Sn Akyol lütfetse de 1 Kasım 1937 Teşrin Nutku’nu, The Times Turkish
          Number’ı ve 19 Eylül 1938 tarihli ULUS okusa. O zaman ATATÜRK’ün
          nelerle meşgul olduğunu görecek ve 1938 yılının önemini algılayacaktır.  
[14]             Politikada 45 Yıl – İletişim Yayınları 1984
[15]             Cumhurbaşkanı’nından randevu almak yetkisi
[16]             Yakup Kadri böyle bir konuyu yanlış hatırlayabiliyor? Falih Rıfkı Atay,
               kendi arzusu ile 1948 yılında ayrılmıştı ULUS Gazetesi başyazarlığından.
Eski KADROcu, Zoraki Diplomat, Yakup Kadri; 1957 yılında ULUS Gazetesi başyazarı, 1961’de Kurucu Meclis üyesi daha sonra aynı yıl CHP milletvekili olmuştu. 1962 yılında CHP’nin (İnönü’nün ?) ATATÜRK ilkelerine ters düştüğünü illeri sürerek CHP’den istifa etmişti. 
[17]             Yakup Kadri’nin bahsettiği ihtilal  27 Mayıs darbesidir.
[18]                    1960 yılında, 1949 yılına kıyasla ve yüzde olarak artış
[19]                    1965 yılında, 1960 yılına  kıyasla ve yüzde olarak artış
[20]                    Türkiye Cumhuriyeti’nin en hızlı nüfus artışının yaşandığı dönem
[21]                    Günde 340 gr/kişi - Bu miktar aslında yeterli ama bölgesel olarak açlık var, örneğin
Orta Anadolu’da
[22]                    Evlerde ve İşyerlerinde tüketilen
[23]                    27 Mayıs’ta devam eden enerji yatırımları tamamlanmış, elektrik tüketimi 1960
yılına kıyasla daha yüksek bir düzeye ulaşmıştır
[24]                    27 Mayıs’ta devam eden enerji yatırımları tamamlanmış, elektrik tüketimi 1960
yılına kıyasla daha        yüksek bir düzeye ulaşmıştır
[25]                    ATAŞ ve İPRAŞ ile tevsi edilmiş Batman  hep birlikte üretimde
[26]                    1965 yılında, 1960 yılına kıyasla şeker üretimi bir miktar gerilemiştir
[27]                    27 Mayıs’ta inşa halinde bulunan 5 fabrika üretime geçmiş ve kişibaşına üretim 73
kg’dan 103 kg’a yükselmiştir. Bu 19 fabrikanın gereksiz olduğu 27 Mayıs öncesi sık sık iddia edilmişti !
[28]                    Karabük’te haddehane üretimi 381 bin tona ulaşmış, 15 Mayıs 1965 tarihinde
üretime geçen ERDEMİR, 1965 yılında 378 bin ton saç üretimini  gerçekleştirmişti.
[29]             Önemsiz bir mekanizasyon düzeyi
[30]             Belediyelerin mezbahanelerinde kesilen hayvanları kapsar
[31]  Karayolları toplam yatırımı 4 milyar TL’yi aşmıştır. Toplam yatırımların
     (38.8. Milyar TL) % 11’ine eşit
[32]  Bu sektörün yatırımları tutarı 900 milyon TL’dir.
[33]             Anıtkabir inşaatının kronolojik gelişimi için bkz. sayfa…
[34]          Ben 1957-1964 arasında Türkiye’de değildim. Türkiye’den ayrıldığımda         Ankara, İstanbul’un bazı semtleri ve sınırlı olarak İzmir’de havagazı vardı. Ülkenin çok büyük bölümünde yemek pişirmek bir mesele idi. Döndüğümde lpg köylere kadar girmişti. Tüpgaz büyük bir devrimdi. İPRAŞ ve ATAŞ  sayesinde.

[35]            Bu makaleden bir ay sonra (ekim 1966) ANADOL otomobillerinin seri
üretimi başlamıştır. İlk yerli otomobil. O gün için çok önemli bir olaydı.
[36]             Bu propaganda YÖN dergisi tarafından başlatılmıştı. Doğan Avcıoğlu ve
               arkadaşları tarafından yönetiliyordu.
[37]             Yaşar Nabi Nayır’ın sözünü ettiği projelerin hepsi, fazlası ile, gerçeleşti
               ama yine de yüzümüz gülmek bir yana 27 Mayıs oldu. “DUR” dediler.
Durdurdular. 1949 ortamında hayal gibi gelen yatırımlar gerçekleşmiş, Türkiye ölçek değiştirmişti. Beş milyon ton/yıl kapasiteli rafinerilerin temeli atılmış, ERDEMİR şirketi kurulmuştu: 11 Mayıs 1960. On altı gün sonra DUR dediler ve (1) numaralı  broşürleri ile nasıl durdurduklarını  da uzun uzun anlattılar. Milli Birlik Komitesi’nin (1) numaralı broşürünü herkesin okuması ve Yaşar Nabi Nayır’ın bu makalesi ile kıyaslaması gerekmektedir. 
[38]             Yaşar Nabi Nayır’ın dipnotudur: Bu facianın mahallinde tespit edilmiş ve
              hiç hayal karışmamış hikayesini pek yakında Mahmut Makal’ın “Bizim
              Köy”ünde okuyacaksınız. (1. Baskı Ocak 1950)
[39]         Yukarıdaki Tablo DPT’nin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı kitabından
alınmış,1949 göstergeleri ile kıyaslanmıştır.  1949 göstergeleri DİE’nin 2252 sayılı yayınının Tarım bölümünden alınmıştır.
[40]             DPT BBYKP Sayfa 150 – Uluslar arası asgari beslenme miktarları
[41]             Bu yazıdaki tüm vurgulamalar benim. M.A.D.
[42]             Bkz. Dilipak makalesi sayfa ???
[43]             “Anlamak istemeyen”  M.A.D.
[44]             Vurgulamalar benim M.A.D.
[45]             Londra’da Türkiye büyükelçisi’nin eşi
[46]             ATATÜRK
[47]             O tarihte (1938) öyle idi.
[48]             Kemalist Rejim’in özünde Türk birliği ve Türk milliyetçiği vardı
[49]             Alıntılardaki vurgulamalar Attila İlhan’ın
[50]             www.kongar.org
[51]             Sn Kongar’ın 35 baskı yapan “21. Yüzyılda Türkiye” başlıklı kitabının 81. sayfasında 19 Mayıs 1919, 144. sayfasında Serbest Fırka olayı, aynı sayfada 10 Kasım yer almıştır. Serbest Fırka – 10 Kasım arası YOKTUR. Bkz. Ek 2/1 sayfa ??
[52]             İster bana ister köşeyazılarınızda
[53]             Atay’ın 1937 – 1938 yılı başyazılarının en önemlileri, AYIN TARİHİ
              dergisine seçilenler,  www.kemalizm1938.org sitesinde “Kemalizmin
              Kitabı”nda verilmiştir.
[54]             Yazıların tamamı ekli CD’dedir.
[55]             Bir anlam veremedim. Eğer “Kamalizm” demek istedi ise gene yanlış. Çok
              kısa bir süre “Kamalizm” sözcüğü kullanılmış ve terk edilmiş.
[56]             Sözcüğün doğru yazılışı: ceberut.  Anlamı: 1 – Tanrının kudreti,
              2 – acımasız, merhametsiz, zorba !
[57]             O tarihte adı  “Demokrat TÜRKİYE” bugün “Kemalist-demokrat
               TÜRKİYE”
[58]             Tanımlama No  1
[59]             Tersten Tanımlama
[60]             Tanımlama No 2
[61]             Kemalizm ortadan kalkarsa Ermeni meselesinin gerçeği anlaşılacak
[62]             Bütün bu olumsuzlukların kaynağı Kemalizm
[63]             Tanımlama No 3
[64]             Tanımlama No  4 – Kemalizm siyasetin dışına çıkarılsın
[65]             Tanımlama No 5
[66]             ATATÜRK bu konuşmasında “vasi tahavvül” (Büyük Değişim) hedefini
               koymuştu
[67]             Büyük Türkiye’nin inşası
[68]             Hasan Rıza SOYAK,  Sayfa ???
[69]             Vedat Nedim Tör: “Kemalizmin Dramı” Çağdaş Yayınlar 1979, Sf. 148
[70]             Vedat Nedim TÖR, KADRO Dergisi’ni en önemli yazarlarındandı. Dergi
               kapandıktan sonra Matbuat Umu Müdürü oldu. AYIN TARİHİ,
La TURQUIE KEMALİSTE gibi dergileri çıkardı. Türkiye’de ilk kez turizm kavramını oluşturdu. Daha önce gizli Türkiye Komünist Partisi  Genel Sekreteri idi. 1938 yılında Matbuat Umum Müdürlüğü’nden
               ayrılmıştı. New York’ta fuarda Türk Pavyonu’nun yöneticisi idi.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra uzun yıllar Yapı ve Kredi Bankası ile Akbank’ın Kültür yayınlarının yöneticisiydi.
[71]              Necmeddin Erbakan!
[72]             Bkz. Dilipak yazısı sayfa 125 M.A.D.




[1]              “Teşrin Nutku”  Bu tanımlama İnönü’ye aittir. Bkz. Bölüm 3
[2]              Teşrin Nutku No 2
[3]              Bunlar DP’nin yatırımlarının iskeletini oluşturacaktır.
[4]              1952 yılına kadar İstanbul’a elektrik sağlayan tesis Silahtarağa’da  
               taşkömürü yakılmıştır.
[5]              Tıpkı fabrikalar kurmak için alınan kredinin altına dönüştürülerek Merkez
               Bankası kasalarında kilit altına alınması gibi. Bkz. sayfa…
[6]              Her ne kadar makalenin tarihi belli değilse de, 27 Mayıs’tan sonra ve
              1978’den önce yazılmış olduğu anlaşılıyor. ODTÜ Yayını,
                “ATATÜRK ve DEVRİM” başlıklı kitabın içinde,  sayfa 131 – 142.
[7] Birinci yanlış burada. Kemalizm eşit değildir ATATÜRKçülük
[8] Bkz. ATATÜRK-Bayar-DP ekseninde Masallar ve Gerçekler”
    Mehmet Arif Demirer, Lazer Yayınları, 205 ve Sayfa 28
[9]              Bu alıntıda kısaltmalar yapılmıştır. Vurgulamalar benden
[10]             İsmet İnönü’nün kişisel kontenjanından
[11]             Yapay “Sol Kemalizm” kavramını icat etti.  
[12]             Yaklaşık elli kişi. Tam liste ekli CD’de
[13]             “Atatürkçülük Nedir?” AK Yayınları No 1 – 1966 Sf. 62 (AKBANK’ın 1
               numaralı kitabı)
[14]              “Anılar, Sorunlar, Sorumlular” 1972
[15]             Notların tamamı (fotokopi)  ile Metin Toker’in yorumları ekli CD’dedir.
[16]             Basit bir hata. 2. Tarih Kongresi, Dil Kongresi değil.
[17]             İtiraf: Müteessir ve mustarip (üzgün, acı çekiyor)
[18]             Sözünde durmayan bir adam. Dedikoducu bu ATATÜRK !
[19]              ATATÜRK-İnönü ilişkilerine para konusu. Araştırılması gerekli, diye    
              düşünüyorum.
[20]             6 Kasım 1937
[21]             19 Mayıs 1938 ATATÜRK trenle Mersin’e gitmiştir.
[22]             Haziran 1938
[23]             İtiraf ve iftira. ATATÜRK, İsmet Paşa’dan çekiniyor.
[24]             Tevfik Rüştü Aras
[25]             Hasan Rıza Soyak
[26]             Metin Toker, Hürriyet’teki diziyi bu paragrafla başlatmış ! Bkz. sayfa 43 ??
[27]             Mareşal Fevzi Çakmak
[28]             Bkz. ekli CD
[29]            Bakınız Bölüm 4 ve 5   

[30]             Sayfa 87
[31]             4 Senelik 3 Numaralı Plan’daki yatırımları
[32]             17 Eylül 1938 günü Başbakan Bayar Dolmabahçe’de ATATÜK’e yeni
planı anlatırken doktorlar Afetinan’ı içeri göndermişlerdir. Afetinan, ATATÜRK’ün kendisine söylediklerini  anlatıyor. (Sayfa XI)
[33]             ATATÜRK’ün ülkenin en önemli işleri hakkında iki önemli tanık önünde
              söyledikleri bunlardır.  Vurgulamalar benim Ayrıntıları için bkz. EK – 4/1
[34]              Bakınız sayfa ??
[35]              “Turkey” adlı kitabın (HMSO 1950) yazarı. İngiltere Elçiliğinde görevli
[36]              6 Haziran’dan 2 ay sonra !   Bu bilginin kaynağı: “Anıtkabir Tarihçesi”
               T.C. Genel Kurmay Başkanlığı Yayını, 2001, sayfa 182.
[37]             Çanakkale Sağlık Müdürü Dr İlhan Güney
[38]             Dış Ekonomik İşlerden sorumlu bir bakanlık gibi
[39]             1945 – 1949 dönemini özetleyen bir ikrar paragrafı !
[40]             Ulaştırma ve Ekonomi bakanları – Vatandaş ısınmak için kömür
bulamıyor – Hükümet çare bulamıyor – Enerji politikası yanlış olduğu için elektrik ya ithal petrol ürünleri ya da bulunmayan taşkömürü yakılarak üretiliyor,  üretilemiyor – Türkiye’de üretilen elektrik çok çok pahalı
[41]             Vaşington Büyükelçisi
[42]             Dünya Bankası




[1]              Rahmetli burada küçük bir hata yapmıştı. İzmir Milletvekili olan Celal Bey
              1932 yılında İş Bankası Genel Müdürü idi.  Bakan değildi. İmar Bakanı
              olduğu dönem, İş Bankası’nın kuruluşundan (26 Ağustos 1924) önce idi. 
[2]              Vefatından tam 6 yıl önce gönderilmiş bir ÖNSÖZ
[3]              ATV Siyaset Meydanı 8 Şubat 2006
[4]              Bkz. Bölüm 3, sayfa ???
[5]              Bkz. www.kemalizm1938.org – Cumhuriyet Devrimleri
[6]              Nutkun tamamı verildiğinden italik karakter kullanılmamıştır.
[7]              Ara başlıkları ben ekledim
[8] ATATÜRK, 4 Senelik 3 Numaralı Plan’ı sipariş ediyor
[9]              11 Aralık 1937 tarihinde ilan edilmiştir
[10]             İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 8 kez yayımlanmış “ATATÜRK
DEVRİMİ” başlıklı kitapta bu cümle şöyle Türkçeleştirilmiştir:  “Elinizdeki izlencenin içeriği…” “Programın ruhu” ile “izlencenin içeriği” arasındaki fark,  “Kemalizm” ile 27 Mayıs sonrası üretilen “Atatürkçülük” arasındaki farktır.
[11]             ATATÜRK kimi eğilerek selamlıyor? Türk Milletini. İşte büyüklük budur.
[12]             Bu iki  cümle 11 Kasım 1937 tarihli ULUS Gazetesi’nde manşette yer
               almıştır
[13]             1937 yılında Türkiye’de 4 şeker fabrikası vardı. ATATÜRK’ün Pertek’te
koyduğu bu hedef, yeni 16 şeker fabrikasıdır. Beşinci fabrika 1953 yılında hizmete açılmıştı.1938 Kalkınma Planı’nda 4 yeni şeker fabrikası öngörül-müş ancak 1950 yılına kadar tek bir fabrika dahi kurulamamış ve 18 Eylül 1948 günü şeker tüketimini kısmak amacı ile şeker fiyatlarına % 60 zam yapılmıştı. 16. fabrika 1982 yılında ILGIN’da hizmete açılabilmiştir.
[14]             İki tanık (Prof: Dr A. Afetinan ve Genel Sekreter H.R. Soyak) önünde
              Başbakan Bayar’a söyledikleri – mealen.  Bu  olay 17 Kasım 1938 günü
Dolmabahçe’de yaşanmış ve Bayar (1955), Afetinan ve Soyak (1973)   tarafından ayrı ayrı kendi kitaplarında anlatılmıştır. ATATÜRK’ün ekonomi ile ilgili bilinen son sözleridir.
[15]             “Teşrin Nutku”  Bu tanımlama İnönü’ye aittir. Bkz. Bölüm 3 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder