13 Mart 2014 Perşembe

6 EYLÜL 1955 OLAYLARINA 30. YILINDA YENİ BAKIŞ

“6 Eylül 1955 Olayları Derin Devletin Tertibi idi” diyenlere şu soru sorulmalı:  Hangi Devletin? Türkiye?  Yunanistan? Olaylardan kim yararlı kim zararlı çıktı?
Yassıada 6/7 Eylül Davası Karar: 5.1.61 Olaylarda DP İstanbul İl Başkanı olan Orhan Köprülü ise 6.1.61 günü Kurucu Meclis’e girdi (Cemal Gürsel’in listesi)
DP Genel Başkanı (Menderes) suçlu ama
DP il başkanı (Orhan Köprülü) masum? !
D’Amato’nun 1995 ‘pogrom’ suçlaması Anayasa Mahkemesi nezdinde iade-i muhakeme davası – Bu davanın Red Kararı’nı kimler, nasıl imzalayabildiler?  
50. Yılda “Karşı Taraf” ne yaptı?
12 Dev Adam neler yazdı?
Türkiye ve Türk Milleti aleyhinde yazmak Türk Medyasının
görevi mi yoksa tercihi midir?
12 Dev Adamı kime şikayet edelim?

DEMOKRATLAR KULÜBÜ YAYINLARI
“Mehmet  Arif Demirer – D.P.  60. Yıl Serisi” No 1
www.dp1946.org
www.kemalizm1938.org
Kitap + CD Serisi No 1
ISBN:                          (CD ile birlikte)

1. Baskı  Ankara  7 Ocak  2006
Lazer Ofset Matbaa Tesisleri San. ve Tic. Ltd. Şirketi
Adres: Kazım Karabekir Cad. 95/1-A İskitler - ANKARA
Tel:    0312 341 23 70
Faks:  0312 342 28 98
www.lazerofset.com.tr

6 Eylül 1955 Olaylarına
50. Yılda yeni bakış
Hangi derin Devlet?
Mehmet Arif Demirer
DEMOKRATLAR KULÜBÜ YAYINLARI
 İÇİNDEKİLER
1 – Bölüm 1 - Giriş – Hatırlatma
2 – Bölüm 2 – Kronoloji: 1955 → 2005                                
3 – Bölüm 3  - 50. Yıl
50. Yılı beklerken Televizyon kanallarına başvurular:
Kanal B + ATV (Mehmet Tezkan)  + Kanaltürk (Merdan Yanardağ)
Karşı Taraf Ne Yaptı?
Karşı Sanat Çalışmaları’nın Karşı Galeri’deki SERGİSİ   
12 Dev Adam Korosu ve AB’ye yakışmaya çalışan bir Gazeteci         
4 – Bölüm 4 - SONUÇ
6 Eylül’de Derin Devlet – Ama Hangi Ülkenin Devleti?
EKLER
EK- 1
Kronoloji Bölümünün ekleri:
Mahmut Dikerdem’in anıları
Aziz Nesin’in hatırladıkları
Selanik’teki Bomba ile ilgili Radyo Haberi
Fahri Çoker’in verdiği Tahribat Listesi ve Analizi
Necdet Uğur’un yazılı cevabı
İkili Rapor – 4 Ağustos 1959
5 Haziran 1960 Fuat Köprülü açıklamaları – Türkeş’in yorumları
İstanbul Ekspres 2. Baskı
EK - 2
Yassıada  6/7 Eylül Davası                             
Telgraf ve Coşkun Kırca’nın hatırladığı bölüm
AKİS Dergileri – Türk medyasında seviyesizlik örnekleri
EK - 3
1995 - Türkiye’nin alnına sürülen leke:
Pogrom İddiası ve ABD Senatosu Kararı: “Pogrom”dur
D’Amato Önergesi                                                     
1996 - Lekeyi silme girişimi
Anayasa Mahkemesi nezdinde iade-i muhakeme davası          
Karar: “Telgraf yeni delil değildir” Davanın bu nedenle reddi               EK – 4   
50. Yıl Ekleri:
Tarih Vakfı’na dava                                                          
Basın Konseyi’ne Şikayet                                               
                                                          
Ankara, 24 Kasım 2005

ÖNSÖZ
Araştırmacı Yazar Mehmet Arif Demirer’in “6 Eylül 1955 Olaylarına 50. Yılda Yeni Bakış” başlıklı ve belgesel niteliğindeki yeni eserinin; yakın tarihimizde iz bırakan, görsel ve yazılı yayın organlarımızda farklı açılardan yorumlanan önemli bir olaya ve olayla ilgili gerçeklere ciddi kanıtlarla ışık tutması açısından büyük bir ilgi ile okunacağına inanıyorum.
Yazarın böylesine ayrıntılı bir belgeseli, olayın meydana gelişinin 50. Yıldönümünde ve Türkiye – AB ilişkilerinin en kritik sürecinde o dönemin Hükümeti’ni haksız yere ağır bir töhmet altında bırakan taraflı köşe yazılarının bilinçli bir şekilde yoğunluk kazandığı bir aşamada [1] kamuoyunun istifadesine sunmuş olmasını övgü ile karşılıyor ve Sayın Mehmet Arif Demirer’i içtenlikle kutluyorum.
Nüzhet KANDEMİR, E. Büyükelçi
DYP Genel Bşk. Yrd.

BÖLÜM 1 -  GİRİŞ
HATIRLATMA
1955 – 2005 tarihleri arasında, İstanbul’da yaşanan Rumları ve Kıbrıs’ı ilgilendiren olayları kısa kısa hatırlayalım:
6 Eylül 1955 olaylarından sonra tutuklanan tanınmış komünistler ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti yönetici ve üyelerinin İstanbul Sıkıyönetim ve Ağır Ceza Mahkemelerinde devam eden davaları 1956 yılında beraatla sonuçlandı.
Tutuklu olanlar tahliye edildiler. Gerek solcular gerekse Kıbrıs Türktür Derneği üyeleri tutuklu kaldıkları ayları nefretle hatırlamaktalar. Bu durumu anlayışla karşılıyorum. Bu kişilerin DP’ye karşı olmaları doğal olmakla birlikte, bu duygularını yanlış ve kasıtlı suçlamalar ile abartanları (örneğin Hikmet Bil) ve DP’lilere kötülük yapmak amacı ile yalan söyleyenleri, yazanları, onaylamak mümkün değil.
1956 yılında Rumlara bugünün parası ile 10 – 12 milyon Dolar değerinde bir tazminat ödenmişti. Bu ödeme, yeterli olmamış olabilir ama devletin iyi niyetinin simgesiydi. Rum azınlık da böyle kabul etmişti.
1957 yılına gelindiğinde, 6 Eylül’ün yaraları büyük ölçüde sarılmıştı.
Yapılan erken [2] seçimlerde DP, Adana ve Ankara’yı kaybederken İstanbul’u Rumların oyları sayesinde kazanmıştı.
Aleksandros Hacopulos ve Hırıstaki Yoannides İstabullu Rumları temsilen DP milletvekili olmuşlardı.
6 Eylül 1955’de DP İstanbul İl Başkanı olan Orhan Köprülü, 1958 yılına kadar bu görevde kalmıştı. Babası Fuat Köprülü ise 1957 yılında DP’den istifa etmişti. 1958 yılında Kıbrıs’ta iki toplum arasında şiddetli çatışmalar olmuştu. İstanbul’da yüz binlerin katıldığı Kıbrıs mitingleri tertiplenmiş, kimsenin burnu bile kanamamıştı.
TBMM, 16.6.1958 tarihinde bir bildiri yayımlayarak Taksim tezinin kabul edebileceğimiz en son taviz olduğunu ilân etmişti.
Zürih ve Londra antlaşmaları, 4 Mart 1959 günü yapılan uzun müzakereler sonunda TBMM tarafından onaylanmıştı. [3] Oylamada CHP’li milletvekilleri olumsuz oy kullanmışlardı. Sayın Bülent Ecevit de olumsuz oy kullananlar arasında idi. CHP lideri İsmet İnönü, oyunun olumsuz olmasının gerekçesini, antlaşmaları Kıbrıslı Türkler açısından zayıf bulduğu şeklinde açıklamıştı. Türkiye’nin fevkalade bir durumda Ada’ya müdahale edemeyebileceğine işaret etmişti.
12 – 16 Mayıs 1959 tarihleri arasında Yunanistan Başbakanı Karamanlis, eşi ve Dışişleri Bakanı Averoff ile Ankara ve İstanbul’a gelmişti. Ziyaret çok sıcak bir dostluk ortamında geçmişti. Bu ortamın en güzel tablosu 22 Mayıs 1959 tarihli Hayat Dergisi’nde yayımlanan şu fotoğrafta simgelenmiştir:  
Resim: Soldan sağa sırasıyla; Başbakan Karamanlis, Fatin Rüştü Zorlu (arkası dönük), Yunan Dışişleri Bakanı Averoff, Bayan Karamanlis, Bayan Vergin (TC Atina Büyükelçisi Eşi.), Adnan Menderes
1989 yılında Averoff bu seyahati şöyle hatırlayacaktır: [4]
“Ele alınan en önemli konuların başında İstanbul'daki Rum azınlıklar geliyordu. Kendileri, karşılaştıkları zorlukla­ra rağmen[5] hala  çok  iyi  bir  du­rumda  idiler.   Yaklaşık  olarak 65000 Türkiye
uyruklu Rum vardı. [6] Bunlar Bizans'ın ayakta kalan son mirasçıları idiler. “Durumları çok iyi idi.” [7]
İki başbakan İstanbul ve Batı Trakya'da yaşayan azınlıkların her türlü sorunu ile ilgilenerek bir rapor hazırlamaları için iki güzide diplomatlarını görevlendirmişlerdi: Zeki Kuneralp ve Dimitri Bitsios (1974'de Dışişleri Bakanı)
İki diplomatın iki ay süren incelemelerinden sonra kaleme aldıkları “Rapport des Deux” Ağustos ayında imzalanmış ve başbakanlara sunulmuştu. [8]
Türkiye ile Yunanistan artık dosttur, federasyon lafları dolaşmaktadır iki ülke arasında.
O tarihte İstanbul'da en az 65 bin TC uyruklu Rum vatandaş ve yaklaşık 10-15 bin Yunan uyruklu Elen yaşamaktaydı. Averoff'a göre durumları çok iyi idi. Refah içinde yaşamaktaydılar.
6 Eylül 1955'den sonra Rum ve Elen nüfusunda "GÖÇ" olarak tanımlanabilecek bir azalma kesinlikle olmamıştır:
6/7 Eylül olayları, İstanbul Rum’ları için sonun başlangıcı olmuştur. Gerçi olaylardan hemen sonra, gözle görülür bir göç başlamamıştır, ancak, o güne kadar istikballerini Türkiye’de gören, yatırımlarını ona göre yapan ve hayatını ona göre düzenleyen bu insanlar, kendilerine hayat hakkı tanımayacağı kanaatine varmış ve göçü düşünmeye başlamıştır. Nitekim, 9 yıl sonra [9] uygulanan, planın diğer kademesi, yani zoraki sürgünlerin gerçekleştirilmesi ile, Rumların büyük bir kısmı Türkiye’den sökülüp atılmıştır.[10]  
27 Mayıs 1960 tarihinde 33 subay ve 5 general, CHP’nin ve AKİS, FORUM, ULUS gibi yayın organlarının desteği ile askeri bir darbe yapmışlardır.
27 Mayıs’tan sonra Türkiye’de “Dezinformatsıya” kol gezmiştir: Et Balık Kurumu’nun kıyma makinelerinde öldürülmüş öğrenciler….
27 Mayıs’tan sekiz gün sonra, 4 Haziran 1960, DP'nin dört kuru­cusundan biri olan Prof. Fuat Köprülü Yeni Sabah'a [11] demeç vererek Yassıada 6/7 Eylül Davası’nın temelini atmıştır:
“Hadiseler Fatin Rüştü Zorlu’nun ilhamı ile Menderes ve gedik tarafından tertiplenmiştir.”
5 Ocak 1961 günü, Kurucu Meclis açılmadan bir gün önce, Türk yargı sisteminin en karanlık sayfası olan 6/7 Eylül Davası’nın Kararı açıklanmıştı:
T.C. Başbakanı ile Dışişleri Bakanı olayları tertiplemek suçundan mahkum olmuşlardır. [12] Yassıada’daki Yüksek Adalet Divanı (YAD) Türkiye Cumhuriyeti’nin İç ve Dışişleri Bakanları ile Başbakanı’nı “azınlıklara karşı bir eylem”  [13] tertiplemekle suçlu ilan etmişti.
7 Ağustos 1995 günü, Washington’da Senatör D’Amato, Amerikan Senatosu’na verdiği bir önergede, YAD’nin Kararı’nı da “tanık belge” olarak göstererek Rumlara “karşı eylem”in adını koymuştu: POGROM. 1995 – 2005 arasında, on yıl, alnımıza haksız ve insafsızca sürülen bu pogrom lekesini silmek için şahsen çok uğraştım.
Bu kitapta, Ellinci Yılında 6 Eylül 1955 Olayları’nı yeniden ele alarak bir yanda on yıllık çabalarımın neden ve nasıl sonuçsuz kaldığının öte yanda Ellinci Yıl’da “Karşı Taraf”ın [14] gerçekleri nasıl çarpıttığının öyküsünü bulacaksınız.
Önce ayrıntılı bir Kronoloji. 
BÖLÜM 2
6 EYLÜL 1955 OLAYLARI -ELLİ YILIN KRONOLOJİSİ

1955 OLAYLARI
1
Nisan
Kıbrıs’ta dünyanın ilk terör örgütü EOKA, insan öldürme
faaliyetine başlıyor -  Öldürülenler önce İngiliz askerleri 
Daha sonra hedeflerini yaygınlaştıran EOKA Kıbrıs Polis
teşkilatında çoğunluk Türk polislerine ve Kıbrıs Türklerine
yöneliyor – Temel hedef: ENOSİS
30
Haziran
İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı “Doğu Akdeniz ve
Kıbrıs” konulu bir üçlü konferansa (29 Ağustos’ta
Londra’ya) davet ediyor
2
Temmuz
Türkiye derhal kabul  ediyor

8
Temmuz
Yunanistan, gecikmeli olarak kabul ediyor

29
Temmuz
Fatin Rüştü Zorlu Dışişleri Bakan Vekil vekili oluyor 
Bu olay hakkında emekli Büyükelçi Mahmut Dikerdem
“Ortadoğu’da Devrim Yılları” başlıklı kitabında yazmış:

O sırada Menderes… Fatin Rüştü Zorlu’yu Kıbrıs
meselesini bütün yönleriyle ele almaya memur etti. Bu çok isabetli bir karardı, çünkü Kıbrıs meselesinin o günkü durumu Fatin Rüştü Zorlu gibi dış politika sorunlarını kavrayış yeteneği yüksek, önsezileri kuvvetli, çabuk karar veren ve aynı zamanda cesur, yılmak bilmez bir diplomata ihtiyaç gösteriyordu. [15]

Kıbrıs meselesine el atar atmaz Fatin Rüştü Zorlu, Dışişleri Bakanlığında bir komisyon kurdu. Komisyonun görevi Kıbrıs konusunu çeşitli yönleriyle   inceleyip Türkiye’nin görüşünü ve hükümetin tutumunu saptamaktı.
24
Ağustos
Menderes’in Liman Lokantası konuşması. [16] Bu konuş-manın en az alıntılanmış oysa en önemli cümlesi şudur:
Baksınlar, görsünler; memleketimizdeki Rum vatandaşlarımızla ne derecelere kadar kardeşçe ve hepimiz aynı vatanın çocukları olmak bahtiyarlığı içinde yaşamaktayız. [17]
25
Ağustos
Zorlu başkanlığındaki heyetin Londra’ya hareketi
25.8
Hürriyet
Menderes’in Kıbrıs’a dair sert ve kati beyanatı

25.8
Vatan
Başvekil, Kıbrıs Anadolu’nun devamından ibarettir, dedi:
“Asgari şartımız statükonun muhafazasıdır.  Aleyhimize bir değişikliğe tahammülümüz yoktur”
26
Ağustos
Zorlu – MacMillan [18] görüşmesi

26.8
Hürriyet
A.  Menderes’in beyanatı Atina’da panik uyandırdı
Menderes’in Kıbrıs’a dair beyanatı umumi bir tasviple karşılandı – CHP Genel Başkanı İnönü ve CMP Genel Başkanı Bölükbaşı bu mevzuda hükümeti destekliyorlar
26.8
Vatan
Kıbrıs meselesinde milli birlik tamdır
Muhalefet, dış siyasette hükümetle aynı görüşte bulunduğunu bildirdi            
26.8
ULUS
İnönü’nün Kıbrıs’a dair demeci:
“HÜKÜMETLE BERABERİZ”
27.8
Hürriyet
İngiliz Basını Kıbrıs’a dair Türk tezini tasvip ediyor
Fener Patrikhanesi’nin, burada topladığı ianeleri gizli yollardan Kıbrıs’a yolladığı iddia olunuyor
27.8
Vatan
Londra’da temaslar bugün başlıyor
Zorlu, “Kıbrıs, Türkiye’nin emniyeti bakımından birinci derecede bir mevki işgal etmektedir” dedi
Kıbrıs’taki Rum nümayişçilere İstanbul’dan para gidiyormuş
Ege adaları davasını da ortaya koymak lazımdır
Kıbrıs, şımarık Yunanistan’a hiçbir zaman peşkeş çekilemez
28
Ağustos
Zorlu’nun Menderes’e çektiği telgraf – No 1

28.8
Hürriyet
Kıbrıs statüsünde en ufak bir değişiklik kabul etmiyeceğiz
Aksi takdirde Lozan muahedesinin tadilini isteyeceğiz
Böylelikle Batı Trakya ve 12 Ada ile İstanbul Rumlarının vaziyeti tekrar gözden geçirilecek
Fatin Rüştü Zorlu dedi ki:
“Yarın, mesela Rusya’nın teşvikiyle, Yunanistan’ın bizden toprak istemiyeceğini kimse garanti edemez”
28.8
Vatan
Kıbrıs müftüsü gazetemize çok mühim bir beyanat verdi:
Yunan idaresi adada sivil bir harp çıkmasına sebep olabilir
28.8
ULUS
Kıbrıs’ta Rumların sinsi faaliyeti
Londra Konferansı arifesinde
Gizli Rum Radyosu Türkleri barbarlıkla itham ediyor
Kıbrıs Türktür mefkuresi bütün memleketi kapladı
28.8
ULUS
Başbakan Sayın Adnan Menderes, Londra Konferansı’nın
arifesinde Kıbrıs hakkındaki Türk görüşünü vuzuhla
açıklamıştır. Bu beyanat muhalefet partileri tarafından
desteklendiği gibi, Türk milletinin duygularını da ifade
etmektedir… Hükümeti bu noktada temkin ve ihtirazla
(çekinme) hareket etmeye sevk eden düşünce, Yunan
dostluğuna kıymet verilmesidir [19] - Ahmet Şükrü Esmer
29
Ağustos
Londra’da Konferans’ın başlaması

29.8
Hürriyet





Tarihi vesikalar konuşuyor
1878 Muahedesi ve Lozan Antlaşması gereğince Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hakları mahfuz bulunmaktadır
Fener Rum Patrikhanesi polis muhafazası altında

29.8
Vatan
Doğu Akdeniz ve Kıbrıs davası hakkında Amerika’nın ve
diğer dostlarımızın dikkatlerini ısrarla çekmek içindakika
kaybetmemeliyiz [20]
30.8
Hürriyet
Kıbrıs Konferansı dün başladı
Kıbrıs’ta Rum çeteleri tethiş faaliyetine devam ediyor
30.8
Vatan
Manchester Guardian, “Türkler bu davada haklıdır” diyor

31.8
Hürriyet
İngiltere Kıbrıs üzerindeki haklarından vaz geçmiyor

31.8
Vatan
İngiltere Kıbrıs’ı terk etmiyecek
İngiltere Yunanistan’a Enosis’i desteklemekten vaz
geçmesini bildirdi
Başmuharririmiz telsizle bildiriyor: [21]
Kıbrıs işi kördüğüm halinde
Yunan heyeti görüşmeleri kesmek için vesile arıyor [22]
1
Eylül
Zorlu, Konferans’ta Türk tezini açıklıyor
Bu teze göre, Yunanistan Kıbrıs konusunda
taraf olma niteliğini kaybediyor
1.9
Hürriyet
Yunanistan Kıbrıs’a dair aynı teraneleri tekrarları
Lefkoşa’nın Türklerle meskun semtinde iki bomba patladı
Tethişçi EOKA ve kızıl AKEL teşkilatı birlikte çalışmağa hazırlanıyor
1.9
Vatan
Yunanlılar, Kıbrıs’ın kendi kaderini tayin tezinde israr etti Bugün Türk Heyeti Yunan iddiasını çürütecek
Kıbrıs’ta tethiş faaliyeti genişliyor
2
Eylül


Konferans’a hafta sonu için ara veriliyor
Yunan Dışişleri Bakanı Atina’ya dönüyor [23]
2.9
Hürriyet

Fatin R. Zorlu Londra Konferası’nda Kıbrıs’a dair Türk
görüşünü açıkladı
“Kıbrıs Adası’nın mukadderatı ancak Türkiye ile İngiltere devletleri arasında tayin olunabilir”
“Eğer nüfus çoğunluğu göz önüne alınırsa Batı Trakya’nın Türkiye’nin olması lazım gelmektedir”
Türk tezi Yunan delegasyonunda şaşkınlık yarattı 
Stefanopulos talimat almak için  alelacele Atina’ya davet edildi
Stefanopulos’un sözlerini neşreden İstanbul Rum gazeteleri kapışıldı
Yunan görüşünü belirten bu gazetelerde Türk tezine dair en ufak bir tefsire bile rastlanmıyor
2.9
Vatan
Londra konferansında Türk tezi başarı kabul edildi
Konferansın dünkü toplantısı bir Türk zaferi günü
Oldu
3.9
Hürriyet
Kıbrıs’a dair Türk tezi İngiliz basınında derin akisler yaptı
Patrikhanenin Kıbrıs’a hangi yoldan yardım ettiği anlaşıldı
Batı Trakya’da Yunan zulmü artmağa başladı
4
Eylül
Pazar günü - Londra’da 3 – 5 bin Türk yürüyüş yapıyor.
 Herhangi bir olay olmuyor 
4.9
Hürriyet
Türkiye’nin Yunanistan’a son ihtarı:
Yunanistan ya Kıbrıs’tan yahut Türk dostluğundan vaz
geçmeli
Kıbrıs’taki tethişçiler bir karakola baskın yapıp polisleri bağladılar [24]
4.9
Vatan
Zorlu Yunanlılara dedi ki, “Megali İdeayı bırakın”
Türk görüşü  Amerika’da iyi  karşılandı
4.9
ULUS
Tezimiz İngiltere’de müspet tesir bıraktı
Bir İngiliz dergisi bu mevzuda yalnız bizim hatasız ve aynı derecede muhkem bir vaziyette olduğumuzu, görüş-lerimizin sağlam siyasi realitelere dayandığını yazıyor  
4/5
Eylül

Zorlu’nun Menderes’e çektiği telgraf – No 2 (Moratoryum)

5.9
Hürriyet
5 000 Türk Londra’da Kıbrıs için miting yaptı
Ada hakkında Yunanistan’a ilhak, kendi kaderini tayin veya muhtariyet kararı alındığı takdride
Nümayişçiler Kıbrıs uğrunda kanlarını dökmek için ant içtiler
5.9
Vatan
Türkler Londra’da dün başarılı bir miting yaptı
Lozan’da noksan kalan haklarımızı istemek ihtiyacını duyuyoruz
Zorlu, Papaz Makarios’u şiddetle itham etti:
“Kanlı vakalar tertip eden din adamları, asla din adamı olarak kabul edilmemezler”
5.9
ULUS
İngiltere yalnız bize güveniyor
İngiltere Dışişleri bakanı, baş delegemiz Fatin Rüştü Zorlu’ya ‘Bizimle iş birliği yapacak yegane devlet Türkiye’dir’ dedi.
Yabancı diplomatlara göre:                             
‘Kıbrıs meselesi Türkiye için bir zafer olacaktır’
5/6
Eylül
Selanik’teki ATATÜRK müzesinde bir bomba patlıyor
6
Eylül
Londra’da Konferans tekrar toplanıyor
6.9
Hürriyet
Kıbrıs’taki tethiş için Yunanlılara ihtar

Zorlu,  adaya tethişçi sokan Yunanistan’a bu hususta
müracaat edildiğini açıkladı
Türkiye, Kıbrıs’taki Türklere eşit haklar verilirse, ada halkına muhtariyet tanıyan İngiliz planını kabul edecek

 Patrikhaneye “Kıbrıs Türktür” levhası asıldı
6.9
Vatan
Eden [25] Zorlu ile görüştü
Türkiye adada aleyhimize olacak her hal şekline
sonuna kadar karşı duracak
Batı Trakya’dan göç devam ediyor. Bir buçuk yılda Yunanistan’dan gelen Türklerin sayısı otuz bini buldu.  1923’de 60 bin olan İstanbul Rumlarının sayısı ise          bugün doksan bindir.
Milletlerarası Kriminel Polis Kongresi toplandı
Toplantıyı İçişleri Vekili Dr Namık Gedik açtı
Kongre’de 45 millete mensup 130 delege var
6
Eylül
13:00   Türkiye Radyoları bomba olayı haberi veriyor  [26]
15:00   İstanbul Ekspres 2. Baskı’nın basımı başlıyor
16:00   İstanbul Ekspres 2. Baskı’nın dağıtımı başlıyor
18:00   Yürüyüş başlıyor – İstiklal Caddesi → Taksim
20:15   Tahrip olayları başlıyor
İlk olay Osmanbey’deki Haylayf Pastanesi 
22:00   Talan olayları başlıyor
24:00   Asker geliyor ve duruma hakim oluyor
7
Eylül
Londra’da Konferansın oturumunda (saat 11: 00) Yunan
Dışişleri Bakanı bir gece önce İstanbul olaylarını
duymamış gibi davranıyor 
Bu en önemli ve çok belirgin bir sinyal [27]
8
Eylül
Londra’daki konferans; Sonuç Bildirisi yayımlayamadan, 6 Eylül günü İstanbul’da yaşanan olaylar önplana çıkmış ve Zorlu çok zor bir konuşma yapmak zorunda kalmış olarak, dağılıyor.
6 Eylül Olayları olmamış olsa, Sonuç Bildirisi yayımlanacak ve Türk tezi bu bildiriye girecek. Bu da Yunanistan’ın Kıbrıs sorunu konusunda taraf dahi olmadığının de facto tescili olacak. 
Zorlu ve Türkiye Heyeti son derece üzgün ve sıkıntılı bir
uçak yolculuğundan sonra İstanbul’a dönüyorlar.
Cumhurbaşkanı Bayar TBMM’ni 12 Eylül günü
Olağanüstü toplantıya çağırıyor. Sıkıyönetim ilan ediliyor 
11
Eylül
AKİS
AKİS Dergisi Londra Konferansı’nda Zorlu’nun çok
başarılı olduğuna dair bir yazı yayımlıyor: [28]

İngiltere’de, en ciddi basın dahil, herkes Fatin Rüştü Zorlu’nun ağzından açıklanan Türk tezini beğenmişti. Tez çok güzel hazırlanmıştı. Tertibi, hatta seçilen kelimeleri matluba son derece uygundu. Bu hisleri “takdir” kelimesiyle ifade mübalağa olmazdı.
24 Ekim
Ulaştırma Bakanı Muammer Çavuşoğlu, Yunanistan’ın İzmir Konsolosluğu’na giderek hükümetin geçmiş olsun dileklerini bildirdi. Bakan ayrıca diplomatik bir jest olarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına konsolosluk gönderine Yunan bayrağını eliyle çekti. 
Hükümetin bu jesti özellikle AKİS Dergisi’nde gereksiz ve aşırı bir jest olarak eleştirilmişti.
1955 – 1957
Türkiye, çeşitli şekillerde olaylar nedeni ile üzüntüsünü bildiriyor
Tazminatlar ödeniyor
Rumlar İstanbul’dan göç etmiyorlar !
27
Ekim

Genel seçimlerde İstanbul Rumlarının hemen tamamı
oylarını  DP’ye veriyorlar – DP listesinden iki  Rum
milletvekili seçiliyor: A. Hacopulos ve H. Yoanides

1959 OLAYLARI
11
Şubat
Zürih Antlaşması – Menderes-Karamanlis Bağımsız Kıbrıs
ile ilgili uzlaşma antlaşmasını imzalıyorlar
19
Şubat
Londra Antlaşmaları – Bağımsız Kıbrıs tescil oluyor
İngiltere Kıbrıs’ta iki stratejik üs alıyor
7
Mayıs
Karamanlis ve Averoff Ankara’yı resmen ziyaret ediyorlar
Bu ziyaret 12 Mayıs gününe kadar sürüyor ve iki ülke
arasında tam bir dostluk ortamı oluşuyor
Batı Trakya’daki Türkler ile İstanbul’daki yaklaşık 75 bin
Rum ve Helenlerin bazı isteklerini incelemek üzere Büyükelçiler Bitsios ve Kuneralp’ten oluşan ‘İkili Komisyon’ kuruluyor
4
Ağustos
İkili Rapor imzalanarak iki ülkenin hükümetlerine
sunuluyor
Bu rapor, 2005 yılında iddia edildiği gibi, 6 Eylül olaylarından hemen sonra İstanbul’dan kitlesel göç olmadığının en somut belgesidir [29]

1960 – 1961 OLAYLARI
5
Haziran
27 Mayıs’tan 9 gün sonra, durup dururken, özellikle
Rumların ve Yunanlıların bu yönde hiçbir iddiaları yok
iken, Fuat Köprülü, Yeni Sabah gazetesine bir demeç
veriyor 6 Eylül 1955 olaylarını gündeme getiriyor ve
Zorlu-Gedik-Menderes üçlüsünü bu olayları tertiplemekle
suçluyor [30]
21
Eylül
Yüksek Soruşturma Kurulu Kararı açıklanıyor:
6/7 Eylül Davası’nda 11 Sanık var [31]
19
Ekim
Yassıada’da ‘6/7 Eylül Olayları Davası’ başlıyor
24
Ekim
Fuat Köprülü’nün damadı Coşkun Kırca’nın yalancı
tanıklığı Kırca, 28 Ağustos 1955 tarihli telgrafı mealen
hatırlıyor ve nümayiş siparişi olduğunu iddia ediyor
5
Ocak
6/7 Eylül Olayları Davası’nda Karar: Köprülü’nün ve
Kırca’nın suçlamaları doğrultusunda Menderes ve Zorlu
altışar yıl hapse mahkum oluyorlar -  Olayları T.C.
Hükümeti’nin tertiplediği mahkeme kararı ile tescil ve ilan
ediliyor
6
Ocak
Kurucu Meclis açılıyor – 6 Eylül 1955 tarihinde DP
İstanbul il başkanı olan, Fuat Köprülü’nün oğlu Dr Orhan
Köprülü, Devlet Başkanı Gürsel’in kontenjanından Kurucu
Meclis’e, üye olarak atanıyor.
Bu bölümü noktalamadan Fatin Rüştü Zorlu’nun 12.12.1960 günü Yassıada’da söylediklerini alıyorum:
“…Selanik’teki bombayı Yunan Hükümeti attı diyemem. Ama, Yunanlıların atması yüzde doksan dokuz buçuk, Türklerin atmasına ise binde bir ihtimal yok.”

1995 OLAYLARI
Temmuz
“6 Eylül 1995 – Yassıada 6/7 Eylül Davası” başlıklı kitap
[32] yayımlanıyor. Bu kitap bugüne kadar tekzip edilemiyor.
12 Dev Adam gibi yazarlar, bu kitabı, “Neme lazım”
diyerek görmezden geliyorlar. [33] Sadece bilim kadını Dilek
Güven kitaba yedi kez gönderme yapıyor, iki kez
alıntılıyor ve alıntılarında hem makaslıyor hem de orijinal
metni değiştiriyor. 
7
Ağustos
Amerikalı Senatör D’Amato ABD Senatosu’na bir önerge
veriyor ve 6 Eylül 1955 olaylarının “nümayiş” değil,
“pogrom” olduğunu iddia ediyor. Önergesi ABD
Senatosu’nda kabul ediliyor. 7 Ağustos 1995 tarihinden
beri 6 Eylül olaylarının yeni adı: POGROM !

1996 OLAYLARI
11
Haziran
Fatin Rüştü Zorlu’nun kızı Sevin Zorlu’nun verdiği
vekaletname ile Anayasa Mahkemesi nezdinde Yassıada
6/7 Eylül Davası’nın iade-i muhakeme davası açıyoruz 

1997 – 1998 OLAYLARI
9
Aralık
Anayasa Mahkemesi davayı ret ediyor. Hukuk yolları
kapanıyor. Rum-Yunan hayranı D’Amato’nun “Pogrom”
iddiası, T.C. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı ile tescil
edilmiş oluyor. 
Gerekçeli Karar – Güven Dinçer’in Karşı Oy Yazısı

2005 Ellinci Yıl Olayları – Bkz. Üçüncü Bölüm
28 Ağustos 1955 tarihli ULUS Gazetesi’nde Ahmet Şükrü Esmer’in çok önemli bir başyazısı yayımlanmıştı. Bu başyazıyı aşağıda alıntıladığım ve yorumladığım 12 Dev Adam’ın dikkatle okumalarını ve Türkiye’de gazetecilik mesleğinin bir zamanlar ne ölçüde üstdüzeyde olduğunu görmelerini istiyorum. İç politikada oldukça gergin bir ortam var iken, Kıbrıs gibi milli bir davada anamuhalefet partisinin yayın organının başyazısı, bakınız milli davayı ne ölçüde destekleyici idi:
“Başbakanın Kıbrıs Demeci”
Başbakan Sayın Adnan Menderes, Londra Konferansının arifesinde Kıbrıs hakkındaki Türk görüşünü vuzuhla açıklamıştır. Bu beyanat muhalefet par­tileri tarafından desteklendiği gibi, Türk Milletinin duygularını da ifade etmektedir. Bu sebeple Başbakanın bu konudaki sözleri samimî yankı uyan­dırmış ve denilebilir ki; resmî makam­ların Kıbrıs meselesinde şimdiye ka­dar ihtiyar etikleri sükûttan doğan ıs­tırabı dindirmiş ve büyük rahatlık. duygusu yaratmıştır.
Eğer resmi Türk görüşü, daha önce bil­dirilmiş olsaydı, Yunanistan bu konu­da bu derece ileri gitmez miydi? Bu suali cevaplandıracak durumda deği­liz. Hükümeti bu noktada temkin ve ihtirazla hareket etmeğe sevkeden düşünce, Başbakanın da son demecinde samimî olarak izah ettiği gibi, Yunan dostluğuna kıymet veril­mesidir. Eğer Yunanistan da Türk dostluğuna ufak bir kıymet vermiş ol­saydı, durup dururken Kıbrıs mesele­sini ortaya atmazdı.
Başbakanın Kıbrıs konusundaki sözle­ri, açıktır, acıdır, fakat aynı zaman­da dostçadır. Bu sözler Yunanlı kom­şularımıza, “dost acı söyler” atasözündeki mânayı hatırlatmalıdır. Sayın Menderes, eski acı hâtıraları tazelemekten mümkün olduğu kadar kaçınmış­tır; mümkün olduğu kadar diyoruz, zira onlara hiç temas etmeden Yunanlı­lara Kıbrıs hakkındaki Türk görüşünü izah edemezdi. Meselâ, Lozan konfe­ransı sırasında Batı Trakya'da plebi­sit yapılması hakkındaki isteğimizin. Yunanistan tarafından reddedilmiş ol­ması. Meselâ Yunan ordusunun Ankara’ya kadar gelmiş ve neticede asır­lar boyunca Türklerle bir arada yaşamış olan Anadolu Rumlarının tasfiyesi. Başbakan soruyor: İzmir'de, Denizli’de, Aydın’da, Eskişehir’de işleri (Yu­nanlıların) ne idi? Acaba orada da  şelf-determinationu, milletlerin kendi mukadderatlarını kendilerinin tâyin etmesi prensibinin hakimiyetini, ta­hakkuk etirmek için dahi bir misyon­ları mı vardır?
Biz bu acı hâtıraların üstüne sünger çekmek istedik. Umduk ki, Birinci Harb sonundaki genel tasfiyeden ve Türk - Yunan dostluğunun kurulu­şundan sonra Yunanlılar da «Megali Idea» maceralarına son vereceklerdi. Kıbrıs meselesini ortaya atmaları ha­yal kırıklığı doğurmuştur.
Başbakanın sözleri Yunanistan’a dost­ça bir ihtar olduğu kadar da Kıbrıs hakkındaki görüşümüzün, dayanmakta olduğu mesnetlerin izahıdır. Bir defa dünyada coğrafi hudutlar milletlerin efendi kaderine kaim olacağı esasına göre çizilmemiştir. «Bir vatan, terzinin önündeki kumaş parçası gibi neresin­den istenirse kesilebilir bîr meta değildir. O, esas itibariyle etnik, hakikatlere dayanmakla beraber, coğrafi, siyasî, iktisadî ve askerî bir bütün teşkil et­mek bakımından türlü âmillerin tesiri altında, tarihi hâdiselerin gösterdi­ği istikamette hudutları çizilen bir coğrafya parçasıdır.
Bu sözler, milletlerarası münasebetler tarihinin realist izahıdır Yunanistan'ın anavatanı da bu prensiplere uygun ola­rak kurulmuştur. Bugün Yunanistan Makedonya'da ve batı Trakya’da plebi­sit yapılmasını kabul eder mi? Ken­disinin Makedonya ve Batı Trakya hakkında kabul etmediği bir plebisiti, Anayolunun parçası olan Kıbrıs hak­kında nasıl ileri sürebilir?
Türk görüşünün en kuvvetli mesnedi, Başbakanın şu sözlerin de ifade bul­muştur: “Türkiye sahillerinin büyük bir kısmı, başka devlete ait olan ta­rassut ve tehdit palangalariyle muhat buluyor. Bir Kıbrıs sahası bugün sa­lim görünmektedir. Bu bakımdan, Kıb­rıs Anadolunun bir devamından, onun emniyetinin esas noktalarından birisi­dir. Bu itibarla onun durumunda bir tebeddül bahis mevzuu olursa, bunun etnik esaslara değil, çok daha mühim ve esaslı olan dî&er hakikatlere ve mes­netlere göre halledilmesi ve Türkiye’ye razı olması lâzımgelir.”
Doğrusu şudur ki, Başbakanın sözle­rinden de anlaşılacağı gibi, Yunanis­tan Kıbrıs işini kurcalarken ondan çok daha geniş ve şümullü meseleler orta­ya atmıştır. Çanakkale Boğazından İs­kenderun Körfezi yakınlarına kadar Anadolu başka devlete ait olan taras­sut ve tehdit palangalarıyla çevrilmiş bulunuyor... Talihin birtakım kötü te­cellileri neticesi meydana gelen bir duruma şimdiye kadar boyun iğdik ve bu tarassut yerlerini dost bir Yunanistan’ın elinde bulunduğunu düşün­mekte teselli aradık. Fakat simdi Yu­nanistan başka bir yüzle karşımıza çı­kıyor ve Kıbrıs’ı istemekle yaranın üs­tünden bir kılıç geçiriyor. Bu hareke­tiyle de bütün adalar meselesini taze­liyor. Bundan böyle Türkiye için bir Kıbrıs meselesi değil, kendi lehine çözülecek bir adalar meselesi vardır.
BÖLÜM 3
50. YILI BEKLERKEN…..
Anayasa Mahkemesi’nin kararı hukuk yollarını kapatmıştı. Hukukçular,  Anayasa Mahkemesi Kararı’nın kesin olduğunu, başvurabileceğim başka bir makam bulunmadığını söylemişlerdi. Olumsuz bir yanıt alınca hep yaptığım gibi alternatif bir çıkış yolu arayışına girmiştim.
50. yılda bir televizyon kanalı Yassıada’daki 6/7 Eylül davasını yeniden ele alarak bir halk mahkemesi gibi sahneleyemez miydi? Halktan seçilecek jüri üyeleri tarafları dinleyerek, özellikle Coşkun Kırca’nın tanıklığını sorgulayarak ve 28 Ağustos (1955) tarihli telgrafı adam gibi irdeleyerek gerçeğe yaklaşabilirdi.
İlk yazılı başvuruyu Ankara’da Başkent TV’ye yaptım: 12 Ocak 2005.
İkinci yazılı başvuruyu yakın arkadaşım merhum Hami Tezkan’ın yeğeni ATV’nin müdürü Mehmet Tezkan’a yaptım: 19 Nisan 2005
Üçüncü yazılı başvuruyu Kanaltürk’e (Merdan Yanardağ) yaptım:
27 Haziran 2005
Her üç başvuru da aynı sonuçla noktalandı: SIFIR TEPKİ ! Bir tek Merdan Yanardağ, kendisini ben aradıktan sonra (nedense bizi medyamızın çalışanları kendilerine yapılan başvurulara cevap  vermezler?) önerimin çok pahalı bir proje olduğunu söyledi. “İlgilenmiyoruz” demedi ama ilgilenmedi. [34]
50. Yıl’a artık çok kısa bir süre kalmıştı. D’Amato’nun bu milletin alnına sürdüğü lekeyi silmek için on yıllık çabalarım boşa çıkmıştı.
Bu arada Karşı Taraf ne yapıyordu?
Önce  “Karşı Taraf”ı tanımlayayım: Elli yıldır olayların gerçek boyutunu abartan, Rumların İstanbul’u hemen ertesi gün terk ettiğini yazan, “Derin Devlet” sözcüğünü ağızlarından düşürmeyen, her fırsatta 27 Mayıs’ın astığı iki adamı (Menderes-Zorlu) her gün bir daha bir daha ipe çeken, aşağıda örneklerini verdiğim, 12 Dev Adam gibiler…
Acaba onlar ne yapıyorlardı?
“Karşı Sanat Galerisi”nde 6 Eylül 1955 gecesinin fotoğraflarını ve Fahri Çoker’in  “Ben hayatta iken kullanmayın” diyerek teslim ettiği gizli belgeleri sergiliyorlardı – SERGİ’yi de 6 Eylül günü satışa sunulan iki Tarih Vakfı kitabı ile destekleyerek:
6 – 7 Eylül Olayları - Fotoğraflar ve Belgeler
Dilek Güven: “6-7 Eylül 1955 Olayları”
Dilek Güven’in kitabında benim 1995 yılında yayımlanan “6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası” başlıklı kitabımdan yasaya aykırı biçimde alıntı yapıldığı için, Tarih Vakfı’na yazılı olarak uyarıda bulunduktan sonra, [35] yetkili İstanbul mahkemesinde tazminat davası açılmıştır.
Karşı Sanat Galerisi’indeki sergi ile eşanlı olarak 12 Dev Adam Korosu devreye girdi. Böylece bütün dünya Türk medyasından hem D’Amato’nun “pogrom”  suçlamasının teyidini almış oldu [36] hem de bir kez daha öğrendi ki;
İstanbul’da yaşayan Rumların evlerinin % 80’i tahrip olmuştu[37]
İstanbul’da yaşayan 130 bin Rum bir iki ay içinde İstanbul’u terk etmişti [38]
Londra’daki Kıbrıs Konferansı’nda işler iyi gitmiyordu [39]
Konferans Londra’da değil, Birleşmiş Milletler’de idi [40]
(gerisini 12 Dev Adam bölümünde okuyacaksınız)
Sergi’yi İşçi Partisi üyeleri ile Ülkücüler bastılar. Koro ikinci bölüme geçti:
“Gördünüz mü, elli yılda hiçbir şey değişmemiş…”
Ben 50. Yıl’dan neler ummuştum, Karşı Taraf ise neler sergileyebildi…
Artık Türkiye’de, 6 Eylül gününün olaylarını gazetelerden-dergilerden okuyan,  televizyon kanallarından seyreden genç kuşaklar; Menderes ve arkadaşlarını azınlıklara yönelik kitlesel katliam eylemlerinin tertipçileri olarak tanıyorlar. Pogrom sözcüğünün  ansiklopedik karşılığı çünkü aynen böyle.
Türk medyasında hep bir Karşı Taraf olmuştur.  Neye karşı?
Benim değerlendirmelerime göre Türk Milleti’nin çıkarlarına karşı. “Nasıl olur da bir ülkenin medyası kendi ülkesinin, kendisinin, çıkarlarına karşı olabilir?” sorusunun cevabını 12 Dev Adam’ı okuduktan sonra birlikte araştıracağız. [41]
Tarih Vakfı’nın Karşı Sanat Galerisi’ndeki sergi ile aynı tarihte yayımladığı iki kitaptan birisi [42] aleyhine dava açmak, tv8 ile Radikal Gazetesi’ni de Basın Konseyi’ne şikayet etmek zorunda kaldım. Bunların belgelerini EK – 4’de veriyorum.  
Bu bölüme son verirken önemli bir hususu vurgulamak istiyorum. Devamlı olarak şikayet eden, mahkemelere başvuran, eleştiren; kısaca, bir çok kişi ve kurumla ters düşen bir insan konumunda olmak, hiç kuşkusuz, güzel bir şey değil. Ancak böyle bir duruma düşmemek için de karşı tarafın dezenformasyonuna karşı tepkisiz mi kalayım? Bu sorunun cevabını da ben bulamıyorum.
6 Eylül Olaylarını fiilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yapmıştır. Bu gerçeği örtbas etmeye kalkışmak abesle iştigaldir. 6 Eylül 1955 olayları, Türkiye’de, ağırlıklı olarak İstanbul’da yaşanmıştır.
Bu olaylar, şüphesiz çok çirkindi. Hiçbir insanın, hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, gurur duyacağı bir iş değildi.
Bu olaylar ile ilgili olarak dönemin hükümeti, tüm yetkilileri, mağdur olan azınlık vatandaşlarından özür dilemişler, üzüntülerini belirtmişler ve imkan ölçüsünde tazminat ödemişlerdir.
Menderes’in; 24 Ağustos (1955) günü söylediği şu cümlesi:
Baksınlar, görsünler; memleketimizdeki Rum vatandaşlarımızla ne derecelere kadar kardeşçe ve hepimiz aynı vatanın çocukları olmak bahtiyarlığı içinde yaşamaktayız.
geçerliğini önemli bir ölçüde kaybettiği için, üstelik bir de Yassıada’da bu olayları tertiplemiş olmakla suçlanıp mahkum olduğu için, üzüntüsü daha da derin olmuştu.
Ancak bu olayların boyutunu, niteliğini ve sonucunu bir KGB yöntemi olan dezenformativ bir yaklaşımla değiştirmek, olaylarda tek bir katil vakıası yok iken “pogrom” demek de son derece yanlıştır.
Ayrıca SONUÇ bölümünde ortaya attığım tartışma konusu, en azından tartışılmalıdır. Kronoloji bölümü ile Mahmut Dikerdem’in anılarını ardı ardına okuyan önyargısız herkes bu tartışmaya gönüllü katılacaktır.
Vermeye çalıştığım mesaj işte budur.  
CEVAPSIZ KALAN BİR “AÇIK MEKTUP”

Sayın Hasan Cemal
Sayın Halil Berktay
Sayın Mete Tunçay
Sayın Murat Belge
Sayın İsmet Berkan
Sayın Haluk Şahin
Sayın Çağlar Keyder
Sayın Baskın Oran
Sayın Hrant Dink
Sayın Etyen Mahçupyan
Sayın Ali Bayramoğlu
Sayın Oral Çalışlar
Sizleri kısmen şahsen kısmen de yazılarınızdan/kitaplarınızdan tanıyorum.
Ermeni Konferansı’na katılmışsınız. [43] Konferans’ta “Doğru bir iş yapmış olmanın, akademik özgürlüğü ve demokrasiyi savunmanın” keyfini yaşamışsınız. [44]
Sizlere aynı keyfi yaşamak için bir fırsat öneriyorum:  Benzer bir konferansı 6-7 Eylül Olayları (Doğrusu 6 Eylül 1955 Olayları) için düzenleyelim. Sizler, 6 Eylül 2005 tarihli Radikal Gazetesi’nin manşetteki “Utanç Gecesi” başlıklı yazısı kapsamındaki bilinen görüşlerinizi tekrarlayın. Savunun. Dilerseniz genişletin. Amiral Fahri Çoker’in fotoğraf ve belgelerini yorumlayın.
Ben de, 1995 yılında yayımladığım kitabımda [45] ve daha sonra Anayasa Mahkemesi nezdinde savunduğum, genişlettiğim görüşlerim ile ABD eski Senatörü D’Amato’ya karşı (bildiğim kadar Türkiye’de ilk ve tek) başlatıp sürdürdüğüm tartışma [46] ile katılayım. 6 Eylül 1955 olayları ile Yassıada’daki hukuk skandalının ve POGROM iddiasının gerçeklerini ortaya koyayım.
Sizleri birlikte bir 6-7 Eylül Konferansı’nı ortaklaşa düzenlemeye davet ediyorum. Saygılarımla,  Mehmet Arif Demirer – 27 Eylül 2005

6-7 EYLÜL KOROSU
12 DEV ADAM
BU YAZARLAR HERŞEYİ BİLİYORLAR AMA
HERŞEYİ YANLIŞ BİLİYOR YANLIŞ YAZIYORLAR
AB’ye YAKIŞABİLMEK UĞRUNA !
HABERTÜRK TV’de “13 AJANSI”nda Gülgûn Feyman ve Bülent Karpat, spor konusunun duayenleri ile Türkiye - İsviçre maçını ve sonrasındaki gelişmeleri masaya yatırdı. Mustafa Mutlu şunları söyledi:
Mehmet Özdilek’in İsviçreli oyuncuya yaptığı hareketle ilgili gelen fotoğrafları yayınlayıp, yayınlamama konusunda 3 saatlik bir yazıişleri toplantısı yaptık. Bu toplantıda vatan haini ilan edilmeyi de göz önüne aldık. Bu görüntüleri vermeliydik. AB’ye ve demokrasiye yakışır bir medya olmak için bunlar yayınlamalıydık.
Terim bazı olayları abarttı. Terim gibi birisine bu açıklamalar yakışmalı. Federasyon hemen görevden alınmalı. Ortada Futbol Federasyonu Başkanı yok, Fatih Terim var.                                                 18.11.2005
Türk medyasında rastgele seçtiğimiz 12 Dev Adam:
İsmet Berkan – Radikal
Prof. Dr. Haluk Şahin – Radikal
Engin Ardıç – Akşam
ve arkadaşları Önay Yılmaz (Milliyet) + Sefa Kaplan (Hürriyet)
Mehmet Ali Birand – Posta ve Turkish Daily News
Hasan Pulur – Milliyet
Emcet Olcaytu -  Aydınlık
Murat  Belge
Doğan Hızlan – Hürriyet
Can Dündar – Milliyet
Hasan Cemal – Milliyet
Rıdvan Akar – tv8
Erdal Şafak  -  Sabah
Geriye ne kaldı ki? 
No 1 – “6 – 7 Eylül’ün Anlamı”    
İsmet Berkan 6 Eylül 2005 Radikal
1912-13-14'te İstanbul ve İzmir'de başlayan, 1915'te Ermeni tehciriyle devam eden, Varlık Vergisi'ne ve oradan 6-7 Eylül'e uzanan siyaset, 1964 Kıbrıs olayları, 1974 Barış Harekâtı gibi olaylarla Türkiye'deki Rum nüfusun sonunu getirir. Hâlâ direnen 70 bin kadar Ermeni var, onlara hayatı zehir etmek için elinden geleni yapan devletin gizli komisyonları isim değiştiriyor belki ama yaptıkları işler değişmiyor. Yahudiler ise taa en başından beri fazla ortada görünmemeye çalışarak kendilerini koruyorlar.
Bu politikaya bir isim verilecekse illa, buna 'Türkiye'nin Türkleştirilmesi Planı' adını vermeliyiz. 6-7 Eylül'ün anlamı işte budur.
YORUM:
Yazar, son cümlesindeki tespiti ile 6 Eylül Olayları’nın bir planın parçası olduğunu iddia ediyor: Türkiye’nin Türkleştirilmesi Planı. Bu iddia, olaylardan sonra Rumların kitlesel olarak İstanbul’u terk etmiş olsalardı geçerli olurdu.  Oysa 1959 yılında İstanbul’da 65 bin T.C. uyruklu Rum ve en az 10 – 15 bin Yunanistan uyruklu Elen yaşıyordu. Bu husus Yunanistan Dışişleri Bakanı Averoff’un “Kıbrıs – Yitirilen Fırsatlar” kitabında belirtilmiştir. Ayrıca Kuneralp-Bitsios ortak imzalı “İkili Rapor” da 1959 yılında İstanbul’da yaşamaya devam eden çok sayıda Rumun bulunduğunun inkar edilemez bir belgesidir. [47]
Yazar, İstanbul’da yaşayan Elenlerin 1964 yılında bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi [48] ile 20 kilo zati eşya ve 200 Türk Lirası para ile sürüldüklerini açıkça belirtmiyor ve 1964 olayını 6 Eylül 1955 ile irtibatlandırmaya çalışıyor. Ermeni tehcirine kadar geri giderek Türkleştirme Planı’nının tüm halkalarını 6/7 Eylül ile özdeşleştiriyor. Son derece yanlış, yanıltıcı, dezenformatif...  
No 2 - Provokatörlere 6-7 Eylül dersleri 
Haluk Şahin  7 Eylül 2005 Radikal
Zaman'ın en büyük yargıç olduğu, tüm gerçeklerin zamanla ortaya çıktığı söylenir. Tam olmasa da, bu genellemede doğruluk payı büyüktür.
50 yıl önce yaşanmış olan 6-7 Eylül olaylarına bu açıdan baktığımızda gerçeğin ta kendisini değilse bile, ana çizgilerini görebiliyoruz:
Demokrat Parti iktidarı yeterince hazırlığı olmayan sıcak bir sorunu, Kıbrıs'ı, kucağında bulmuştur.
Londra'daki üçlü görüşmeler iyi gitmemektedir. Adanın Yunanistan'a devri olasılığı artmaktadır. Acilen bir şeyler yapılması gerekmektedir.
Ama ne? Bunun üzerine birilerinin aklına İstanbul Rumları gelir ve bir hazırlık başlar...
Artık bu istihbarat teşkilatı tarafından mı iktidara önerilmiştir, yoksa iktidar içindeki bir 'parlak' fikirli (Celal Bayar?) mi istihbarat teşkilatına götürmüştür, kesin olarak bilmiyoruz. Dilek kipinde şöyle denmiştir:
- Atina'da Atatürk'ün evine bomba konsa,
- Bunun haberi İstanbul'a hızla yayılsa,
- Hazır imha ekipleri önceden belirlenmiş Rum ev ve dükkânlarını yıksa,
- Halk biraz içini dökse,
- Böylece Yunanlılar pabucun pahalı olduğunu anlasa... Türkiye rahat nefes alsa... [49]
Bir psikolojik mühendislik projesidir  [50] bu. Kitlelerin kışkırtılmış öfkelerine istendiği anda gem vurulabileceği varsayımına dayanmaktadır. Güruhlaşan kalabalıkların Frankeştaynlaşabileceği gerçeğini göz ardı eden, rizikosu fevkâlade yüksek, ama ilk bakışta pek parlak görünen bir plan!
Ve tüm çok parlak planlar gibi, aptalca!
Sonuçları biliyoruz: O parlak plan, Cumhuriyet döneminin en utanç verici iki gününe dönüştü.
Birileri o dillerinden düşürmedikleri 'Türk milleti'ne insanlık ailesi önünde en ağır lekeyi, 'vandal' damgasını vurmuş oldular.
Bence Celal Bayar ve Adnan Menderes'i tarih önünde mahkûm etmek için ellerinde patlayan bu bomba yeter!
YORUM
Araştırmacı-yazar Haluk Şahin makalesini 180 derece yanlış üç iddia ile başlatmış:
“Londra'daki üçlü görüşmeler iyi gitmemektedir.
“Adanın Yunanistan'a devri olasılığı artmaktadır. “
“Acilen bir şeyler yapılması gerekmektedir.”
ondan sonra senaryosunu tamamlayarak,
 “Ama ne? Bunun üzerine birilerinin aklına İstanbul Rumları gelir ve bir hazırlık başlar...”
hükmünü vermiş:
“Bence Celal Bayar ve Adnan Menderes’i tarih önünde mahkum etmek için ellerinde patlayan bu bomba…”
Gerçek ise aynen şöyle: Londra Konferansı’nda Türkiye için her şey çok iyi, Yunanistan için ise çok kötü gitmiştir. Konferans’a ara verildiği 2 Eylül Cuma günü acilen bir şeyler yapmak gereğini duyan ve başkentine geri dönen Türk değil, Yunan Dışişleri Bakanıdır. Üç gün sonra patlayan bomba da Türkiye’de değil, Selanik’teki ATATÜRK müzesinde patlamıştır. Gerçekten acilen bir şeyler yapılmıştır. 
Celal Bayar ve Adnan Menderes’i tarih önünde mahkum eden yazar acaba bu gerçekleri bilmiş olsa idi,  yine de aynı karara varabilir miydi? 
No 3 – Ermeni Sempozyumunu kaç kişi basacaksınız?
Engin Ardıç – 10 Eylül 2005 AKŞAM Gazetesi
Bildiğiniz “6/7 Eylül yazısı”, 9 Eylül günü yazılır da 10 Eylül günü yayınlanır mı? Evet, çünkü “ortalığın mayna olmasını” bekledik.
Yazacak bir şey de kalmadı, basın konuyu aculluk edip 4 Eylül’den başlayarak “gayet mufassal” ele aldı. Sefa Kaplan, Önay Yılmaz, Barış Mutlu gibi çok değerli meslekdaşlarımız olayı ıcığıyla cıcığıyla, hem de bol resimli, günlerce anlattılar.
Prof. Dr. Ayhan Aktar, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Dr. Dilek Güven gibi uzmanlar [51] kendi görüşlerini belirttiler, ayrıntılar verdiler. Köşe yazarları o gece yaşadıklarını hatırladılar… [52]
Dilimizde, Dr. Hulusi Dosdoğru’nun ve Mehmet Arif Demirer’in, her ikisi de Arba [53] Yayınları’ndan çıkmış kitapları var, sahaflarda bulursunuz. Ancak bunlar da kişisel anılarla karışık Yassıada duruşmaları tutanakları. Bir de Yılmaz Karakoyunlu’nun “fazla kabul görmemiş” amatör romanı var, “Güz Sancısı”. [54]
11 Eylül 2005 (3. Yazı)
Sonra, 6/7 Eylül 1955 gecesi, Lausanne Antlaşması'na göre İstanbul'da tutmak zorunda kaldığımız, başımızdan bir türlü atamadığımız Rum unsurundan bu kez korkutma ve kaçırma yöntemiyle kurtulmayı denedik. [55] Sekiz yıl içinde bunu başardık. [56]
Bu geceyi, Rum milletvekili bile çıkarmış olan [57] sözde demokratlar[58]düzenlemişlerdi ha! Çünkü onların da asıl kökenleri
CHP değil miydi?
YORUM
Gazetecilik mesleğini küfürbaz bir futbol taraftarı üslubu ile sürdüren bu yazara göre Lozan’dan beri Rumları başımızdan atmaya çalışmışız, 6/7 Eylül de bu çabanın bir parçası imiş. Türk gazeteci böyle yazarsa D’Amato da “pogrom” der rahatlıkla. Ardından da Yassıada’yı ve böyle Türk gazetecileri tanık gösterir. !
Engin Ardıç’ın “çok değerli” iki meslekdaşı:
No 3a - O gün şahsım değil yurdumuz kaybetti
Önay Yılmaz - Milliyet 7 Eylül 2005
'DP hükümeti sorumlu'
İngiliz ve Alman kaynaklarına göre, olayların organizasyonuna iştirak edenler arasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, İçişleri Bakanı Namık Gedik, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay ile İzmir Valisi Kemal Hadımlı vardı…
Olay, bütün azınlıklara karşıydı
Bochum Ruhr Üniversitesi Tarih Fakültesi'nden Dr. Dilek Güven, olayların bir nedeninin de, ekonominin Türkleştirilmesi olduğunu belirterek,
"İddia edildiği gibi azınlıkların göçü 1964'te değil, 1955 olaylarından sonra olmuştur. Ve saldırı sadece Rumlara değil, diğer azınlıklara yönelik planlanmıştır. Azınlıkların paralarını dışarı çıkarmaları da yasaklanmıştı. Bu uzun süre böyle sürdü. 1955'te Ticaret Odası meclisinin üyelerinin yüzde 10'u gayrimüslimdi. Bu oran 1960'ta yüzde 6'ya, 1963'te yüzde 4'e düştü. Meclis'te sadece Yahudi üyeler kalmıştı. 1955'te Türkiye'de Rumca konuşan 79 bin 691 kişi yaşarken, bu sayı 1960'ta 65 bin 139'a ve 1965'te 48 bin 96 kişiye düştü" dedi.
YORUM:
İngiliz ve Alman kaynaklarına uzanmaya ne gerek var. Yassıada’daki Yüksek Soruşturma Kurulu’nun İddianamesi var, bu kişileri sanık olarak ilan eden !
Dr. Dilek Güven’in dedikleri [59] yerine kitabında yazdıklarına bakalım:
“Türk devlet elitlerinin özellikle İstanbul’u Rum azınlıklardan “arındırma” hedefi, 6-7 Eylül Olayları vasıtasıyla başarıya ulaşamamıştı. Rum azınlığın büyük ve usun süreli bir göç dalgası halinde ülkeyi  terk etmesine yol açan asıl  olay, hükümetin, [60] 1930 yılında Yunanistan’la imzalanmış olan İskan, Ticaret ve Gemi Ulaşımı  Antlaşmasını 16 Mart 1964’te tek taraflı feshetme kararıdır.”
bilim kadını Dr Dilek Güven’in yazdıkları ile söyledikleri (Engin Ardıç’ın çok değerli meslekdaşı Önay Yılmaz’a göre söyledikleri) karşısında okuyucu şaşırıp kalıyor.
“Hangisi doğru?” sorusunun cevabı tabii ki, yazdıkları:  Rumlar, 1955’ten sonra değil, 1964’te başlatılan sürgün operasyonu ile İstanbul’dan ayrılmışlardır. 
No 3b – Sefa KAPLAN Hürriyet 5 Eylül 2005
6 Eylül 1955’te devrin akşam gazetelerinden Express’in sabah saatlerinde basıp öğle saatlerinde kentin belli başlı meydanlarına dağıtılan baskısına göre ‘Yunan teröristler, Mustafa Kemal’in Selanik’teki evini bombalamıştı.’
Daha ‘haber’ duyulmadan Taksim Meydanı’nı doldurmaya başlayan kalabalık, küçük gazete dağıtıcılarının ‘Yazıyor...’ çığlıkları arasında birdenbire artacak ve dananın kuyruğu da ondan sonra kopacaktı.
YORUM: İstanbul Ekspres gazetesinin ne zaman ve kaç adet basıldığı ile gerçeği öğrenmek için bkz. “İstanbul Ekspres 2. Baskı”  (Ek – 1)
No 4 – 6 - 7 Eylül'ün utancı hep üstümüzde kaldı
Mehmet Ali Birand – Posta Gazetesi 7 Eylül 2005
Hiç unutamam.[61]
1955 yılının 7 Eylül sabahı, Beyoğlu’nda gördüklerim hala gözlerimin önündedir.
14 yaşındaydım ve Galatasaray Lisesinin hazırlık sınıfına yazılmak üzere, Lise'ye gitmem gerekiyordu. Bin bir zorlukla Beyoğlu'na kadar gelebilmiştim. Karaköy'den tünele çıkınca şaşırıp kaldım.
Manzara dehşet vericiydi….
TÜRKİYE BU OLAYIN TÜM SORUMLULUĞUNU ALDI
6-7 Eylül olaylarının, ünlü Derin Devlet'in bir kurgusu olduğunu çok sonra öğrendik. Siyasi otoritenin yeşil ışık yakmasıyla birlikte, Kıbrıs'taki gelişmelerin BM'deki görüşmeleri sırasında Türk diplomatların " halk tepki gösteriyor "diyebilmeleri için planlanan, ancak sonradan kontrolden çıkıp, utanç verici bir yağmaya dönüşen olay, Derin Devletin yüzüne gözüne bulaştırıp, Türk ulusunu rezil ettiği bir suç konumuna girdi. [62]
İlginçtir, birkaç yaralamanın dışında ölüm yoktu. Bir katliam değildi. Aşağılık bir yağma ve korkutma hareketiydi…
21 Mayıs [63] ihtilalinden sonraki Yassıada duruşmalarında 6-7 Eylül en ince ayrıntısına kadar incelendi, sorumlular yargılandı ve cezalandırıldı.
Tabii her zaman olduğu gibi Derin Devlet'ten hiç söz edilmedi. O, işin içinden sıyrılıp kurtuldu. Birkaç çapulcu ile birkaç ilgili ilgisiz sivil ve siyasi cezalandırıldı…
YORUM:
Yazar Mehmet Ali Birand hem Kıbrıs uzmanıdır hem de foggcu [64] gazetecilerin üstadı. Konuyu öylesine yüzeysel araştırmış ya da araştırmamış ki, Londra Konferansı ile Birleşmiş Milletler görüşmelerini birbirine karıştırmış.
“6-7 Eylül olaylarının, ünlü Derin Devlet'in bir kurgusu olduğunu çok sonra öğrendik.
“Siyasi otoritenin yeşil ışık yakmasıyla birlikte, Kıbrıs'taki gelişmelerin BM'deki görüşmeleri sırasında Türk diplomatların ‘halk tepki gösteriyor’ diyebilmeleri için planlanan, ancak sonradan kontrolden çıkıp, utanç verici bir yağmaya dönüşen olay, Derin Devletin yüzüne gözüne bulaştırıp, Türk ulusunu rezil ettiği bir suç konumuna girdi…”
Birinci cümle, ironik biçimde doğru. Çünkü 27 Mayıs’tan sonra herkes bu şekilde bilgilendirildi. İkinci cümle ise, asıl kendisinin konuyu yüzüne gözüne bulaştır-dığı ve gazetecilik mesleğini rezil ettiği bir tespit. Çünkü yazdıklarının gerçeklerle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Birand’da da yanlış yazdığı için utanma duygusu yok.
Şu tespiti ise, D’Amato’nun pogrom suçlamaları ışığında “ilginç”. Çünkü, eğer zahmet edip pogrom sözcüğünün, güvenlik güçlerinin kitlesel katliam eylemleri anlamına geldiğini öğrenmiş ise, 6 Eylül Olayları’nda katliam olmamasını nerdeyse yadırgıyor:
“İlginçtir, birkaç yaralamanın dışında ölüm yoktu. Bir katliam değildi. Aşağılık bir yağma ve korkutma hareketiydi.”
No 5 - 6-7 Eylül"ü biz yaşadık...
Hasan Pulur – Milliyet 7 Eylül 2005
İNSAN elli yıl önce yaşadıklarını hatırlayabilir mi?
Bize göre bu olay, Cumhuriyet tarihinin en "ayıp" olaylarından biridir. Devlet tarafından tezgâhlanmış, partizanlara ve "lumpen" denilen ayaktakımına uygulatılmış, başta Rumlar, İstanbul'daki azınlıklar hedef alınmış, bir akşam üzeri başlayıp ertesi sabaha kadar süren kışkırtma, yağma, cinayet, tecavüzle sonuçlanmıştır.
Bu en hafif tabirle ayıp değil de nedir?
Zaten devlet bu ayıbını, o günlerin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü'nün ağzından itiraf etmiştir:
"Bir şeyler olacağını biliyorduk ama bu kadarını değil!"
OLAYI biz, masa başında değil, içinde izleyen genç bir gazeteci olarak yaşadık...
Peki, devletin, bir başka deyimle, hükümetin bu olayda çıkarı neydi?
O tarihte Londra'da Kıbrıs görüşmeleri yapılıyordu; İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında...
Hükümetin "Türk halkının galeyan içinde olduğunu göstermek için" bir olaya ihtiyacı vardı. Atatürk'ün Selanik'teki evine konulan bomba, birkaç saat sonra İstanbul'da patladı. Akşam gazetelerinden "İstanbul Ekspres" şimşir harflerle olayı duyurdu. Zaten her şey planlanmıştı…
YORUM:
Eğer bu olaylardan T.C. hükümetinin kesinlikle zararlı, Yunan devletinin ise yararlı çıktığına ikna olursa, Sayın Pulur, acaba yukarıdaki yazıyı daha değişik yazar mıydı? Mahmut Dikerdem’in anılarını ve Fatin Rüştü Zorlu’nun savunmalarını okuması bu kitabı kendisine göndereceğim. 
No 6 Emcet Olcaytu – Aydınlık Eylül 2005
6-7 EYLÜL OLAYLARINDA "DIŞ DİNAMİK" MESELESİ -2
Geçen hafta, "mandacı aydınlar"ın ve "kaçık merkezli-eksantrik aydınlar"ın, 6-7 Eylül olaylarında, dış dinamik" meselesine dokunmaktan özenle kaçındıklarını yazmıştım. Şimdi o "dış dinamik"in
ne olduğunu irdeleyelim:
Önce, o tarihte Türkiye'nin durumunu hatırlayalım: 1955 Eylül'ünde Türkiye, daha doğrusu Menderes Hükümeti; ekonomik, askeri ve siyasal alanlarda kaderini tamamen batıya bağlamıştı. O günlerin deyimi ile "Hür Dünya"nın yanında yer almıştı. Bu nedenle, "Batı'ya karşı olmak-bağımsız dış politika istemek" doğrudan "komünistlik" ya da "SSCB Yandaşlığı" sayılıyordu. Kısacası Demokrat Parti Hükümeti, aklını ve hâttâ beynini Batı'ya teslim etmişti. [65]Bu yüzden, Kıbrıs konusunda "milli bir politika" tayin etmek şöyle dursun, bunu aklından bile geçirecek halde değildi. Kağıt üzerinde Kıbrıs'ın hâkimi olan "büyük müttefikimiz İngiltere" ne isterse, Türkiye'nin onu yapacağını saklamaya dahi
gerek görmüyordu.
Yunanistan, kuruluşundan beri Batı'nın hizmetkârlığı rolüne devam etmekle birlikte "Megalo-İdea"dan [66] vazgeçmiş değildi ve Kıbrıs konusunda o güne kadar "el altından" yürüttüğü Enosis politikasını, dünya savaşından ve iç savaştan çıkmasına rağmen; açıktan yürütmek
aşamasına getirmişti.
İngiltere ise, emperyal (özellikle askeri) hesapları nedeniyle Kıbrıs'ın bağımsız bir devlet olmasına karşı çıkıyordu. Bu arada, 1942 yılında kurulan ve birkaç yıl içerisinde Kıbrıs'ın beş büyük belediyesinde seçimi kazanan AKEL (Kıbrıs Rum Komünist Partisi) Batı'nın "midesini bulandırırken "Batı'ya tam anlamı ile teslim olan Menderes Hükümeti, "bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur" diyerek, dünyadan habersiz biçimde İngiliz taraftarlığı yapıyordu.  [67]
ABD, o tarihte Kıbrıs meselesinde taraf değildi. Ancak, "Hür Dünya"nın ve NATO'nun lideri olarak, "Self-determinasyon"a ve Kıbrıs'ın bağımsızlığına sıcak bakmıyordu. Nitekim, NATO organizasyonu içerisinde başarıyla yürüttükleri 6-7 Eylül operasyonundan hemen sonra, ABD devreye girecek ve Türkiye ile Yunanistan'a sert bir nota vererek, konunun Birleşmiş Milletler gündemine alınmasına karşı olduğunu açıklayacaktır.
Şimdi diyeceksiniz ki; "6-7 Eylül'ün NATO yapımı olduğunu açıklayarak, sonunda söylenmesi gerekeni, baştan söyledin! Bunun
NATO yapımı olduğu nereden belli?"
Eh! İşin o kısmına geldik zaten... Belgeleri ve tarihi gerçekleri
konuşturmaya başlayalım:
Yunanistan, 16 Ağustos 1954 tarihinde, "Kıbrıs halkının self-determinasyon" isteğinin gündeme alınarak Genel Kurul'da görüşülmesi için BM'ye başvuruda bulunur. İngiltere'yi hiçe sayan bu başvurudan üç gün sonra, Atina'daki İngiliz Büyükelçiliği, (Yunanistan'a karşı neler yapılabileceğine dair) Londra'ya gönderdiği 19 Ağustos 1954 tarihli raporunda, Türk-Yunan dostluğunun kolayca bozulabilecek kadar yüzeysel olduğundan bahsederek, "... Küçük bir şok, örneğin Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evde meydana gelecek bir tahribat, ilişkiyi derhal zedeler ..." demektedir. Bu belge, 6-7 Eylül olaylarından sonra, Yunan Basınına yansımış ve sır olmaktan çıkmıştır. İngiltere tarafından da görmezden gelinmiştir.
Tarihe tekrar bakın, daha 6-7 Eylül 1955'e bir yıl var. Eğer siz de "Ne var bunda! İngiliz Büyükelçileri çok uzak görüşlü olur zaten..." diyorsanız, yazıyı burada bırakın, gerisini okumayın.
Tek başına bu belge, meseleyi açıklığa kavuşturuyor.
İngiltere Hükümeti, Atina'daki büyükelçisinin "parlak fikri" üzerine politikasını kurarken, "örneği değiştirmek" için "kafa yormaya" bile gerek duymamıştır. Bu arada Yunanistan'ın başvurusu BM'de ele alınır. 23 Eylül 1954 tarihinde BM Sevk Komitesi, 2 aleyhte ve 4 çekimser oya karşılık, 9 oyla Yunan başvurusunun gündeme alınmasını kabul eder. Konunun, BM Genel Kurulu'nun gündemine alınması da, 24 Eylül'de de 19 aleyhte ve 12 çekimser oya karşılık, 30 oyla kabul edilir. Genel Kurul'un 14 Aralık 1954 tarihli oturumunda yapılan görüşmeler sonucu, İngiltere'nin etkin çabaları ile Yunan başvurusu reddedilir. Bu gelişme üzerine Yunanistan, 1955 Ocak ayında, EOKA Lideri Grivas'a, Kıbrıs'ta eylemlere yeniden başlama talimatı verir. İngiltere, Yunanistan'ın bu hamlesine, Menderes Hükümetini kullanarak karşılık verecektir. 30 Haziran 1955'te başlayan "Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Konferansı" [68] sönük geçince İngiltere, iki ay sonra yeniden girişimde bulunur. [69] Türkiye ve Yunanistan'ı 10 gün sürecek görüşmeler için, 29 Ağustos 1955'te Londra'da üçlü toplantıya davet eder. Bu toplantının amacını, o tarihte İngiltere Hükümeti'nin Başbakanı olan Anthony Eden, daha sonra şöyle açıklayacaktır: Konferansın amacı, Kıbrıs sorununun "sömürge sorunu değil, Türkiye ile Yunanistan arasındaki bir sorun
olduğunu ispatlamaktı".
Menderes Hükümetinin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun o toplantıdaki rolünü de, ne yazık ki, başka bir İngiliz'den öğreniyoruz: Dr Robert F. Holland'ın "Britain and the Revolt in Cyprus, 1954-1959" adlı 359 sayfalık kitabında, "İngiltere'nin o tarihteki Dışişleri Bakanı Mac Millan'ın, Türk heyeti ile toplantı öncesinde yaptığı görüşmede, 'Yunan tarafına karşı görüşlerinizi ne kadar sert ifade ederseniz, bizim için o kadar makbul olacaktır. Bu sizin için de iyi olacaktır' dediğini kaydederek", Londra Konferansının Türkiye ile Yunanistan arasında uzlaşmazlık yaratmak amacıyla tertiplendiğini belirtmektedir. Fatin Rüştü, İngilizlerin dolduruşu ile uzlaşmaz tavır alır. Sert bir konuşma yapar. Oysa Fatin Rüştü, iyi diplomattır ama, yukarıda söylediğimiz gibi, Menderes Hükümeti gibi, aklını ve beynini
Batı'ya teslim etmiştir. [70]
Bizim mandacı basının, sırf 27 Mayıs'ı kötülemek için, her fırsatta göklere çıkardığı o "muhteşem diplomat" Fatin Rüştü Zorlu, bu "zoka"yı yuttuğu gibi, üstelik 6-7 Eylül provokasyonunun tarihi belgesini de kendi imzasıyla Menderes'e gönderecektir. 27 Mayıs sonrasında Yüksek Adalet Divanı önünde, bizzat Fatin Rüştü tarafından da doğruluğu kabul edilen 28 Ağustos 1955 tarihli mesajında, Fatin Rüştü şunları söylüyor: "Bizim, haklarımızda ne kadar ısrar edeceğimiz hususunda (Yunan tarafının) tereddüt sahibi oldukları anlaşılıyor. Aktif hareket ederek, bu tereddüdü izale etmek gerekir. Bu hususta, ilgililere verilecek emrin pek faydalı olacağını
arz ederim." [71]
Gördüğünüz gibi, Türkiye'nin önde gelen tarihçilerinden Fuat Köprülü'ye, "Türkiye'nin Kıbrıs diye bir meselesi yoktur" dedirten "bağımlı dış politika ve Batı kuyrukçuluğu" [72] Fatin Rüştü gibi bir diplomatı da, İngiltere'nin oyuncağı haline getirmiştir…
YORUM:
Dipnotlara ek olarak başka bir yorum yapmak için yer kalmadı ! Yazının tamamını özellikle verdim, kurgubilim ile köşeyazarlığının  nasıl iç içe  girebildiğini gösterebilmek için.
Yazarın tüm iddiaları yanlış, çarpıtılmış ve önyargılı.
Tanık belge: MAHMUT DİKERDEM ! Herhalde merhum Dikerdem’i de “Batı Kuyrukçusu” olarak tanımlayamaz sayın yazar?
No 7 – Murat Belge
Prof. Dr. Murat Belge de 6-7 Eylül olayları sırasında 13 yaşında olduğunu ve babasının, Demokrat Parti'yi destekleyen Zafer Gazetesi'nin başyazarı olduğunu anlattı.
Belge, olaylar sırasında Ankara'da bulunduklarını, o günün akşamında babasının yaptığı konuşmalardan ve görüştüğü kişilerden, “olayları, dönemin hükümetinin yaptırdığı ve yaptırırken de ucunu kaçırdığı” izlenimi edindiğini söyledi.
YORUM:
KADROcu Burhan Belge’nin 13 yaşındaki oğlu da olayları ve babasının yaptığı konuşmaları hatırlamış, ellinci yılda yapılan bir açık oturumda.
Türkiye’de tarih böyle yazılıyor !...
No 8 – Doğan Hızlan Hürriyet 10 Eylül 2005
6-7 Eylül Olayları’nın çıkışı, yayılışı konusu, 1960 darbesi sonunda Yassıada’da ele alındı. Azınlık politikalarına bakıldığında, bazı unsurlar için devletin bir program [73] yaptığından söz edilebilir:
1955 saldırıları, İstanbul’da bir cemaatin varlığının sona erişidir
1950’ler Türkiye’sindeki ulusal-siyasi durum, tamamıyla 1930’lu ve ‘40’lı yılların devamı olarak görülebilir. Buradaki somut araştırma konusunu oluşturan, 1955 yılında meydana gelen 6-7 Eylül Olayları da, ekonomik hayatın millileştirilmesi ve etnik homojenleştirme bağlamında incelenecektir…
1955 saldırıları, İstanbul’da özellikle Rum-Ortodoks bir cemaatin varlığının sona erişine işaret eder. 1955’ten sonra giderek artan sayıda, Rumlar Yunanistan, Avustralya veya Kanada’ya göç etmek üzere İstanbul’u terk etmişlerdir.
YORUM:
Birinci paragraftaki cümleyi ilk okuduğumda “program” sözcüğünü
“pogrom” olarak algıladım. Daha sonra yazara bir ileti göndererek ve
cümleyi tırnak içinde vererek, program sözcüğünden kastının ne
olduğunu sordum. Gelen cevap ilginçti:
Sayın Demirer,
Adı geçen yazımda böyle bir cümle yok.
Saygılarımla. Doğan Hızlan
“1955 saldırıları bir cemaatin varlığının sona erişi”  d e ğ i l d i r.
“1950’ler Türkiye’sindeki ulusal-siyasi durum, tamamıyla 1930’lu ve ‘40’lı yılların devamı olarak”  kesinlikle g ö r ü l e m e z. 
Rumların İstanbul’dan göçü, 1964 sürgününden sonra olmuştur. O sürgünün kararını verenlerin 40’lı yılların yöneticileri olduğu ise doğrudur.
No 9    Can Dündar – 6 Eylül 2005 Milliyet
6-7 Eylül'ü iyice bellemenin zamanıdır şimdi...
Gündemde yine Kıbrıs vardı.
Hükümet "Bir kamuoyu tepkisi iyi olur" diyordu.
Öfkeli protestocular yine elde Türk bayraklarıyla çıkmıştı yola...
Kısa zamanda öfke nöbeti yangın gibi yayılıp yön değiştirmiş ve bir yalan haber [74], cehenneme davetiye olmuştu.
Kıbrıs sorununun faturası tüm azınlıklara ödetildi.
Sermayenin el değiştirmesine yarayan bir oyunda binlerce figüran rol aldı.
Geriye, eşsiz mozaiği parçalanmış bir Türkiye kaldı.
YORUM:
Hükümetin “Bir kamuoyu tepkisi iyi olur” dediğine ilişkin tek bir kanıt, belge, yoktur. Yazarın bu görüşü tamamen uydurma. Daha doğrusu Yassıada yalanları-nın türevi.
Kıbrıs sorunun faturası? 1955 yılında Kıbrıs sorununun faturası? Bir uydurma iddia daha. 1955 yılında Kıbrıs sorununun ne faturası vardı ki?
1955 sonrası sermaye el filan değiştirmedi. 1964 ile karıştırıyor, araştırmacı köşeyazarı !
Türkiye’nin eşsiz mozaiği 1964 yılına kadar parçalanmadan dimdik ayakta idi.
Bunu kim mi yazmış?
1 – Yunanistan Dışişleri Bakanı Averoff, 1959 yılında, mayıs ayında, İstanbul’u ziyaretinden sonra gördüklerini yazarken.
2 -  Kuneralp-Bitsios, “İkili Rapor” Ağustos 1959
Acaba 9. Dev Adam için bu iki kaynak yeterli mi? Acaba “yanılmışım” diye bir düzeltme yazısı yazar mı? YAZMAZ !
No 10 – Hasan Cemal Milliyet 6 Eylül 2005
Acıyı paylaşmak!
Evet, 6-7 Eylül! Tarihimizin kepaze sayfalarından biri...
Bir tertip söz konusu.
Tertipte de devlet parmağı..
Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evin bombalanması da tertibin bir parçası... Türk basınının ve bazı gazetecilerin kullanılması da tertibin bir parçası... Düğmeye devletin içinden basılıyor, kalabalıklar sokağa dökülüyor.
6 Eylül gecesi ve ertesi gün en çok Rumlar, sonra Ermenilerle Museviler saldırıya uğruyor. Evleri, işyerleri yağmalanıyor. 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 azınlık okulu tahrip ve talan ediliyor.
Ölenler, yaralananlar...
YORUM:
Tertip ve devlet parmağı, 27 Mayıs sonrası ve özellikle Yassıada’da üretilen iddialardır.
Yazar, kendine şu soruyu sormalıdır:
4 Haziran 1960 günü Fuat Köprülü, tamamen kişisel ve gerçekdışı nedenlerle, Zorlu-Gedik-Menderes üçlüsünü suçlamış olmasa idi, bu yazıyı yine de böyle yazar mıydı?    
No 11 – Rıdvan Akar – 5 Eylül 2005 tv8
Mehmet Ali Birand’ın mesai arkadaşı Rıdvan Akar,  bir saatlik belgeseline Coşkun Kırca’nın 24 Ekim 1960 Yassıada tanık ifadesini (kendi sesinden) vererek ve Londra’daki Kıbrıs konferansında gelişmelerin Türkiye için olumsuz gittiğini iddia ederek başlamıştır.
Belgeselde tahrip olan 1004 evin Rumların evlerinin % 80’ini teşkil  ettiği hesabı yapılmıştır ! 
Rıdvan Akar’ın belgeseli, maddi hatalar içermesinin dışında yanlış bilgiler ve yalancı tanık ifadesi ile başlatılmıştır.
Londra Konferansı’ndaki gelişmeler için Kronoloji bölümüne, Coşkun Kırca’nın tanıklığı için Yassıada Davası bölümüne bakınız.
1004 evin Rumların evlerinin % 80’ine eşit olduğu iddiası ve tv8’in bu konudaki “düzeltme yapmamak” ısrarı ise Basın Konseyi’ne şikayetimin konusunu oluşturmuştur. Bkz. Ek – 4.
No 12 Erdal Şafak – 5 Eylül 2005 Sabah
6 – 7 Eylül ve Brandt Cesareti - Renklerin solduğu gün 
Hangi tanıma katılırsınız bilmiyorum ama o olayların iki somut sonucu oldu: 
1 - 1920'lerin sonunda sokaklardan kentlere kadar yerleşim birimlerinin isimlerinin Türkçeleştirilmesi ile başlayan, ardından 1940'lardaki Varlık Vergisi'yle ilk ölümcül darbenin indirildiği Türkiye'yi arındırma planı 6-7 Eylül 1955 ile çok büyük ölçüde amacına ulaşmış oldu. O tarihte 130 bini aşan Rum nüfus, bir-iki ay içinde birkaç bine iniverdi.
2- O olaylar, tarihçi Mete Tunçay'ın ifadesiyle, "İmparatorluk kültürünü sona erdirip İstanbul'un taşralaşması sürecini başlattı." Bugün İstanbul'un iliklerine kadar arabeskleşmesinin sorumlusu, 6-7 Eylül'ü planlayıp uygulayanlar…
YORUM:
Koronun son üyesi, “Varlık Vergisi  - 6/7 Eylül” teması üzerinde varyasyonlara devam ediyor ancak rakamlarda şaşırıyor.
1955 yılında Rumların (T.C. uyruklu Rumlar ve Yunanistan uyruklu Elenlerin, toplam olarak) sayısı 90 bin idi.
Bir-iki  ay içinde ise bir- iki bin kişi dahi İstanbul’u terk etmemişti !
12. Dev Adam hesap da bilmiyor. Başka yorum yok !  [75] Ancak bir sorum var: 12. Dev Adam ya rakamları gerçekten bilmiyor, tahmin ediyor ya da koro ile uyum içinde gözükmek amacı ile böyle sallıyor?
12 DEV ADAM KOROSU’nun 1. ve 12. üyelerinden ortak yorumlamak istediğim iki alıntı:
Erdal Şafak – 5 Eylül 2005 Sabah
6-7 Eylül olayları için Ankara'dan Willy Brandt cesareti (1970'lerde Yahudiler'den açıkça özür dilemişti) beklemenin gerçekçi ve mantıklı olmadığını biliyoruz. Ancak en azından gönül alma jesti yapılabilir, yapılmalı diye düşünüyoruz. Üstelik böyle bir jestin, AB ile bu gergin günlerde hayli etkili olabileceğine inanıyoruz. Bir de Avrupa Parlamentosu üyesi Cem Özdemir'in kehanetinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini merak ediyoruz: "Türkiye, AB ile müzakere sürecinde tarihiyle yüzleşecek. 6-7 Eylül olayları 10 yıl sonra ders kitaplarına girecek!"
İsmet Berkan Radikal  7 Eylül 2005
6-7 Eylül'ün hâlâ çözülememiş yanları var.
Olayların tertipçileri arasında o sırada Londra'da bulunan Dışişleri Bakanı Zorlu'nun, Başbakan Menderes'in ve Cumhurbaşkanı Bayar'ın bulunduğuna kuşku yok.
Ancak 'derin devlet'in devrin başbakan ve cumhurbaşkanını da aşarak daha derin bir komplo düzenlediği, yağmacılara ne askerin ne de polisin müdahale etmemesiyle…
Belki iktidar, Kıbrıs konusunda zor bir müzakere yürütürken (ki o zaman Türkiye, Kıbrıs'ta İngiliz idaresinin devamını istiyor) biraz kamuoyu desteğine ihtiyaç duyuyor ama başkaları bunu 'Türkiye'yi Türkleştirme' planlarına bir vesile sayıyorlar. Bu ülkeyi yöneten hükümetten daha derin bir güç o zaman da vardı demek!
ORTAK YORUM
Gazeteci, 50 yıllık bir olayı yazmadan önce ne yapar, yapmalıdır? Olayın tarihi gerçeklerini araştırmalıdır.
Bizim medyamızda ise gazeteci, olaydan elli yıl sonra kendi kafasına ve günün reyting modasına uygun bir senaryo yazar, alır o senaryoyu 50 yıl geriye götürüp 50 yıl öncesinin olayına monte eder, tarihi gerçekleri ve ölçekleri paramparça ederek. 6 Eylül Olayları ile Hitler’in Yahudilere yaptıklarını benzetebilmek gibi…
Önce şunu önemle belirteyim. 1955 yılında derin devlet yoktu. Seferberlik Tetkik Kurulu 1953 yılında kurulmuştu ancak 1955-1956 yıllarında gündeminde Kıbrıs yoktu. [76]
6 Eylül 1955 tarihinde Milli Emniyet’in [77] İstanbul temsilcisi merhum Fuat Doğu Paşa idi. Kendisi ile bu konuyu 24 Aralık 1994 günü enine boyuna konuştuk. Kendisine, “Paşam, bu işte Milli Emniyet’in parmağı var idi ise bu kitabı [78] yazmaktan vaz geçeceğim. Var mıydı?” diye sordum. Olmadığını son derece kesin ve inandırıcı bir biçimde ifade etti. Fuat Paşa, saygı duyduğum, güvenilir ve ciddi bir insandı. Söylediklerine % 100 inanmıştım, inanıyorum.
Gazeteci Güllapoğlu’nun iddiasının [79] geçersiz olduğunu 1994 yılında Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu bana bizzat söylemişti. Bu beyanını 1995 yılında yayımlanan kitabıma almıştım; sayfa 377 ve 382.    
SONUÇ: 6 EYLÜL 1955’DE T.C. DERİN DEVLETİ YOKTU 
Bizim, Ermeni Tehciri dahil Türkleştirme projemiz olmamıştır. Ermeniler ülkenin bir bölgesinden (o bölgede düşmanla işbirliği yaparak Türkleri öldürüyorlardı) bir başka bölgesine (Suriye’ye) gönderilmişlerdi. 6 Eylül Olaylarından sonra Türkiye, Rumlardan ve Atina’dan uygun biçimde özür dilemiş ve tazminatlar ödemişti. Rumlar da 1957 seçimlerinde oylarının tamamını DP’ye vermişlerdi.
Aradan elli yıl geçtikten sonra, bir köşeyazarı (Erdal Şafak)  öyle “düşündüğü” için ve AB ile gerginlikleri yumuşatmak amacı ile bir gönül alma jesti yapılması [80]  ise delisaçması bir öneridir. 
Cem Özdemir’in kehaneti ise bir tarihsel cehalet ürünüdür. Türkiye 6 Eylül olayları nedeni ile tarihi ile yüzleşmiştir.  1964 Sürgünü nedeni ile yüzleşip yüzleşemeyeceğini de Sayın Bülent Ecevit’e sormalı. İstanbul’da yaşayan Elenlerin sürgünü ile ilgili  Bakanlar Kurulu Kararnamesinde imzası vardır !
BÖLÜM 4
SONUÇ: DERİN DEVLET – AMA HANGİ  DEVLET?
6 Eylül 1955 günü İstanbul Ekspres gazetesinin 2. Baskısını bizler, Türkler, yayımladık.
O gün İstanbul sokaklarında yürüyen, sloganlar (“Kıbrıs Türktür – Türk kalacaktır”) atanlar da bizlerdik.
Hava karardıktan sonra çoğunluğu (tamamı değil) azınlıklara, ağırlıklı olarak da Rumlara ait 5622 taşınmazı tahrip edenler yine bizlerdik.
Talana karışanlar da… bizlerdik.
İstanbul’da bireysel olarak mağdur olanlar ise Rumlar,  Ermeniler ve Yahudilerdi.
Buna karşı;
5/6 Eylül gecesi Selanik’teki Atatürk Müzesi’nde bombayı patlatan kimdi?
İstanbul Ekspres’in 2. Baskısını 290 bin adet basıp dağıtma fikri kimindi?
Dolayısı ile İstanbul’daki olayları tetikleyen kimdi?
6 Eylül 1955 olaylarının sonuçta devlet olarak mağduru kimdi?
Başka anlatımla; 2 Eylül 1955 Cuma günü ara verilen, 6 Eylül Salı günü çalışmalarına yeniden devam eden ve 8 Eylül Perşembe günü bir Sonuç Bildirisi yayımlayarak sona erecek olan Londra Konferansı’nın, bu bildiriyi yayımlayamadan dağılmış olmasından mağdur olan devlet konferansa katılan üç devletten hangisi idi? İngiltere mi, Yunanistan mı yoksa Türkiye mi?
Bu son soru elli yıldır nedense hiç sorulmamıştır. Kronolojiyi, Mahmut Dikerdem’in anıları ile Fatin Rüştü Zorlu’nun Yassıada açıklamalarını dikkatle incelersek, mağdur olan devletin kesinlikle T.C. devleti olduğu anlaşılmaktadır.
Mağduriyet öylesine ölçüsüzce sürdürülmüştür ki, olaylardan 40 yıl sonra bile bir Amerikan senatörü çıkıp “pogrom” suçlamasını getirmiş ve bu iddiayı çürütmek amacı ile T.C. Anaysa Mahkemesi nezdinde açtığımız İade-i Muhakeme davası, T.C. Yargıtayı’nın yanlış bir değerlendirmesi sonucu reddedilmiştir. [81]
Acaba D’Amato; pogrom sözcüğünün anlamını mı, yoksa 6 Eylül 1955 günü güvenlik güçlerinin Rumlara karşı bir katliama [82] geçmediklerini mi bilmiyordu?
Yanıtlanması gereken çok önemli bir soru daha var: Olaylar sayesinde Londra Konferansı’nda hezimete uğramaktan, onlarca yıldır yürüttükleri, enosis amacına yönelik, Kıbrıs’ın sözde bağımsızlık mücadelesinde ciddi bir başarısızlıktan son dakika kurtulan devlet, Yunanistan devleti değil miydi?
O Yunan devleti ki 1 Nisan 1955 gününden itibaren Ada’da bir albayı-nın yönettiği terör eylemlerine destek verdiğini gizlemiyordu bile.
Konferans’a 2 Eylül Cuma günü ara verildiğinde panik içinde Atina’ya koşup giden Yunan Dışişleri Bakanı Stefanopulos değil miydi? O hafta sonu Atina’da, o tarihte zaten gırtlağına kadar EOKA terörüne bulaşmış [83] Yunan devletinin derinliklerinde birileri;
Önce Selanik’teki bombayı patlatmayı,
6 Eylül günü Gökşin Sipahioğlu’na ikinci baskı için mesela bir on bin Dolar ödenmesini,
Tahrip ve talana katılan birtakım T.C. vatandaşlarına da bu eylemleri için bazı hediyeler verilmesini,
planlamış ve uygulatmış olamaz mıydı?
Burada çok önemli bir ayrıntıya parmak basmak istiyorum: 7 Eylül Çarşamba günü İstanbul saati ile saat 13:00’de Londra’da Konferans’ın oturumu başlarken,  Yunan Dışişleri Bakanı’nın, 19 – 20 saat önce İstanbul’da yaşanmış olayları duymamış olması mümkün müdür? [84] Yunan Dışişleri Bakanı, bu olaylar ile ilgili olarak ancak bir suçluluk duygusu içinde olması durumunda, adem-i malumat [85] beyan etmiş olabilirdi: Acaba olaylardaki Yunan parmağı ortaya çıktı mı? İyisi mi, bir gün daha bekleyelim…
Elli yıldır bu soruların sorulmamış olmasını Türk medyasının ve araştırmacı yazarlarının üstün yeteneklerine ve “mütarekeci – mandacı basın” geleneğine bağlayabiliyorum, olsa olsa. Her türlü komplo teorisini sınırsız bir hayal gücü ile yazabilenler kendilerine şu dramatik soruyu sormalıdırlar:
Fuat Köprülü 4 Haziran 1960 günü tamamen kişisel kin ve kıskançlık duygularına yenilerek, “Olayları Zorlu-Gedik-Menderes yapmıştı” diyene kadar gerek Rumlar gerekse Yunan devleti neden benzer bir suçlamada bulunmamıştı?
Bunun tek bir nedeni olabilirdi: Olayları kimin tertiplediğini çok iyi biliyorlardı: Kendileri…
Ama madem ki Türklerin aklına derin Yunan devletini suçlamak hiç gelmedi, iyisi mi biz de hiç ses çıkarmayalım.
Bütün bunlar bundan sonra sistematik bir şekilde tartışılmalıdır. 
TARTIŞILACAKTIR.
Mehmet Arif Demirer                                                        12 Aralık 2005   

[1]              Sayın Kandemir’in lütfettiği ÖNSÖZ,  24 Kasım günü saat 15:11’de gelmiş. On dakika sonra Basın Konseyi’nden şikayetim ile ilgili Karar gelmiş. Bu Karar’ı EK - 4’de veriyorum. Basın Konseyi, şikayetimin ve şikayet konusu yayınların Basın Meslek İlkelerini ilgilendiren bir yönü bulunmadığı dolayısı ile işlem yapılmasına gerek olmadığı sonucuna varmış ve dosyanın gündemden çıkarılmasına oy birliği ile karar vermiş. Sayın Kandemir’in Önsözü ile Basın Konseyi’nin kararını faks cihazının tepsisinde alt alta buldum.
Önsöz üstte, Karar altta !    
[2]              27 Ekim 1957
[3]           Bu müzakerelerin ayrıntılı bir incelemesi için bkz Demirer, Mehmet Arif
            “KKTC Türk’ün Onur Sorunu”
[4]              Averoff - Tossizza Evangelo, “CYPRUS - Lost Opportunities”
[5]              1955 yılının olaylarını kastediyor
[6]              Ayrıca bir de İstanbul'da yaşayan yaklaşık 10-15 bin Yunanistan pasaportu
                sahibi Elen vardı
[7]              2005 yılında Türk medyasında köşeyazan 12 Dev Adama’a göre onlar
              çoktan göç  etmiş, İstanbul’u terk etmişlerdi. Yalancı bu Averoff  
[8]              Bkz. EK - 1
[9]              1964 yılında
[10]             Atina, 31 Aralık 1994 Mihail Vasiliadis
[11]             Söyleşiyi yapan gazeteci Şemsettin Kuseyri. Bkz. 5 Haziran 1960 Yeni
               Sabah Gazetesi
[12]             İçişleri Bakanı Gedik daha önce intihar etmiş olmasa idi, o da aynı suçtan
               mahkum olacaktı
[13]             Bkz. EK – 2
10 Eylül 2005 günü Doğan Hızlan’ın tespiti: “…bazı unsurlar için devletin bir program yaptığından söz edilebilir…” Bkz. “12 Dev Adam”
[14]             Karşı Taraf tanımlaması için bkz. Bölüm 3
[15]             Vurgulamalar benim. Dikerdem’in anıları için bkz. EK - 1
[16]             Tam metin için bkz EK – 4 (Dava Dilekçesi eki)
[17]             Bu cümleyi önyargısız olduğunu bildiğim çok sayıda düşünüre gösterdim
               ve sordum: ‘Nümayiş, ya da pogrom’ planlayan bir başbakan böyle bir şey
               söyler mi? Aldığım cevaplar tekti: HAYIR !  
[18]             İngiliz Dışişleri Bakanı
[19]             1955 yılında böyle yazanlar 27 Mayıs’tan sonra  – hiç sıkılmadan – tam
               aksini savunabilmişlerdir. Makalenin tam metni için bkz. sayfa 19 - 21
[20]         Vatan’daki bu cümle 28 Ağustos tarihli telgrafın tam bir özetidir – Bu
cümleden “Nümayiş siparişi” anlamı çıkarmak için Coşkun Kırca gibi bir tanık, Egesel gibi bir savcı ve Başol gibi bir yargıç gerekecektir… (Bkz. Yassıada 6/7 Davası EK – 2)
[21]             Türk basınından bir tek Ahmed Emin Yalman, gazete sahibi ve baş yazarı
               olarak, Konferansı izliyordu
[22]             Derin Yunan Devleti iddiasının birinci sinyali
[23]             İkinci sinyal – Dışişleri Bakanı “alelacele” Atina’ya gidiyor
[24]             Çok kısa bir süre sonra polisleri öldürmeye başlayacaklar – polislerin çoğu
               Türktü
[25]             İngiltere başbakanı Anthony Eden
[26]             Bkz EK - 1
[27]             İstanbul’da saat 13: 00. Yunan Başkonsolosluğu, Patrikhane ve 90 bin Rum
               bir fırsat bulup da bu saate
               kadar Londra’daki Yunan Heyeti Başkanı’na olup bitenler hakkında bir
               bilgi gönderememişler? 
Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın bu (İstanbul’daki olayları duymamış gibi) davranışı, Derin Yunan Devletinin, gerek Selanik’teki  bomba gerekse 6 Eylül olaylarına bulaşmış olabileceğinin en önemli ve belirgin sinyali. 12 saat önce İstanbul’da yaşanmış olayları duymamış olması söz konusu değil. Ama bilgisi yokmuş gibi davranıyor. (Bkz Mahmut Dikerdem anıları EK – 1) Neden? Komplo teorisi yaklaşımı ile şunu söylemek mümkün: Yunanlı Bakan merak ediyor: ‘Acaba Atina’daki derin devletin marifetleri hakkında Türklere herhangi bir bilgi sızdı mı?’ Bu nedenle o sabah susmayı tercih ediyor?

[28]             Bkz EK - 2
[29]             Bkz Rapor’un kitabının kapağı -  EK - 1
[30]             Bu akıldışı itham sonunda “Yassıada 6/7 Eylül Davası” süreci  başlıyor - 
              Bkz. EK - 2
[31]             Bayar-Menderes-Zorlu-Gedik (vefat etmiş) Vali Gökay – Vali (İzmir)
              Hadımlı – Emniyet Müdürü  Alaeddin Eriş – Selank Konsolos ve
              yardımcısı Balin-Tenikalp – Oktay Engin ve Hasan Uçar
[32]             Yazarı: Mehmet Arif Demirer; yayımcısı: Bağlam Yayıncılık
[33]             Bkz 12 Dev Adam bölümünde Engin Ardıç makalesi
[34]             Bu yazışmalara kitaba ekli CD’de yer verilmiştir
[35]             Zahmet edip bir cevap vermek gereğini ne Tarih Vakıfı ne de yazar Dilek
              Güven duyabildi
[36]             D’Amato’nun iddialarına benden başka kimse itiraz etmedi, tersine
               köşelerinde destekleyen yazılar yazdılar
[37]             Rıdvan Akar – tv8
[38]             Erdal Şafak - Sabah
[39]             Haluk Şahin - Radikal
[40]             Mehmet Ali Birand – Posta ve Turkish Daily News
[41]             Bu satırları yazdıktan sonra Habertürk’te (18.11.2005) Mustafa Mutlu’nun
              açıklaması geldi: AB’ye yakışır bir medya olmak için !
[42]             Dilek Güven’in “6 – 7 Eylül Olayları”
[43]             Sayın Hasan Cemal’in 25 Eylül tarihli yazısı
[44]             a.g.e.
[45]             “6 Eylül 1955, Yassıada’da 6-7 Eylül Davası -  Dezinformatsıya”
[46]             D’Amato’nun POGROM iddiasına karşı
[47]             12 Dev Adam acaba “İkili Raporu” okumuş ya da duymuş mudur?
[48]             Başbakan İsmet İnönü, Çalışma Bakanı Bülent Ecevit
[49]             Vurgulamalar benim
[50]             Profesör doktor yanlış teşhisinin adını da koyuyor: Psikolojik Mühendislik
              Projesi. Yazdıkları tamamen yanlış olduğuna göre acaba aynı tanımlama
              hala geçerli mi?
[51]             Dilek Güven’in ne tür uzman olduğu hakkında bkz Ek - 4 “Tarih Vakfı ve
              Dilek Güven aleyhine Dava”
[52]             12 Dev Adam !
[53]             Bağlam yayınları. Yayımcının adını bile doğru dürüst tespit edememiş !
[54]             Makaledeki  tek doğru tespit
[55]             Hep aynı tema:  6 Eylül’den sonra Rumlar korkup kaçtılar. Aksi geçerli
               olduğu için yazı  havada kalıyor.
[56]             1955’den sonra sekiz yıl 1963’e getiriyor ama 1964 yılı ikinci yarısındaki
               sürgünü kastediyor. 
[57]             1957 genel seçimlerinde DP İstanbul’dan iki Rum milletvekili daha
               çıkarmıştı !
[58]              “sözde demokratlar” derken herhalde DP’lileri kastediyor ve onları,
               kökenleri CHP’li olduğu için “sözde” parantezine alıyor.  
[59]             Kime ne zaman nerede belli değil
[60]             İnönü azınlık Hükümeti - 1964
[61]             Londra’daki Kıbrıs Konferansı’nı nasılsa unutuvermiş???
[62]             Vurgulama benim
[63]             27’yi 21 yazmış süper gazeteci         
[64]             AB’nin eski Ankara temsilcisi Karen Fogg’un beslediği gazeteciler. Karen Fogg’un kendilerine talimatı Kuzey Kıbrıs’ı destabilize etmek  ve Denktaş’ın aleyhine döndürmekti. Foggcu gazeteciler çok başarılı olmuşlar ve referandumda % 65 “EVET” sonucunun çıkmasında çok etkili olmuşlardı.
[65]             Bir yıl önce Dünya bankası’nın Ankara bürosunu  kapattıran ve temsilcisi
              Hollanda eski Maliye bakanı Lieftinck’i yurtdışına gönderen Menderes idi !
[66]             AB’ye yakışmaya çalışan Türk medyası bu deyimi bir türlü öğrenemedi.
              Doğrusu “megali idea”
[67]             DP bu görüşü CHP’nin 14 Mayıs öncesi Dışişleri Bakanı’ndan miras olarak
              devralmıştı !
[68]             Böyle bir konferans yok. Yazarın hayal ürünü ya da saptırması. 30
              Haziran’da İngiltere 29 Ağustos Konferansı için iki ülkeye davet yazısı
              gönderiyor
[69]             Türkiye 30 Haziran davetini hemen kabul etmişti: 2 Temmuz 1955.
              Yunanistan bir hafta beklemiş ve 8 Temmuz günü ‘Evet’ demişti. Yazar
              olayları tamamen karıştırmış.
[70]             Zorlu’nun konuşmasını zahmet edip okursa,  herhalde bu yazdıklarından
              son derece mahçup olur?
[71]             Konferans 29 Ağustos’ta başlıyor. Zorlu 31 Ağustos günü konuşuyor.
              Telgrafın tarihi ise 28 Ağustos.
Bu durumda zokayı yutan kim? Ayrıca tırnak içinde verdiği bölüm
Kırca’nın yalancı tanık ifadesinin değişik bir türevi.
[72]             Fatin Rüştü Zorlu için “Batı kuyrukçuluğu” yakıştırması medyamızın
               köşeyazılarındaki ölçüsüzlüğün ve seviyesizliğin tipik bir örneğidir
[73]             Bu sözcük “program” mı yoksa “pogrom” mu? Kendisine ikinci kez
              soruldu ama cevap vermedi. Türk medyasında cevap vermek gibi bir
              gelenek yok.
[74]             Yazar, Selanikte’ki bomba olayını “yalan haber” olarak tanımlıyor. Bir
              Yunanlı gazeteci de herhalde ATATÜRK müzesindeki bomba olayını
               “yalan” diye tanımlardı, tanımlamıştır ?
[75]         Mete Tuncay’ın klasik iddiasını, "İmparatorluk kültürünü sona erdirip
              İstanbul'un taşralaşması sürecini başlattı." yorumlamıyorum
[76]             Kaynak: Sn İsmail Tansu ile 8 Aralık 2005 günü yapılan görüşme
[77]             Günümüz yazarları “MİT” diye yazıyorlar. O tarihte MİT kurulmamıştı.
              Örgütün  adı “Milli Emniyet” idi. 
[78]             Kapakta verdiğim “6 Eylül 1955 -  Yassıada 6/7 Eylül Davası” başlıklı
              1995 yılında yayımlanan kitap
[79]             6 Eylül 1955 Olaylarını Seferberlik Tetkik Kurulu’nun tertiplediği
[80]             Türkiye 24 Ekim 1955 günü gereken jesti yapmıştı. Bkz sayfa 17
[81]             Bkz. EK - 3
[82]             Pogrom sözcüğünün tanımında “ kitlesel katliam” deniyor. 6 Eylül’de
              güvenlik güçlerinin tek bir katil eylemi dahi yoktu 
[83]             Yıllar sonra da Türkiye aleyhine olsun diye Öcalan’a bile kucak açacak
[84]             Bkz. Dikerdem anıları – EK - 1
[85]             “Haberim yok” 
********************
EK – 1
KRONOLOJİ BÖLÜMÜ EKLERİ
MAHMUT DİKERDEM’den 6 EYLÜL 1955 OLAYLARI [1]

Ancak 1955 yılındadır ki, Kıbrıs Türkleri EOKA’nın İngilizleri bezdirmek üzere olduğunu… İngiltere’nin Kıbrıs’ta da tutunamayacağını anlayarak Ankara’ya – başta Dr Fazıl Küçük ve Faiz Kaymak olmak üzere – temsilcilerini göndermeye başlamışlar, bir yandan da İstanbul’daki büyük bir gazetenin [2] “Kıbrıs Türktür – Türk kalacaktır” sloganıyla kampanya açmasını sağlamışlardır.
1955 yılı Türkiye Kıbrıs’ı şu durumda buldu: Ada’da Rumlar, İngiliz sömürge idaresine karşı açtıkları kazanmak üzeredir. Yunan hükümeti Kıbrıs’taki mücadelenin eninde sonunda ENOSİS’le sonuçlanacağını bilerek, bilerek el altından Rumlara destek olmakla beraber, açıktan müdahaleden kaçınmakta ve hele Türkiye’yi işin içine karıştırmamaya özen göstermektedir. İngiltere ise Ada’dan çıkmayı geciktirme çarelerini düşünmekte, Türkiye’nin, Kıbrıslı soydaşlarıyla yakından ilgilenmeye başlamasından nasıl yararlanabileceğini tasarlamaktadır.
İşte böyle karmaşık bir durumda Menderes hükümeti Kıbrıs meselesinin içine dalıverdi. Fakat sorunun derinliğine bir incelemesi yapılamamıştı. Hukuki, siyasi, askeri giderek tarihi ve etnik yönlerini iyice bilen yoktu… Orada yaşayan 100 bine yakın soydaşımız Ada’nın Yunanistan’la birleşmesine razı olmuyor dedelerinden miras kalan ve tapu kayıtlarına göre Kıbrıs’ın % 60’ını kapsayan topraklarının ve tüm haklarının Türkiye hükümetince korunmasını, Rumlara karşı savunulmasını istiyordu. Kıbrıs Türkleri telaşlanmış, tüm temsilcilerini Ankara’’ya yığmıştı. Biz Dışişlerinde günaşırı Dr. Fazıl Küçük, Faiz Kaymak ve başkalarıyla toplanıp, Kıbrıslıların Türk Hükümeti’nden isteklerini öğrenmeye çalışıyorduk. O sırada Menderes… Fatin Rüştü Zorlu’yu Kıbrıs meselesini bütün yönleriyle ele almaya memur etti. Bu çok isabetli bir karardı, çünkü Kıbrıs meselesinin o günkü durumu Fatin Rüştü Zorlu gibi dış politika sorunlarını kavrayış yeteneği yüksek, önsezileri kuvvetli, çabuk karar veren ve aynı zamanda cesur, yılmak bilmez bir diplomata ihtiyaç gösteriyordu. [3]

Kıbrıs meselesine el atar atmaz Fatin Rüştü Zorlu, Dışişleri Bakanlığında bir komisyon kurdu. Komisyonun görevi Kıbrıs konusunu çeşitli yönleriyle inceleyip Türkiye’nin görüşünü ve hükümetin tutumunu saptamaktı. Komisyon çalışmalarının temelini oluşturacak iki ilkeyi Zorlu, şöyle ortaya koymuştu:
1 – Kıbrıs üzerinde en az Yunanistan kadar hak sahibi olduğumuzu belgeleriyle kanıtlamak ve dünya kamuoyuna duyurmak,
2 – Dava çözülünceye kadar Kıbrıs Türklerine gerekli her türlü yardımda bulunarak baskıya dayanma güçlerini artırmak.
Kıbrıs Komisyonu, Zorlu’nun başkanlığında Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun, Dşişleri Genel Sekreteri Muharrem Nuri Birgi, Atina Büyükelçisi Settar İksel, Dışişleri Genel Müdürlerinden Orhan Eralp ve benden kurulu idi.
Zorlu, ilk iş olarak, Kıbrıs meselesi üzerindeki Türk görüşünü kapsayan bir ‘Beyaz Kitap’ hazırlayıp dış temsilciliklerimiz aracılığıyla dünyaya duyurulmasını öngörmüştü. Genel Sekreter Birgi, gece gündüz çalışarak, Kıbrıs’ın tarih, coğrafya, etnoloji, kültür ve askeri güvenlik bakımlarından Türkiye ile sıkı bağlarını meydana koyan belgeleri bir araya getirdi. Hazırlanan ‘Beyaz Kitap’ İngilizce ve Fransızcaya çevrilerek dış temsilciliklerimize dağıtıldı. Tam o sırada [4] da İngiltere Hükümeti, “Kıbrıs meselesi de dahil olmak üzere Doğu Akdeniz’in güvenliğini ilgilendiren tüm sorunların görüşülmesi için Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında üçlü bir konferans toplanmasını Ankara ve Atina’ya önerdi. [5] 
Beklenmedik bir zamanda yapılan bu öneriden İngiltere Hükümetinin ne amaç güttüğünü Zorlu sezinledi. İngilizler, Kıbrıs’ın yönetimini uzun süre elde tutamayacaklarını anlamışlardı. Fakat bir yandan zaman kazanmak, öte yandan da bazı ödünler koparmak için Türkiye ile Yunanistan’ı karşı karşıya getirmek istiyorlardı. Bizim bakımımızdan ise, böyle bir konferansa çağrılmakla Türkiye Kıbrıs meselesinde söz sahibi taraflardan biri olmak hakkını elde etmiş oluyordu. Türk Hükümeti üçlü konferans çağrısını hemen kabul etti. [6]
Yunanlılar biraz duraksamadan sonra olumlu cevap verdiler. [7]
Konferans 1955 ağustosunun 29’unda Londra’da ‘Lancaster House’da toplanacaktı. Daveti yapan İngiltere Dışişleri Bakanı Harold MacMillan idi. [8]
İngiltere’den üçlü konferansa çağrı gelince Kıbrıs Komisyonumuz çalışmalarını hızlandırdı.  Konferans, görünüşte  “Doğu Akdeniz’in güvenliğini ilgilendiren bütün sorunları” görüşmek için toplanıyordu ama her üç devletin art düşüncesinde yalnız Kıbrıs sorununun yattığı biliniyordu. Biz de hazırlıklarımızı salt Kıbrıs üzerinde yoğunlaştırdık. Bir yanda da Kıbrıs Türk toplumu ile sürekli bağlantı kurarak onların görüş ve isteklerini aydınlığa kavuşturduk. Türk kamuoyu artık Kıbrıs meselesini ulusal bir dava olarak benimsemişti. Yurdun her köşesinden, özellikle gençlik kurumlarından Ankara’ya telgraflar yağıyor, gösteri yürüyüşü yapmak, miting düzenlemek için başvurmalar, birbirini kovalıyordu.
Fatin Rüştü Zorlu meydan toplantısı isteklerinin hepsini geri çeviriyordu. Hayır, Kıbrıs için miting yapmanın sırası değildi. Hükümetin resmi görüşü iyice belirlenmeden meydanlarda toplanıp sorumsuz istekler ileri sürmek davaya fayda yerine zarar getirirdi. Hem daha ne İngiltere’nin ne de NATO müttefikimiz Yunanistan’ın Londra Konferansı’na ne gibi iddialarla geleceğini bilmiyorduk ki. Sokaklara çıkıp bağırmakla, aşırı isteklerde bulunmakla Londra’da savunacağımız tezin ciddiliğine gölge düşürebilirdik. [9]
Ne var ki, Kıbrıs mitinglerini önlemek kolay olmuyordu. Halkoyu bir kısım basının yayınlarıyla coşturulmuştu. Üstelik, Yunanistan gibi eski bir düşmanı karşımızda görmenin kimi şoven çevrelerde yarattığı tepki hükümetin ılımlı hareket etmesini son derece zorlaştırıyordu. Birtakım tatlı su kahramanları “Ya Kıbrıs, ya ölüm”,  “Savaş isteriz”, “Yeşil Ada kızıl olamaz” (Neden kızıl olacakmış?)  gibi ucuz sloganlar ortaya koyarak Kıbrıs işinin daha o günlerde kanlı olaylara gebe olduğunu gösteriyorlardı.
Londra Konferansı’na katılacak heyetimizin kimlerden kurulu olacağı ağustos başlarında açıklandı. Devlet Bakanı ve Dışişleri Bakan Vekili Fatin Rüştü  Zorlu’nun başkanlığındaki heyete Milli  Savunma bakanı Ethem Menderes, Dışişleri  Genel  Sekreteri M. Nuri Birgi, Londra Büyükelçiliğine Bonn’dan naklen yeni atanmakta olan Suat Hayri Ürgüplü, Atina Büyükelçisi Settar İksel, Dışişleri Bakanlığı  Ortadoğu Dairesi Genel Müdürü Orhan Eralp ve ben seçilmiştik. Ayrıca Anadolu Ajansı Genel Müdürü ile kalabalık bir gazeteci grubu da heyete eşlik edeceklerdi.
Londra’ya hareket edeceğimiz sırada Başbakan Menderes İstanbul’da bulunuyordu. Zorlu, Başbakanla görüşmek üzere heyetin bir gün bir gece İstanbul’da kalmasını uygun gördü. Heyetimizi, Ankara’dan İstanbul’a getiren uçakta beni yanına çağırarak, konferansın açılış oturumunda okuyacağı nutkun metnini hazırlamak görevini verdi. Londra’ya vardığımızda, nutuk müsveddesinin (taslağının) hazır olmasını istedi.
İstanbul’da geçirdiğimiz 24 saat süresince, Park Otel’e kapanıp açılış nutkunun metnini hazırlamaya çalıştım. O gece, Menderes heyetimiz şerefine Liman Lokantası’nda bir yemek veriyordu. Davete ben katılamadım. Ertesi sabah gazeteleri okuyunca öğrendim ki, Başbakan yemek sonunda basına bir demeç vermiş ve demecin dozunu da fazla kaçırmış. [10] Gazete manşetlerine çıkan beyanatında Menderes;
“Yunanlılar Polatlı önlerinde ne arıyorlardı? Tarihten ders almadılar mı? Gerekirse yine derslerini veririz”
diyor, ilk kıvılcımları görünmeye başlayan yangına körükle gidiyordu. Bu sözler o günkü heyecanlı havaya belki yaraşmıştı ama, Londra’ya gitmekte olan heyetimizin işini güçleştirmiş, çünkü İngilizleri ürkütmüştü. Bunu Londra’ya vardığımızda anlayacaktık. 
İngiltere Hükümeti, Kıbrıs meselesinde bizi Yunanlılarla karşı karşıya getirmekten fayda ummuştu, fakat, işin iki NATO üyesi arasında bir savaş tehlikesi yaratacak noktaya varmasını da istemiyordu. Çünkü o takdirde inisiyatif kendi elinden çıkacak, NATO’nun – daha doğrusu Amerika’nın müdahalesine yol açacaktı. 1955 yılında İngiltere, Orta ve Yakın Doğu’dan çıkıp gitmeye başladığını görerek tedirgin oluyordu. Hindistan da, Pakistan da, Mısır da böyle olmuştu. İngiltere, hele Mısır’ı da elden kaçırdıktan sonra, Kıbrıs’ta askeri üslerini mutlaka ve uzun süre için korumak amacındaydı.
Nitekim 29 Ağustos 1955 günü Lancaster House’daki Üçlü Konferansı açış nutkunda İngiltere Dışişleri Bakanı Harold Ma Millan, Türkiye ve Yunanistan heyetlerine bu noktayı nazikane hatırlattı: Kıbrıs adası stratejik bakımdan İngiltere için büyük önem taşıyordu.[11]
Ada üzerinde Türklerle Yunanlıların yakın ve uzak emelleri ne olursa olsun, şunu iyice bilmelilerdi ki, İngiltere’nin Kıbrıs’taki kara, deniz ve hava üslerinin tartışma konusu yapılmasına Majeste Kraliçe’nin hükümeti asla razı olmazdı.
Düşünülecek olursa, 1955 Londra Konferansı’na Türkiye’nin ne kötü koşullar içinde katıldığı anlaşılır: Karşımızda gerçek niyeti bilinmeyen bir İngiltere, onun yanında sömürge idaresine karşı ayaklanmış Rum halkını savunan ve bu yüzden de dünya kamuoyuna sempatik görünen bir Yunanistan vardı. Biz ise otuz yıl önce Lozan Antlaşması’yla vazgeçtiğimiz birtakım hakların peşinden koşuyormuş gibi görünüyorduk. Dünya devletleri Kıbrıs meselesinin içyüzünü bilmiyor, ya da yoğun Yunan propagandasının etkili biçimde tanıttığı gibi biliyorlardı.  Türkler neden birdenbire Kıbrıs’la ilgilenmeye, Ada üzerinde hak  iddia etmeye başlamışlardı? Eğer mesele Kıbrıs’ta yaşayan Türk asıllı azınlığın haklarını korumaksa,  bunun çeşitli yolları vardı. İngiltere’nin egemenliği altında iken bu haklar nasıl korunmuşsa, halk çoğunluğunun iradesiyle Kıbrıs Yunanistanla birleşse bile, Türk azınlığın doğal hakları garanti altına alınabilirdi. Mesele bu kadar basitti.
İşte biz bu görüş açısını temelinden değiştirmek, tersyüz etmek ve Yunanlıların kurnazca yürüttükleri oyunu bozmak için Londra’ya gitmiştik.
Türk Heyeti Başkanı Fatin Rüştü Zorlu konferansın açılış konuşmasında,  Kıbrıs sorununu mantık oyunlarından çıkartarak hukuksal çerçevesi içine oturtmakla işe başladı. Konferans Başkanı MacMillan, sözü Türk delegesine verdiği zaman Zorlu’nun okuduğu 28 sayfalı Türk tezinin özeti şu idi:
“Lozan Antlaşması’nın 16. maddesi gereğince yeni Türk Devleti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan topraklar üzerinde hiçbir hak iddiasında bulunmamayı kabul etmiştir. Ancak, yine Lozan Antlaşması’nın 30 ve 31. maddeleri – 16. maddeden ayrı olarak – Kıbrıs adasına özel bir statü tanımıştır. Gerçekten de, 16. maddenin genel hükmüne karşılık, 30. madde ile Türkiye Kıbrıs adası üzerindeki egemenlik haklarını yalnız İngiltere’ye devrettiğini belirtmiştir. 31. madde ile de adada yaşayan halklara, antlaşmanın imzalanmasından başlayarak iki yıllık bir süre içinde Türk ya da İngiliz uyrukluğu arasında tercih hakkı tanınmıştır. Lozan Antlaşması’nın tutanakları incelenince görülür ki, bu hükümler antlaşmaya rastgele değil, uzun müzakere ve tartışmalar sonucunda konulmuştur. Türkiye’nin Kıbrıs adasının geleceği üzerinde titizlikle durmasının nedenleri tarihi, coğrafi, etnik ve stratejik verilere dayanaktadır: Ada dört yüz yıla yakın bir süre Türklerin elinde bulunmuş, tarihin hiç  bir devrinde Yunan idaresine geçmemiştir.
“Anadolu kıyılarına kırk, Yunanistan’a ise bin mil uzaklıktadır. I. Dünya Savaşına kadar ada halkının çoğunluğunu Türkler oluşturmuştur ve hala da tapulu toprakların % 60’ı Türklere aittir. Güvenlik bakımından da Kıbrıs adasının önemi Türkiye için çok büyüktür.
“Bütün bu nedenlerle, Yunanistan’a karşı Kurutuluş Savaşı vermiş olan yeni Türk Devleti, Kıbrıs üzerindeki egemenlik hakkından ancak adanın İngiltere’ye devri şartıyla feragat etmiştir. Eğer İngiltere, Türkiye’den devraldığı egemenlik hakkından vazgeçmek niyetinde ise, Kıbrıs adası  ‘Asıl sahibine geri döner’. Çünkü çağdaş devletler hukuku -  şahıs hukuku gibi – toprak parçaları üzerinde devletlere mutlak tasarruf hakkı tanımamıştır. İngiltere, Türkiye’den aldığı bir toprağı Yunanistan’a devredemez.
“Şu halde Yunanistan, Kıbrıs meselesinde Türkiye için muhatap bile değildir.”       
Yukarıda özetlediğim görüşün hukuk bakımından sağlamlık derecesi  tartışılabilir. Fakat önemli olan bu değildir. Önemli olan, elde edilen sonuçtur. Londra’da 1955 yılı ağustos ayının son günlerinde ortaya attığımız bu tez,  Yunan Hükümeti’ni şaşırtmış, telaşa düşürmüş ve türlü direnmelerden sonra, 1960 yılında, Türkiye ile uzlaşmaya yanaştırmıştır. 1960 Londra ve Zürih Antlaşmalarının temeli, Türk diplomasisi tarafından 1955’te Lancater House Konferansı’nda atılmıştır. [12]  

Fatin Rüştü Zorlu Lancaster House’de Türk tezini açıkladıktan sonra, İngiltere Dışişleri Bakanı MacMillan oturuma ara verdi ve delegeler dağılırken Zorlu’nun yanına gelip kendisini kutladı:
            “Görüşünüzü sağlam bir hukuki temel üzerine oturtmuşsunuz”
dedi. Konuşma sırası Yunan delegasyonuna geldiği zaman Dışişleri Bakanı Stefanopulos’un sinirli olduğu görülüyordu. Anlaşılan Yunanlılar Türkiye’nin Kıbrıs’a sahip çıkmak isteyeceklerini hesaba katmamışlardı.
Konferansa ara verildiği gün, [13] Zorlu heyetimizi büyükelçilikte toplayarak bir nokta üzerinde görüşümüzü yoklamak istedi: Türkiye Kıbrıs meselesinde söz sahibi olduğunu hiç olmazsa İngilizlere kabul ettirmişti. Ancak, Konferansa katılan üç hükümetin görüşleri birbirinden o kadar ayrılıyordu ki, bu zemin üzerinde müzakere açmaya kalkışmak, konferansın yarıda kesilmesini başından kabul etmek demekti. Oysa, Türkiye’de hava gergindi. Londra Konferansı hiçbir sonuç vermeden dağılırsa Türk kamuoyunun nasıl tepki göstereceği belli olmazdı.
Bu durum karşısında, acaba Kıbrıs sorununun bir süre dondurulması için beş yıllık bir ‘Moratorium’ önerisini ileri sürmek menfaatlerimize uygun olmaz mıydı? Yani her üç hükümet, Kıbrıs meselesini beş yıl süre ile milletlerarası bir anlaşmazlık konusu olmaktan çıkaracak ve bu süre içinde Kıbrıs’ın hukuki  statüsünde herhangi bir değişiklik isteğinde bulunmayacaktı. Zorlu bu düşüncesini Ankara’ya bildirip, Başbakan’ın onayını almak istiyordu.
Zorlu’nun düşüncesine heyet üyelerinden karşı çıkan olmadı, çünkü Londra Konferansı’nın, bir ‘Sağırlar diyaloğu’ biçiminde sürüp gideceğini biz de anlamıştık. Bununla beraber Ankara’nın ‘Moratorium’ düşüncesini olumlu karşılayacağını ummuyorduk. Türkiye’de kafalar iyiden iyiye kızışmıştı. Kimse işin nereye varacağının pek farkında değildi ama ne olursa olsun şu Yunanlılara bir ders verilmesi gerektiğine inanılıyordu. Bu durumda yapılacak bir ‘Moratorium’ önerisi Türkiye’nin tutumunda bir gerileme olarak yorumlanabilir, kamuoyunu tatmin etmezdi.

Nitekim, Zorlu’nun telgrafına Menderes olumsuz cevap verdi: [14]  Kıbrıs meselesini erteleme önerisi bizden gelmemeliydi. Zaten Zorlu da sadece, Ankara’yı yoklama istemişti. Anladı ki, hükümet Londra Konferansı’ndan fazla bir şey beklememekle beraber geriye adım atılmasını da istememektedir.
En doğru yol konferansta kaydettiğimiz ilk başarıyla yetinip, ‘Suya sabuna dokunmayan’ bir bildiri ile Londra’dan ayrılmaktı. [15]
Böylece hem memlekete yüzümüzün akıyla dönmüş,  hem de Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletler’e götüreceğini anladığımız Yunanistan’la, orada kozumuz paylaşmak üzere, zaman kazanmş olacaktık. Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısı üç hafta sonra başlayacaktı.
Bütün bu hesapların bir gece içerisinde suya düşeceğini ve korkunç bir sürprizin bizi beklediğini elbette aklımızdan geçirmiyorduk.
Konferansın sonuna yaklaştığı 6 Eylül 1955 akşamı, Londra Büyükelçiliğimizde toplandığımızda Fatin Bey Ankara’yı telefonla arayıp ertesi gün Lancaster House’da görüşülmeye başlanacak ‘Ortak Bildiri’ metni üzerinde Başbakan Menderes’ten talimat almak istedi.  Toplantı odamızdaki telefon Türkiye’ye bağlandığı zaman saat Londra’da akşamın 6’sını Türkiye’de de 8’i gösteriyordu. Zorlu karşısında Menderes’i bulmuştu ama Başbakan Ankara’da değil İstanbul’- da Haydarpaşa garından konuşuyordu. Menderes’le konuşmaya başlayınca Zorlu’nu renginin atmakta olduğunu fark ettim. Ortak Bildiri taslağını  Başbakan’a okumaya hazırlanırken Menderes, Fatin Bey’in sözünü kesmiş, İstanbul’da Rum azınlığa karşı başlayan saldırı olaylarını anlatmış, kendisinin Ankara’ya hareket etmekte olduğunu bildirerek;
            “Londra’da artık ne arıyorsunuz? Hemen geri gelin”
emrini vermişti. Menderes o gece Sapanca’dan İstanbul’a geri dönecekti. Zorlu’nun Menderes’le yaptığı telefon görüşmesinden biraz sonra dinlediğimiz BBC Radyosu, İstanbul’da cereyan eden olayların nedenini açıklıyordu. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evde bomba patlamıştı. Sonradan öğrenecektik ki bombayı asıl patlatan, daha doğrusu barut fıçısını ateşleyen, İstanbul’da çıkan EKSPRES adındaki gazetenin yayını olmuştu.
7 Eylül sabahı Lancaster House’da İngiliz ve Yunanlılarla toplandığımız zaman, Fatin Rüştü Zorlu gündem dışı söz istedi ve heyecanlı bir sesle şunları söyledi:
“Derin bir esef ve üzüntü ile ifade etmeliyim ki, biz burada toplanıp Kıbrıs meselesine barışçı bir çözüm yolu ararken, Yunanistan’da Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Atatürk’ün doğduğu ev, bomba ile taarruza uğramıştır. Bu ağır bir tahriktir ve bu koşullar altında Türk Heyeti Konferansın devamında yarar görmemektedir.” 
Bu sözler Yunan Heyeti Başkanı’nda şaşkınlık yarattı. İnanılmayacak gibi ama, Yunan Heyeti 6-7 Eylül gecesi İstanbul’da cereyan eden olaylardan habersiz görünüyordu. Nitekim, Yunan Dışişleri Bakanı Stefanopulos, Zorlu’nun gündem dışı konuşmasına aynen şu karşılığı verdi:
“Delegasyonumuz sayın Türk Heyeti Başkanı’nın ileri sürdüğü bomba olayı hakkında hükümetinden herhangi bir resmi haber almamıştır. Ancak, şunu şimdiden ve önemle belirtmek isterim ki, şayet gerçekten böyle bir olay meydana gelmişse, bu mutlaka sorumsuz kişilerin caniyane bir hareketinden ibarettir ve Yunan Hükümetiyle hiçbir ilişkisi olamaz. Hükümetim adına resmen üzüntülerimi beyan ederim.”
Birbirimize baktık, beklediğimiz fırtına ucuz atlatılmıştı.
Yunan Heyeti Başkanı’nın demecinden sonra Konferans Başkanı MacMillan, Konferansın son toplantısının ertesi sabah – 8 Eylül – saat 10’da yapılacağını bildirerek oturumu kapattı. Zorlu
Büyükelçiliğimize giderek geceyi orada geçirmeye ve İstanbul’daki durumu mümkün olduğu kadar izlemeye karar verdi. Bir iki arkadaşla ben de yanında kaldım. Bir yandan da ertesi gün İstanbul’a kalkacak ilk uçakta heyete yer aramaya koyulduk, önceden ayırttığımız yerler 10 Eylül günü içindi.
Ertesi sabah Lancaster House’da yapacağımız son toplantı artık gözümüzde önemini yitirmişti. Bir an önce memlekette olup bitenleri öğrenmek istiyorduk. Uçakta zorlukla yer sağlandıktan sonra Büyükelçiliğe dönerek İstanbulla telefon bağlantısı kurmaya çalıştık. Fakat hatlar kesilmişti.
Gecesaat ikide Büyükelçiliğin telefonu çaldı. [16] Devlet Bakanı Mükerrem Sarol İstanbul’dan Zorlu’yu arıyordu. Sarol, İstanbul’daki dehşet verici durumu anlattıktan sonra, hükümetin bir bildiri yayımlamaya hazırlandığını, bildiride İstanbul olaylarının tüm sorumluluğunu ‘Kızıl ve Kara Kuvvetlere’ yükleneceğini söyledi. Konuşmayı odadaki ikinci telefondan izliyordum. Fatin Bey hemen itiraz etti. Suçu  ‘Kızıl ve Kara’ kuvvetlere yüklemek geri  tepecek bir silah olurdu. Dünya kamuoyuna Türk Hükümeti’nin kızıl ve karar  kuvvetler karşısında aciz kaldığını mı ilan edecektik? Hem böyle bir açıklama ile hükümet sorumluluktan kurtulmuş mu olacaktı? Zorlu bunları bağıra bağıra söyledikten sonra Sarol’a:
“Ben dönünceye kadar resmi bildiri yayımlanmamasını istirham ettiğimi Başbakan’a bildirin, zaten yarın akşam İstanbul’a döneceğiz.”
diyerek telefonu kapattı.
8 Eylül sabahını uykusuz gözlerle karşıladıktan sonra çantalarımızı doğruca havaalanına gönderip, Londra Konferansı’nın son oturumunda hazır bulunmak üzere Lancaster House’a gittik. Uçağımız saat 12’de kalkacaktı. Saat 10’da oturum açılır açılmaz Yunan Heyeti başkanı gündem dışı söz istedi. Bir gün önce Zorlu tarafından atlatıldığını geç anladığı için hırslı ve öfkeli görünüyordu. Selanik’te patlayan bomba olayını küçümsedikten sonra 6-7 Eylül gecesi İstanbul’da olup bitenleri dramatik ifadelerle anlattı ve Türk Hükümeti’nin olaylardan sorumluluğunu belirtti.
Zorlu, Yunanlıların bu çıkışını zaten bekliyordu. Sakin ve mazlum bir eda ile Yunan Dışişleri Bakanı’nın bir gün önce Selanik bombası hakkında söylediklerini 6-7 Eylül olayları için tekrarladı:
“Heyetimizin olaylar hakkında ayrıntılı bilgisi yoktur. Fakat Yunan heyetini temin ederim ki, sözünü ettikleri olaylar gerçekten cereyan etmişse bu, sorumsuz kişilerin eseri olmuştur. Hükümetim adına içten üzüntülerimizi beyan ederim.” dedi.
Lancaster House’dan doğruca havaalanına gittik. Uçağımız Belçika ve Almanya üzerinden İstanbul’a uçacaktı. Yolda uğradığımız iki kentte de gazetelerin büyük manşetlerle 6-7 Eylül olaylarını anlattığını gördük. Fatin Bey yolculuk sırasında çok üzgün ve suskundu. Bir aralık yanına giderek kendisini teselli etmek istedim. “Bütün çalışmalarımız, Londra’da elde ettiğimiz başarı bir gecede heba olup gitti.” dedi.
Bu anıyı buraya aktarmamın nedeni vardır. 27 Mayıs Devrimi’nden sonra Fatin Rüştü Zorlu Yassıada’da 6-7 Eylül olaylarının tertipçilerinden olmakla suçlanıp yargılandı.
Yüce Divan’da kendi isteğiyle kamu tanıklığı yapan Coşkun Kırca,  Zorlu’yu suçlamak için onun Londra Konferansı sırasında Ankara’ya gönderdiği bir telgraftan söz etti. Kırca’nın ifadesine göre o telgrafta, Londra Konferansı’nı  etkilemek amacıyla Türkiye’de gösteriler düzenlenmesinin ve böylece Türk kamuoyunun sabrının taşmak üzere olduğunu dünyaya ilan edilmesinin yararlı olacağı hükümetimize telkin edilmişti. Tanığın bu ifadesi Zorlu’yu haklı bir isyana götürdü, çünkü Kıbrıs sorununu bir süre için ‘dondurmayı’ Ankara’ya öneren kendisiydi. Nasıl olurdu da bir yandan ‘Moratorium’u düşünürken, öte yandan kamuoyunun tahrik edilmesini isteyebilirdi?
Nitekim, Zorlu söz alıp Yüce Divan Başkanı’na;
“Tanık Kırca o tarihte NATO’da ikinci katipti, herhalde okuduğu telgrafları iyice değerlendirecek kadar olgunlaş-mamıştı” dedi.
Oysa gerçek başka idi. Coşkun Kırca okuduğunu anlayacak kadar akıllıydı ama 6-7 Eylül sanıkları arasında bulunan Fuat Köprülü’nün de damadı idi ve kayın-babasını kurtarmak için her çareye başvurmayı meşru görüyordu.
Coşkun Kırca’nın gerçekleri çarpıtan tanıklığına karşı, savunma tanıklığı yapmak üzere, Zorlu’nun avukatına başvurdumsa da Yüce Divan savunma tanıklarının dinlenmesine gerek görmediğini, bir ara kararıyla bildirdi. Bunun üzerine Zorlu;
“Savunma tanıklarının dinlenmesine gerek görülmemesini Yüksek Mahkemece suçsuzluğuma kanaat getirilmiş olmasının delili sayıyorum”
dedi. Fakat 6-7 Eylül olayları davasında altı yıl hapse mahkum olmaktan kurtulamadı.
Merhum Dikerdem’in anıları burada noktalanıyor. Kıbrıslı araştırmacı-tarihçi Ahmet C. Gazioğlu’nun “Enosise Karşı Taksim ve Eşit Egemenlik” başlıklı kitabından kısa bir alıntı:  
Atina’da yayımlanan ve hükümetin görüşünü yansıtan Frasızca Messagier d’Athens, 2 Eylül tarihli başyazısında, konferansın Atina’da hayal kırıklığı ve endişe yarattığından ve Yunan delegasyonunun toplantıdan çekilme olasılığından söz etmişti.
Bu gazeteye göre, Zorlu’nun konferansta yaptığı ve bilimsel kantlara dayalı konuşması karşısında, özellikle Yunan tezinin esasını oluşturan self-determinasyon hakkı üzerinde bir sonuç
alma olasılığı kalmamıştı. [17]
ORTASÖZ
AZİZ NESİN
6/7 EYLÜL GECESİNİ NASIL YAZMIŞ
“Salkım Salkım Asılacak Adamlar”  kitabın 14 – 32 inci sayfaların-dan alınan olaylarla ilgili paragrafların eklenmesi ile elde edilmiştir. 
“Sirkeci’den dolmuşa bindik. [18] Arabanın arkasındaydık. O sağda, ben ortada. Yollarda, alanlarda, orda burda öbek öbek insanlar görüyorduk, kimilerinin  ellerinde Türk bayrağı vardı. Yirmişer otuzar kişilik öbekler olmuş, bağırıyorlardı:
“Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır”
Türk politikasında da, Türk basınında da Kıbrıs sorununu ilk ortaya atıp yalazlandıran Sedat Simavi’dir. Kıbrıs  sorunu Türk toplumunun ortasına, sanki Sedat Simavi’nin fırlattığı büyük bir göktaşı gibi birdenbire düşmüştür. İlk çıkışındaki  büyük satış gücünü o sıradaki olimpiyat yarışmalarına Türk basınından ilk kez bir gazeteci ekibi göndermesinden alan Hürriyet Gazetesi’nin o dönemdeki satış hızı da Kıbrıs sorununa verdiği önemden ileri geliyordu. Kıbrıs hep sıcak ve gergin tutulan bir sorundu. Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’yse tam tersine, sanki Kıbrıs diye bir sorunumuz yokmuş gibi davranıyordu.[19]
Hikmet Bil, adını şimdi anımsayamadığım Kıbrıs’a ilişkin bir derneğin sorumlu yöneticileri arasındaydı. Bu dernek, sürekli toplantılar, yayınlar, gösteriler ve türlü eylemler düzenleyerek Kıbrıs sorununu Türk kamuoyunda harlı, gergin tutmaya, bu konuda halkı coşkulandırmaya çalışır ve başarırdı da...[20]
Selanik’teki Atatürk evine bir bomba atılmış (attırılmış)tı. Bu bombayı, İstanbul’u Rumlara karşı davranışa geçsinler diye Türkleri kışkırtmak için, bir ajanın attığı söylendi ve yazıldı.
Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi, 6 Eylül Salı günü Türkiye radyolarından saat 13’de duyuruldu. Ben o gün radyo dinlememiştim. Ancak bu haber ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayıl-mıştı. Benim gibi bir çoklarına da bu haber [21] inandırıcı gelmemişti.
Pek çok İstanbullu gibi biz de kalabalıkların Taksim Anıtı önünde toplanıp gösteride bulunduktan, o sözünü ettiğim dernek yetkililerinin konuşmalarından sonra dağılacağını sanıyorduk. Belki bu gösteriyi el altından düzenlenmiş olan hükümetin de isteği buydu.
Tophane’den saptık, Firuzağa yokuşundan çıkarken “Kıbrıs Türktür!” diye bağırarak ordan burdan yürüyen öbekler sıklaşmaya ve yığınlaşmaya başlamıştı. Arabalar zorlukla ilerliyor, yığınlardan geçemiyordu.
Öbekler yığın,  yığınlar karakalabalık olmaya başladı. Yığınlardan biri yolu tıkadı, araba durdu. Taa Kıbrıs’tan seslerinin duyulmasını istercesine bağırıyorlardı:
“Kıbrıs Tüktür, Türk kalacaktır!”
Arada çok ağır, bayağı, iğrenç sövmeler...
Sirkeci’den Galatasaray’a gelişimiz bir saatten uzun sürmüştü. [22]
Galatasaray’da dolmuştan indik.
“Nereye gidelim?” diye sordum.
“İzmir Lokantası, iyi mi? Hem de yakındır”, dedi.
Tepebaşı’nda, sonradan yanmış olan Şehir Tiyatrosu’nun komedi bölümü karşısında, alnacı (cephesi) dar, ama içi uzun bir içkili aşevi vardı. Arada giderdik arkadaşlarla oraya. Ortalarda bir yerde masaya oturduk.
Biz konuşurken, dışardaki “Kıbrs Türktür, Türk Kalacaktır” haykırışları zaman zaman yükseliyor, zaman zaman alçalıyor, ama hiç eksilmiyor, koro gibi, fon sesi gibi... Pek önemsediğimiz yok, kendi dünyamızdayız. Karanlık bastı, nerdeyse dağılırlar… [23]
Saat kaçtı, belki 22:00 belki 23:00 Dışardaki uğultu, haykırışlar kesilmedi. İzmir Lokantası’nın camlı kapı kanadı birden arkaya çarparak açıldı. Elinde Türk Bayrağı kendi rüzgarından dalgalanarak gövdesine sarılan bir genç fırtına gibi içeri daldı. Arkasında bir yığın  karakalabalık. O karakalabalığın on- on beşi içeri daldı, gerisi sokakta. Öndeki delikanlının bayrak sopasını tutan eli ilerde, öbür eli geride, arkasındakileri yönetiyor. O’nun izin verdiği kadar adıma adım  içeri giriyorlar.

Bayraklı delikanlı izin verdikçe arkasındakiler İzmir lokantasına doluşuyorlardı. Otuz-kırk kişiydiler, daha arkası doluydu. Ah o yığındaki insanlar, onlar nasıl insanlardı! Üstbaş bitik, saçbaş dağınık, yakapaça yırtık, pırtık, bağırmaktan sesleri kısık, haykırıyorlar:
“Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!”
Adım adım ilerliyorlar. Masadakiler de kaçmıyorlar, sıvışıyorlar. Önce bir sağlarına sollarına, arkalarına bakıp eğilerek geriye doğru koşuyorlar.
Lokantanın sahibi arkadaki masalardan birine çıkmış, çerçeveli büyük bir Atatürk resmini iki eliyle önüne bir kalkan gibi tutmuştu. Bu kalkanın arkasına gizleniyor ve arada bir başını çerçevenin üstünden çıkararak ağlamaklı bir sesle yalvarıyordu. Burası Rum lokantası değildi. Yemin billah ediyordu. Bunu söyler söylemez, kafasına bişey atacaklarmış gibi, başını yine kalkanının ardına çekiyordu. Az sonra yine kafasını çıkarıp Türk ve Müslüman olduğunu söylüyor, isterlerse nüfus kağıdına bakmaları için yalvarıyordu. Yine çekiyor kafasını, sonra yine çıkarıyordu.
Karakalabalığın ikircimli adımlarla yavaş yavaş ilerlemelerinin nedeni çerçeveli büyük Atatürk resminin önlerine çıkmasıydı.
Ben o 6/7 Eylül gecesi çok acıklı ve çok gülünçlü olaylara tanık oldum ve o olayları yaşadım. Sizce büyük bir içkili lokantada kaç tane çerçeveli  Atatürk resmi bulunabilir?  Kestirin bakalım, iki, üç, dört… Çıkın,çıkın! Beni en çok orda şaşırtan şey İzmir lokantası’ndaki Atatürk resimlerinin çokluğuydu. Lokantanın sahibi, kalkan olarak kullandığı büyük çerçeveli Atatürk resminin arkasına gizlenerek yanındaki garsonlarına,
“Çabuk Atatürk resmi getirin!” diye seslenip yine kafasını kalkandan çıkarıyor  ve adım adım değil, ayak ayak ilerleyen o karakalabalığa yalvara yalvara Türk, Müslüman ve Atatürkçü olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Garsonlar koşup bir Atatürk resmi daha getiriyorlardı. Kimileyin yeni getirilen resmi iki eline alıyordu lokanta sahibi,  öbür Atatürk resimlerini de lokantanın çalışanları yukarıya kaldırdıkları ellerinde tutuyorlardı. Kocaman yaldızlı, oymalı çerçeveler içinde, dikdörtgen ahşap çerçeveli, oval çerçeveli, camlı, çerçevesiz, boy boy, biçim biçim sivil ya da asker kılığında, çizmeli, kalpaklı...
Demek, lokantanın sahibi önemli bir insandı ve ne olur ne olmaz diye bir savunma aracı olarak Atatürk’ün resimlerini depo etmişti.

Gerçekten Türk ve Müslüman mıydı, bilmiyorum, ama düzgün İstanbul Türkçesiyle konuşuyordu. Bir ara kalkıp cezaevinden tanıdığım şu eli bayraklı delikanlıya “Yahu ne yapıyorsun, bak adamcağız hem Türk hem Müslümanmış!” demek geçti içimden. Ama ne saçma olurdu böyle bir söz! Sanki Türk ve Müslüman değilse burası yakılıp yıkılabilirmiş gibi, insan şaşkınlıktan saçmalıyor.
Atatürk’ün onca resmi de işe yaramıyor. Karakalabalık bize yaklaşıyor. Aramızda iki sıra boş masa kaldı, masadakiler çoktan geriye tüymüşler.
Lokanta sahibi her “Türküm, Müslümanım, ben de sizdenim!” dedikçe  bir şangırtı kopuyor. Zorluk ilk şangırtıyı çıkarmaktı, ilkinden sonra arkası sökün etti. Lokantanın kapı camları, vitrin camları, tabaklar şangır şungur iniyor. Bu şangırtılar çapulcuların coşkularını artırmış olacak ki, daha hızlandılar. [24]
Bizim içerde bir şeyden haberimiz yokmuş. Dışarısı anababa günü. O zamana dek böyle bir Beyoğlu görmemiştim, ondan sonra da dilerim görülmez. Beyoğlu da kendisini tarihinde böyle görmemiştir. Korkunç karakalabalıklar öbek öbek tempolarla haykırıyorlar ve kendiliğinden çoksesli bir felaket uğultusu oluşuyor. Arabalar hiç ara vermeden klakson çalıyor. Her arabanın arkasına bağlı uzun bezler var, on metre, yirmi metre uzunluğunda. Kimi arabaların arkalarına ayrı ayrı iki, üç bez bağlamışlar.
Kaldırımlar yirmi otuz santim, kimi yerde otuz-kırk santim yükselmiş. Neden dersiniz? Yerlerde, kırılıp yıkılan, yağmalanıp dağıtılan, parçalanıp savrulan dükkanlardan dökülmüş peynirler, reçeller, zeytinler, yağlar, kuruyemişler, konserveler, yemekler, ballar, salamlar, sosisler, pastalar, çukulatalar, sandviçler, kırılan içki şişeleri ve daha neler neler kalın bir tabaka oluşturmuş. Taşıtlar da üzerlerinden geçtikçe bunların üzerine bastıra bastıra yer vıcık vıcık olmuş. Düşsel bir dünyada yaşıyor gibiydik. Saçma da olsa, kendi saçmalığının mantığı içinde her şeye az çok anlam veriyordum da, arabaların arkalarına bağlanmış o bezlere bir anlam veremiyordum.
Duvar dibinde durmuş, olup bitenlere dehşetle bakıyorduk. Orda durmamızın nedeni, karşıya geçemeyişimizdi. “Kıbrıs Türktür. Türk kalacaktır“ diye haykıranlardan biri, hızla giden arabalardan birinin arkasına bağlı o uzun beze basınca cıvık yerde ayağı kayıp yuvarlandı, başı yarıldı. İşte o zaman, niçin arabaların arkasına o uzun bezlerin bağlanmış olduğunu kendimce ve oldukça aptalca yorumladım: Bu uzun bezleri, bağlamışlar ki, gelip geçen takılıp, basıp, kayıp düşsün de kargaşalık daha da artsın.
Ben bu buluşumu söyleyince o bitkin  Mansur, “Yok yahu” dedi, “kırdıkları, yıktıkları kumaş mağazalarından aldıkları top top kumaşları bağlamışlar arabalara, gösteri daha cafcaflı olsun diye...”
İyice bakınca gördüm, evet, emprimeler, ipekliler, yünlüler, ne pahalı o canım kumaşlar yerde sürükleniyor, kirleniyor, parçalanıyor, yırtılıyordu.
Arabaların arkasından, o uzun bezlere basıp  takılmadan zorlukla karşı kaldırıma geçebildik. Önümüzde, bizden iki üç adım ilerde, orta yaşa yaklaşmış bir kadın vardı. Yüzü bize dönük geri geri gitmekte olmasaydı ayrımsamazdım bile. Kucağına büyük boy çok uzun tüylü bir kürk almış. Hem “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” diye bağırıyor, hem de her bağırdıkça kürkten tüyler koparıyordu.
Kürkün tüylerini koparmaya kıyamadığı belli oluyordu. Arada ürkek ürkek çevresine bakınıyordu. Ters ters, geriye doğru gitmesi, kürkü kaçırdığını gören oluyor mu kaygısındaydı. Yavaş yavaş kürkten daha az, tek kıl koparır gibiydi, belki de hiç koparmıyor, koparıyor gibi yapıyordu. Sesi de gittikçe hafifliyordu: “Kıbrıs Tüktür, Türk kalacaktır...”
Belli işte, Kıbrıs Türk kalacak, kadında kürk kalacak... Kim bilir nerelerden beri “Kıbrıs Türktür” diye bağıra haykıra buralara dek kürkü kucağında getirmişti. Sesi hafifleye, hafifleye, daha karanlık olan ara sokaklardan birine sapıp gözden yitti.
O gecenin bir olayını daha unutamıyorum, küçük bir olay... Karakalabalığın içinden, ama hergele takımından bir bıçkın, herkes giyim kuşam yağmalarken o beleş rakıyı bulunca çekmiş kafayı, ... Öbürleri “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” diye bağırırken o da kendi kendine “Migros Türktür, Türk kalacaktır!” diye söylenip mırıldanıp duruyordu. Bağırmak da istiyor, ama sarhoşluktan bağıramıyor, kısık sesi arada öter gibi biraz yükseliyordu: “Migros Türktür, Türk kalacaktır”.
6/7 Eylül olayından altı yıl sonra yayımladığım “Zübük” adlı bir gülmece dergisinde o geceki bitirim delikanlının “Migros Türktür, Türk kalacaktır!” sözünü bir slogan olarak kullanmıştım.

Unkapı Köprüsüne inen yokuşun solundaki dükkanlar... Orda olanlar korkunçtu. Gecenin biri, belki de ikisiydi, ama o hınç, talan, çapul, yağma daha bitmemişti. O zamanlar, o yokuş üstündeki kimi dükkanların ondüleli kalın saçtan ve yukarı kalkan kepenkleri vardı. Gözleri dönmüş o karakalabalığın o kalın saç kepenkleri, mukavva yırtar gibi yırtarak dükkana doluştuklarını gördüm. İnsan canavar olmuştu. Korkunç bir şey... Dükkanlarda bulduklarını, ele geçirdiklerini kırıp döküp atıyorlardı. Belki de bu kırıp dökme o malları çalamamanın kızgınlıydı. Örneğin onca kalabalık koca bir avizeyi, bir buzdolabını, bir dikiş makinesini çalıp evine götüremezdi.
6/7 Eylül gecesinin yama hedefi İstanbul Rumlarıydı. Asıl amaç, sanırım ki yağma değildi, gözdağı vermek ve dünyaya bu konuda Türk kamuoyunun uyanık olduğunu göstermekti. Ama iş çığırından çıkmış, asıl amacı aşmış, salt Rumların değil, Rumi Ermeni, Yahudi vb, bütün azınlıkların, hatta bu arada kimi Türklerin de malları yağmalanmıştı.
O yokuşu belki bir saatte inerek Unkapanı köprüsüne geldik ki, köprü kapalı... Sıkıyönetim komutanlığı, İstanbul yakasıyla Beyoğlu yakasının ilişkisini kesmek için, Haliç köprülerini açtırarak geçişi  kapamış. Saat 1 ya da 2 olmalıydı. Kayıklarla, mavnalarla karşı kıyıya geçilebiliyordu. Ama öyle kalabalık ki, kayıkla, mavnayla bütün gün taşınsa kıyıya yığılmış bu insanlar bitmezdi. Kayıkçılara gün doğmuştu. Ne kestirirlerse o parayı istiyorlardı.
Saat sabahın dördü beşi olacak, daha hava aydınlanmamış, zarzor kendimizi bir mavnaya karşı atıp karşı kıyıya geçtik. Hiç taşıt yok. Yürüyerek Aksaray’a geldik. Aksaray, Koska, Laleli’de hala sürüyor yağma, ama o Beyoğlu’ndaki hızını yitirmiş. Karakalabalığın hıncı bitmemiş. Koska’ya doğru çıkarken sağ geçede gördüğümüz olay korkunçtu. Gözümüzün önünde bir dükkanın örgülü demirden kepengini kırıp içeri daldılar. Bu dükkan kurukahveci, çaycı, şekerlemeci gibi yer yerdi. Dükkandakileri koparıp kırıp dışarı savurmaya başladılar. Dükkandan üst kata çıkılıyor olmalı ki, üst katın pencere camlarının şangırdamasıyla buzdolabı, dikiş makinesi gibi eşyalar pencereden sokağa atılmaya başladı. Bir acı feryat yükseldi. Möbleli dikiş makinesi, dükkanın önünde yığılanlardan birinin başına düşmüştü.
Evden çıktım. Tektük taşıtlar işliyordu. Yollar temizlenmeye başlamıştı. Yağma ve çapul durmuştu. Yürüyerek Beyoğlu’ndan geçtim. Daha önce söylediğim gibi İstiklâl Caddesi yere atılan yiyeceklerden ve kumaşlardan yirmi otuz santim yükselmişti. Benim en çok gözüme çarpan şey, orda burda tepeleme yığılmış eski ayakkabılardı. Çoğunun ökçesine basılmış, yırtık pırtık, tabanı delik deşik ayakkabılar, yemeniler, çekmeler, botlar, postallar, bağsız potinler, lastik ayakkabılar...    Bunların çok iğrenç görünümü vardı ve öyle pis kokuyorlardı ki, yanlarından geçerken burnumu tıkamak, solumamak zorunda kalıyordum.
Kimileyin çok açık ve herkesin kolaylıkla anlayabildiği çok yalın   olayları  nasıl olup da anlayamadığıma kendim de şaşarım. Ben yollardaki bu tepeleme yığılmış eski ayakkabıların, karakalabalığın coşkulu saldırıları ve koşuşmaları sırasında ayaklarından fırlamış olduğunu ve onların yalınayak kalmış olduklarını sanmıştım. Oysa onlar lüks kundura mağazalarının vitrinlerini kırıp içeri dalınca ellerine geçirdikleri, beğendikleri ayakkabıları ayaklarına geçirip eskilerini de atıp savurmuşlar. Buzdolabını çalmak zor, ama ayakkabıyı çalmak kolay.
6/7 Eylül olayının (faciasının) tek sorumlusu DP iktidarıydı. İstanbul’da Rum azınlığa karşı bir gövde gösterisiyle, kamuoyunun gerektiğinde bu amaç için bir savaşı bile göze alabilecek duyarlıkta olduğunu dünyaya kanıtlamak istemişti, ama elbette bu yağmayı, bu çapulu, bu kıyımı istememişti. Düzenlenen 6/7 Eylül etkinliği başladıktan sonra yönetim, hükümet kuvvetlerinin (kolluk gücünün) jandarmanın, askerin) elinden çıkınca, yağma çapulculuk ve kıyım başlamıştı. DP iktidarının hesaplayamadığı şuydu: Kendi ekonomi politikası yüzünden İstanbul’un toplumsal yapısının nasıl değiştiğini bilmiyordu. İzlenen ekonomi politika sonucu kırsal bölge insanları İstanbul’a doluşmuştu. Gecekondularla kente yamanmak, yapışmak çabası içindeydiler. Kırsal bölge halkının İstanbul’a doluşu, endüstrileşen büyük kente doğal akın değildi. İşte bu insanların arta kalanları (artıkları) iktidarı da arkalarında duyumsamanın verdiği güvence ve güçle “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” haykırışlarıyla koca İstanbul’u yağmaladılar, yıktılar, çapulladılar. Sınıfsal hiçbir niteliği yoktu bu olayın. Bilinçsizcesine yoksul lumpenlerin varsıla saldırmasıydı.
Eve geldiğimde saat 10 suları olmalıydı. Çocuklarım okula gitmişlerdi ve bizim sokakta olan dün geceki hafif gürültüden çocuklarım uyanmamışlardı. Bunları komşumuzdan öğrendim.
Yollar temizleniyordu. Taşıtlar işlemeye başlamıştı. Cağaloğlu’na döndüm. Akbaba yönetim evine gelip çalışmaya başladım. Yusuf Ziya Ortaç’la geceki olay üzerinde konuştuk. İşlerimi çabuk bitirip  akşam erkenden çocuklarımın başına dönmek istiyordum.
YORUM:
Sn Aziz Nesin 6 Eylül gününün en güvendiğim tanığı – yorumları hariç. Özetle şunları söylüyor :
Olaylar esnasında kendisi tahrip ve talanın tam ortaklık yerinde: Tepebaşı – Beyoğlu. İki tane küçücük çocuğu ise Harbiye’de. Evde tek başına. Çünkü o gün öğleden sonra eşi İstanbul’dan ayrılmış.
Sn Nesin bir arkadaşı ile kafa çekiyor, Beyoğlu’nda geziniyor. Ama Rumların oldukça yoğun bir şekilde yaşadığı Kurtuluş’un komşu semti  Harbiye’ye koşmak, çocukları ile ilgilenmek aklına gelmiyor. Bir gün sonra öğreniyor ki, çocukları hiçbir şey duymamışlar, mışıl mışıl uyumuşlar ve sabah kalkıp okullarına gitmişler.
Saat 24.00’de asker nihayet gelmiş, duruma hakim olmuş, köprüleri (Galata ve Unkapanı) açarak şehri ikiye bölmüş. Sn Nesin, arkadaşını Fatih’teki evine götürebilmek için motora biniyor. 
Ertesi sabah şehirde hayat normale dönmüş, tramvaylar işliyor. Sokaklar temizleniyor. Sn. Nesin, Akbaba’daki işine gidiyor.
Tahripte heyecanlı gençler, talanda ise kırsal kesimden gelen işsiz çapulcular var. Sn Aziz Nesin’in bıraktığı  noktaya bir MİM koyalım.
* * *
4 Eylül günü (pazar)  Taksim’de Yunan gazetelerini yakan gençler iki gün sonra ateş püsküreceklerdir.
Radyoda yayımlanan bomba haberi olabildiğince yumuşaktır. Ancak Ekspres Gazetesi, normalde 25-30 bin basarken, 290 bin satmıştır.
Kamil Önal  [25] Ekspres’e telefonla verdiği demeçle
“Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalı ödeteceğiz...Şu anda Devlet Radyosu’ndan öğrenmiş bulunuyoruz.... ödeteceğimizi alenen söylemekte artık bir mahzur görmüyoruz.”
hedef göstermiştir. Atatürk’ün evi KUTSAL’dır. Madem bu kutsal eve tecavüz edilmiştir. Bunun bedeli ödettirilecektir.
Gazete saat 16.30 – 18.30 arası dağıtılmıştır. Sn Nesin bu sürenin sonuna doğru dolmuşla yoldadır. Hava kararmaya başlamıştır.  (Akşam ezanı 18.35’dir.) İstanbul’da hava 19.30’da tamamen kararmıştır.
RADYO’DA 13:00  HABER
BÜLTENİ   
DIŞ HABERLER
Sahife : 8 - İkinci Bülten : 6/Eylül/1955
Selânik’te menfur bir tedhiş hadisesi
Atina : 6.a.a. (Hususi Muhabirimizden)
Selânik’te Aziz Atatürk’ün doğduğu ev ile Türk Konsolosluğu binası arasında bahçede saat gece yarısını dört geçe bir bomba patlamış ve bu infilak neticesinde Aziz Atatürk’ün doğduğu evin pencereleriyle Konsoloshanenin camları hasara uğramıştır. İnfilak esnasında insanca zayiat olmamıştır.
Yunan polisi tahkikata başlamış ve daha sıkı emniyet tedbirleri almıştır. 5 şüpheli şahsın tevkif edildiği bildirilmektedir. Yunan Hükümeti meydana gelen hasarı ödeyeceğini söylemiştir. Yunan Dahiliye Vekili basına verdiği beyanatta “bu işi hakiki bir Yunanlının aptığını zannetmiyorum” demiştir.
NECDET UĞUR’un YAZILI CEVABI
6/7 Eylül olayları yalnız Beyoğlu’nda değil, daha küçük boyutta  Karaköy ve Kadıköy’de de olmuştur.  Olaylar Beyoğlu’nda Tünel – Taksim arasında yoğunlaştığı için akla yalnız bu bölge gelmektedir.
Olayların başlangıç nedeni o sıralarda öğleden sonraları çıkan “İstanbul Ekspres” gazetesinde Atatürk’ün Selânik’te doğduğu  eve bomba atıldığının yayınlanması olmuştur. Bu haber, halkta, özellikle gençlik kuruluşlarında büyük tepki doğurmuştur. Gençlik kuruluşlarının gösteri yapabileceklerinin anlaşılması üzerine önlemler alınmaya başlanmıştır. Öncelikle Fener Patrikhanesi ve Yunan Başkonsolosluğu’nun korunması düşünülmüş ve oralara yeterli sayıda güvenlik kuvvetleri gönderilmiştir. [26]
Gerginliğin artması üzerine eldeki güvenlik kuvvetlerinin yetersiz kalabileceği düşünüldüğünden o zamanki Emniyet Müdürü Alaeddin Eriş’in önerisi üzerine Valilik eliyle yazılı olarak Ordu’dan yardım istenmiştir. [27] Bu arada Emniyet Müdürü Alaeddin Eriş olayları yerinde izlemek için odasından ayrılmıştır. A. Eriş ayrılırken bizden steno yada eski Türkçe bilen bir memurun Birinci Şube’den çağırılarak, onun gelen haberleri, verilen emirleri not tutmasının sağlanmasını istemişti. O yıllar Emniyette tape yoktu. Tek çare not tutmaktı. Eski Türkçe bilen deneyimli bir memur bulundu, kendisine Emniyet Müdürü odasından bir yer verildi ve kendisinden odada yapılan bütün konuşmaları tutması istenildi. Bu memur o gerginlik saatlerinde görevini aksatmadan yapmıştır; gelen haberleri, verilen emirleri nerdeyse dakikası dakikasına not alabilmiştir.
Yassıada’da 6-7 Eylül olaylarının mahkemesi yapılırken bir aralık Başkan Salim Başol bu notları göstererek  “Burada o gece olup bitenleri hepsi yazılı...” demişti.
Sorunuzda “Ortada, tertipten çok, kendi kendine oluşan bir öçalma ve tahrip hırsı ile giderek, sınırlı bir ölçüde de olsa, talan eğilimi  görülmektedir. “ diyorsunuz.
Gerçek şudur: Birinci aşama Atatürk’ün Selânik’te doğduğu eve karşı yapılan saldırıya tepki gösteriyordu. Bu tepkinin öncülüğünü gençlik kuruluşları yapmışlardır. Üniversiteli gençler taşkınlık göstermeden Tünel’den Taksim’e kadar ellerinde bayraklar ve Atatürk’ün resimleriyle yürümüşlerdir ve Taksim’de Anıt’ın önünde Atatürk’e bağlılık ve sevgilerini gösteren, doğduğu eve yapılan saldırıyı kınayan konuşmalar yapmışlardır.
Bu gösteri sırasında cadde boyunca çevredeki dükkânlar bayrak asmışlar, varsa Atatürk’ün resimlerini vitrinlerine koymaya çalışmışlardır. Asmakta gecikenler ya da dükkânlarında bayrak bulunmayanlar uyarı üzerine ortama uymaya çalışmışlardır. Bayrak asmakta gecikenler ya da bayrak bulamayanlara tepki zamanla yer yer vitrinlerin kırılmasına kadar varmıştır.
Başlangıçta kırılan vitrinlerdeki eşyalara, mallara el sürenleri göstericiler önlemişlerdir. Ama zamanla ortada bir kaos doğmuştur.  Özellikle olayları duyup da çevreden gelenler için bu ortam bir ulusal tepkiden çok yağma fırsatı olarak kullanılmıştır. Güvenlik kuvvetlerinin kendilerini toplamaları zaman almıştır.
Orduya gelince, ordu bu tür görevler için çeşitli bakımlardan hazır değildi. İstanbul’un birbirinden uzak yerlerinde bulunan askeri birliklerin geceleyin kısa zamanda toparlayıp olay yerine gelmeleri zordu, zaman alırdı. Geldikten sonra da görev yapmaları zordu. Kaldı ki onlar geldiklerinde olan büyük ölçüde oluştu.
6-7 Eylül bir yağma ve tahrip için yapılmış gösteri değildir. Devlet güçlerinin de ihmali söz konusu değildir. Olay bir ulusal tepki olarak başlamıştır, sonradan tahrip ve yağmaya dönüşmüştür. Devlet güçlerini bu tür olaylar için ne hazırlıklı ne de eğitimli değillerdi.
Olaylar yalnız Taksim-Tünel arasında olmamıştır. Sınırlı da olsa Karaköy çevresinde ve yer yer Kadıköy’de de olmuştur. Kaldı ki devlet kuvvetlerinin tüm olaylar hâkim olması zaman almıştır. O bakımdan 6-7 Eylül olayları doğru adlandırmadır.
İKİLİ RAPOR
RAPPORT DES DEUX
TÜRKİYE İLE YUNANİSTAN ARASINDA
MUALLAKTA BULUNAN MESELELER
HAKKINDA HAL SURETİ TEKLİF ETMEKLE
MÜKELLEF TÜRK-YUNAN İKİLİ KOMİTESİ
ÇALIŞMALARI
(MAYIS – AĞUSTOS 1959)
İSİS
İSTANBUL
Rapor’u yayımlayan ve İkili Komite üyesi Büyükelçi Zeki Kunaralp’in kitabın birinci sayfasına el yazısı ile yazdığı not:
Sayın Mehmet  A.  Demirer’e
            Bana örnek oldunuz, Rapor’u tekrar aradım, bu kez buldum.
            İyilik dileklerimle,  derin hürmetlerimle
İmza – 15.9.1997
NOT: 1994 Yılında  Rapport des Deux’yü bulmak için çok uğraştım. Dışişleri Bakanlığı vermedi. Merhum Kuneralp arada ama bulamadı.  Oysa bu rapor, Olaylar’dan sonra Rumların İstanbul’dan göç  etme-dilerinin en önemli belgesi idi. Merhum Kuneralp daha sonra raporu buldu İSİS de yayımladı. Artık elimizde bu çok değerli belge var. Göç iddiacılarına fotokopi çekip gönderiyorum !
İSTANBUL  EKSPRES 2. BASKI
6 Eylül olaylarını başlatan iki olay vardır:
Selanik’te patlayan bomba
İstanbul  Ekspres Gazetesi’nin 2. Baskısı
İkinci Baskı hakkında 1995 yılında yayımlanan birinci kitabımdan [28] iki alıntı:
Araştırmalar sürdükçe ve olaya şu veya bu şekilde karışıp da halen (Kasım 1994) hayatta bulunan kişiler ile söyleşiler yapıldıkça ortaya devamlı olarak yeni yorumlar çıktı. Ancak temel ilke hiç değişmedi:
6 Eylül 1955’i Demokrat Parti veya Hükümet (ya da MENDERES – ZORLU – GEDİK) tertiplememiştir.
Çünkü Hükümetin böyle bir tertibe zerre kadar ihtiyacı yoktu.
Sn Fahri Çoker, kitap dizgiye verildikten sonra önemli üç belgenin suretini lütfettiler. Atatürk’ün evinde bomba patladığına ilişkin radyo haberinin metni bu belgeler arasındaydı. Görüldüğü gibi [29] haber fevkalade ılımlı bir üslupla yazılmış, olayın sadece bir cam kırılması ile sınırlı kaldığı vurgulanmıştı.
İstanbul Ekspres’in 290 bin adet (gazetenin normal satışının on katı) satılan ikinci baskısı ise adeta bir emir niteliğinde idi: “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalı ödeteceğiz.” Emri veren de Kıbrıs Türktür Cemiyeti Genel Sekreteri Kamil Önal idi.
Kamil Önal’ın bu demeci gazeteye saat 13.30 sularında telefonla verdiğinin şahitleri bugün hayattalar: Sn Birgit ve Sn Canöztürk. Yazılı ve imzalı ifadelerinde bu hususu teyit etmişlerdir. Öyle ise gazetenin önceden dizildiği iddiası da geçerli olmuyor.
Ancak bu gazetenin binlerce üniversite öğrencisini yollara döktüğü ve ondan sonra olayların; hızla geliştiği, tahrik edici nutuklar (Mürşit Yolgeçen), slogan atmalar ve ilk tahrip edilen eczanenin Rum sahibinin bayrak asmamakta direnmesi gibi yerel aşırılıklar ile nitelik değiştirdiği de kesindir. Polisin yer yer yetersiz kaldığı ancak başta Patrikhane olmak üzere yabancı ülkelerin konsolosluklarının tahrip edilmesini engellediği de kesin. Askerin geç kaldığı ve yavaş davrandığı ise daha da kesin.
Bütün bunlara tepeden kuşbakışı baktığımızda İstanbul Ekspres’in ikinci baskısı önem kazanıyor.
Bu nedenle gazetenin o tarihte yazı işleri müdürü olan, Sn Mithat Perin’den ikinci baskı için ısrarla izin isteyen ve bugün Paris’te ajans sahibi bulunan Sn Gökşin Sipahioğlu’nu telefonla aradım.
Hemen, “Gerçekleri yazabilecek misiniz?” diye sordu.
“Gerçekleri?”
“6 Eylül’ü MİT tertipledi.”
“Peki siz de bu tertibin bir parçası mı idiniz? Siz MİT’in emri ile mi çıkardınız ikinci baskıyı?” yanıt yok. Telefonda da yok. Yazılı sordum, hiçbir cevap gelmedi, iki defa hatırlatmama rağmen!”
Gökşin Sipahioğlu 1995 yılında yaptığımız telefon görüşmesinde “6 Eylül’ü MİT [30] tertipledi” derken kendisini de 2. Baskı’yı MİT’in emri ile çıkarmakla suçlamış, yönelttiğim soru üzerine suskun kalmıştı. Daha sonra 2. Baskı’nın öyküsünü değiştirmiştir.
Bu aşamada ikinci alıntıyı veriyorum; Mithat Perin ile 1994 yılında yapılan söyleşinin kitapta yayımlanan metni:
6 Eylül’de İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi ve DP il yönetim kurulu üyesi, sonra DP milletvekili ve Yassıada’da sanık.
Şu anda gözleri çok az gördüğü için, kendisi ile genel bir söyleşi yaptım. Anlattıkları:
“O gün öğleden sonra 13.30 gibi Merkez Han’da (Cağaloğlu) odamda çalışıyordum. Gazeteden yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu aradı. İkinci baskı yapalım, diye önerdi. Ben satar mı, yoksa elimizde mi kalır diye tereddüt ettim ve kerhen kabul ettim.” [31]

“Saat 16.30’da matbaaya gittim. Kıyamet kopuyor. Dağıtımcılar aldıkları gazeteleri satıp, geri geliyor ve bir miktar daha alıp koşuşuyorlar. O ana kadar 150 bin adet satılmış. Etrafta muazzam bir heyecan var. Ben, derhal, basımı durdurdum. “Bu iş kötü. Ortalığı karıştırabilir” diye düşündüm. Ve matbaadan ayrıldım, saat 17.30 sularında. 18.30 gibi Galatasaray’da idim. İngiltere Konsolosluğunda bir kokteyl vardı. Orada Bahadır Dülger, Bedii Faik, Cemil Sait Barlas ve eski bakanlardan Hasan Ali Yücel de vardı. Öğrenciler “Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır” diye yürüyorlardı.”
“Kokteyl’den çıktığımızda saat sekize (20.00) geliyordu. Galatasaray’a kadar (Tepebaşı – Meşrutiyet Caddesinde) bir şeyler yoktu.
Bunu Sn Aziz Nesin de doğruluyor. “Lokantada iken uğultular uzaktan geliyordu” diye yazıyor.
“Galatasaray’da gençlerin, Tophane yokuşundan sel gibi çıkmakta, akmakta, olduğunu gördük. Bir kısmı sağa, Taksim’e doğru bir kısmı da Tünel’e doğru sapıyordu. Karanlık basmıştı. İlk tahribe sekizi geçe Zara ve Silvio dükkanlarında şahit olduk.
Yanımda İngiliz Basın Ateşesi Hyde vardı. “Yahu bir manşet attın. Ortalığı amma karıştırdın” dediğini hatırlıyorum.”
“Benim o andan itibaren gazeteci damarım kabardı. Etrafı gezip olayları incelemeye başladım. Saat 22.30’a kadar tahrip devam etti ve her şey yıkıldı, kırıldı. Beyoğlu’na atıldı. Bu saatten sonra, değişen insanlarla talan başladı. Polis yoktu. Asker henüz gelmemişti.”
Mithat Perin, gazetenin ikinci baskıya gitmesinin bir emir ile olmadığını ve bu kararın tamamen kendi sorumluluğunda, yazı işlerinden gelen bir öneri karşısında alındığını ifade ediyor, 1994 yılında. Tıpkı 1960 yılında Yassıada’da olduğu gibi.
Bu iki alıntıdan sonra Gökşin Sipahioğlu’nun 2000’li yıllarda söylediklerine bakalım: 4 Ocak 2001 -  Hürriyet (Mustafa KINALI - Sefa ÖZKAYA)
TOPRAĞA VERİLEN PERİN
CENAZESİNDE AKLANDI
Gazeteci Mithat Perin'in, 1955'te sahibi olduğu gazetede çıkan ‘‘Atatürk'ün Selanik'teki evi bombalandı’’ asılsız haberiyle [32] ilgisi olmadığı, dün toprağa verilirken itiraf edildi.
Gazetenin o dönem Yazı İşleri Müdürü olan Gökşin Sipahioğlu, ‘‘İlk haberi radyo ve Anadolu Ajansı vermişti. Gazeteci olarak 2. baskı kararını ben verdim. Perin'in sonradan haberi oldu’’ dedi.
DÜN toprağa verilen gazeteci Mithat Perin'in cenazesinde, 1950'li yıllarda sahibi olduğu İstanbul Ekspres Gazetesi'nin Yazıişleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu da vardı. Sipahioğlu, gazetecilerin ısrarlı soruları üzerine, yıllardır tartışılan bir konuya da açıklık getirdi. Sipahioğlu, İstanbul Ekspres Gazetesi'nde, 6 Eylül 1955'de manşete çıkarılan ‘Atatürk’ün Selanik'teki evi bombalandı' haberinin ardından başlayan 6-7 Eylül olaylarından Perin'in sorumlu tutulamayacağını, Perin'in yayından haberi olmadığını söyledi.
“Bugün de olsa yine yapardım”
Perin'in ölümünden büyük üzüntü duyduğunu belirten Sipahioğlu, şöyle konuştu: ‘‘Yayından haberi, hiçbir ilgisi yoktu. Gazeteyi ben çıkardım. Yine, gazetelerin yazdığı gibi, o günkü gazete 300 bin basmadı. Çünkü İstanbul'un nüfusu 600 bindi. [33] 300 bin gazete basacak kağıt bulmak, o günkü Türkiye'de güçtü. [34] O vakit, baskımız 20 ya da 30 bin olabilir. O gazeteden, olaylar çıkmış denemez. [35] Tabii gazete bir şey yaptı. Fakat o olay, bugün de olsa, ikinci baskı çıkarırım, bugünkü gazeteci kimliğimle. Ben ikinci baskıya karar verdiğimde, Mithat Bey'in haberi yoktu. Sonra ikna ettik Mithat Bey'i. Mithat Bey'in hiçbir şekilde, hiçbir vakit etkisi olmadı. [36] Etkisi olduğu iddiaları tamamen uydurma, iğrenç bir yalandır. Kendisi gazeteye geldiği zaman zaten baskı bitmişti. Saat 16.30'da piyasaya çıktı. Gazetenin bir gün evvel basıldığını bile yazdılar. Araştırma yapmadan, soru sormadan yazı yazıyorlar Türkiye'de. (Atatürk'ün evinin bombalanması) ihbarını, radyo verdi, Anadolu Ajansı verdi. Önce Anadolu Ajansı, sonra radyo verdi, biz de ikinci baskıya karar verdik. 6-7 Eylül olayları bir meşale yapıldı, yaptılar ama, gazetenin suçu yoktu.
O zamanki siyasi iktidar, asker, ordu müdahale için, bir gün sonra geleceğine, üç saat sonra gelseydi, İstanbul'da bir şey olmazdı.’’
NOT:
Hürriyet’in bu yazısında Gökşin Sipahioğlu, ikinci baskı ile ilgili kararın gerçeklerini çarpıtıyor. Alıntının son cümlesi de baştan aşağıya yanlış. Asker, bir gün sonra değil, dört saat gecikme ile, 6 Eylül günü saat 24: 00’de geldi. Ayrıca “siyasi iktidar, asker, ordu…” sözcüklerinin cümlenin içindeki sıralanmasından çıkan anlamı en azından ben anlayamadım.
İkinci alıntı ellinci yılda Zaman gazetesinden: (6.9.2005 Zaman
‘6-7 EYLÜL OLAYLARINI MENDERES’LE TERTİPLEDİĞİMİZ YALAN’
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir trajedi olarak yerini alan 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 50 yıl geçti. Demokrat Parti ile birlikte olayları tertiplediği öne sürülen Gökşin Sipahioğlu, böylesine bir trajedinin yaşanabileceğini aklının ucundan bile geçirmediğini söyledi. 6 Eylül 1955’te İstanbul Ekspres Gazetesi, ‘Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı’ manşetiyle yıldırım baskı yapmış, ardından Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlara ait ev ve işyerleri yağmalanmıştı. Adnan Menderes başkanlığındaki DP hükümeti, olaylara geç müdahale etmekle suçlandı. İstanbul Ekspres Gazetesi’nin patronu Mithat Perin, Yayın Yönetmeni Sipahioğlu ve Menderes’in olayları önceden tertipledikleri ileri sürüldü.
Zaman’a konuşan Sipahioğlu, iddiaları yalanladı ve haberi mesleki reflekslerle yayınladığını belirtti.
İstanbul Ekspres’in dönemin en önemli akşam gazetesi olduğunu belirten Sipahioğlu, 6-7 Eylül olayları konusunda mesleki reflekslerle hareket ettiğinin altını çiziyor: “Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberini atlayamazdım. Olayları gördükten sonra ‘Keşke haberi vermeseydik’ diye içimden geçirdim, ama bugün olsa gazetecilik adına yine aynı şeyi yaparım.” Gazetenin patronu Mithat Perin’in Menderes’e yakın olduğunu, fakat kendisinin böyle bir ilişkisi bulunmadığını dile getiren Sipahioğlu şöyle konuşuyor:
“Siyasetle alakam yoktu. Zaten 1957 yılında bir basın toplantısında Menderes’e Türkiye’nin İsrail’le oynaması gereken futbol maçına niye çıkmadığını sordum. Çünkü maçı hükmen kaybetmiştik. [37] Daha sonra Menderes, Perin’i arayarak tartıştığımızı söylemiş. Perin de beni yanına çağırdı ve ‘maalesef ayrılman gerek’ diyerek işten çıkardı.”
6-7 Eylül olaylarının önceden planlandığını savunan Sipahioğlu’na göre, hükümet Yunanistan’a gözdağı vermek istedi, fakat işin çığrından çıkacağını tahmin etmedi.
Gökşin Sipahioğlu’nun mantığına göre 2. Baskı’nın kararı “gazetecilik mesleği refleksi” sonucu. Herhangi bir makamdan emir almış değil. Başka deyimle 2. Baskı tertibin bir parçası değil. Ama bu gazetenin başlattığı olaylar (yürüyüş –tahrip – talan) önceden tertiplenmiş. O zaman Gökşin Sipahioğlu, şu soruyu nasıl yanıtlayacaktır:
“2. Baskı çıkmasa idi,  tertip ne olacaktı?” 
Gökşin Sipahioğlu, 2. Baskı ile ilgili olarak kendine göre bir senaryo geliştirmiş: 2. Baskıyı kendi kişisel kararı sonucu çıkarmış. Gazetenin sahibi Mithat Perin’in bile sonradan haberi olmuş. Ama olaylar tertiplenmişmiş, hükümet tarafından.
Olaylar 6 Eylül gününden önce planlanmış, tertiplenmiş, ise Selanik’teki bomba da, Gökşin Sipahioğlu’nun 2. baskısı da bu tertibin önemli birer halkasıdır.
Gökşin Sipahioğlu eksik ve yanlış konuşuyor. Ayrıntılarda belli oluyor, İsrail ile oynanmayan ve kimsenin hatırlamadığı futbol maçı gibi. 


[1]              “Ortadoğu’da Devrim Yılları” Cem Yayınevi 1977 Sayfa 123
[2]              Hürriyet Gazetesi
[3]              Vurgulamalar benim.
[4]              30 Haziran 1955
[5]              Görüldüğü gibi Kıbrıs Komisyonunun oluşması Konferans davetinden önce
               ama EOKA faaliyetinin başlamasından sonra
[6]              2 Temmuz 1955
[7]              8 Temmuz 1955
[8]              Anthony Eden o tarihte yeni başbakan olmuştu.
[9]              Dikerdem  son  derece  dürüst  bir  insandı.  Kendisi  ile yazmakla olduğum
“KKTC Türkün Onur Sorunu” başlıklı kitabımla ilgili olarak 1993 yılında sık sık telefonda görüşmüş, özellikle Londra Konferansı ve 6 Eylül olayları hakkında bilgilerine başvurmuştum. İmzalı kitapları benim için büyük değer taşımaktadır. Dikerdem’in kalın olarak verdiğim cümleleri, Zorlu’nun 28 Ağustos’ta Konferans henüz başlamadan önce, Londra’dan çektiği telgraf ile nümayiş sipariş vermiş olamayacağının en açık kanıtıdır. Bu iddiayı başlatanları da sürdürenleri de l a n e t l i y o r u m. 
[10]             Menderes’in konuşmasının tam metni için bkz. EK - 4
[11]             2005 yılında adadaki üslerini koruyan İngiltere için Kıbrıs’ın hala stratejik
              önemi var. Ama aynı Kıbrıs 2002 yılından beri için Türkiye için önemsiz !
[12]             Dikerdem bu kitabı 1977 yılında yazmış. O yıl Barış Derneği kurulmuş ve
başkanlığına seçilmişti. Hafızasının yanıltması ya da telaş sonucu  Zürih ve Londra antlaşmalarının yılını karıştırmış. Her iki antlaşma da 1959 yılı şubat ayında (Zürih 11 Şubat, Londra 19 Şubat) imzalanmışlardı. 
[13]             2 Eylül 1955 Cuma günü
[14]             Bu telgrafın tarihi ve içeriği Yassıada’da açıklanmamıştır.
[15]             Dikerden Londra’daki durumu çok açık bir şekilde anlatmaktadır. Oysa
Yassıada’da “elinin zayıfladığını anlayan Zorlu nümayiş sipariş etti” suçlaması yapılmıştır. Tarih Vakfı’nın son yayını (Dilek Güven, “6 – 7 Eylül Olayları”)  ve TV8’in 5 Eylül 2005 günü saat 21:00’de yayımladığı belgesel  Yassıada senaryosunu sürdürmektedir.
[16]             Merhum Dikerdem burada günleri şaşırıyor. Sarol’un telefon ettiği günün
tarihi 7 Eylül 1955.
[17]             Bkz. 3 Eylül 1955 Tercüman
[18]             Tahminen 18.00 sularında
[19]             6/7 Eylül olayında, Dışişleri Bakan Vekili  Fatin Rüştü Zorlu’ydu
[20]             Bu derneğin adı “Kıbrıs Türktür  Derneği’dir
[21]             Yunanlıların bombayı attığı haberi
[22]             19.00
[23]             19.15 – 19: 30
[24]             Aziz  Nesin  burada önemli  bir gerçeği açıklamış oluyor.  Gecenin o saatinde,  22 – 23 arası, artık yalnız Rum karşıtlığı yok. O aşamada Türklük, müslümanlık, hatta Atatürk fotoğrafları bile para etmiyor.
[25]             Kıbrıs Türktür Derneği Genel Sekreteri
[26]             Vurgulama benim
[27]             Yazıyı Memur Ahmet Paftalı götürmüştür, 17:30’da
[28]             “6 Eylül  1955 – Yassıada - 6/7 Davası”
[29]             Bkz. Kronoloji bölümündeki ek
[30]             O  tarihte MİT yoktu. Milli Emniyet’i kastediyor
[31]             O gün Mithat Perin önemli bir ayrıntıyı açıklamıştı.  Kitaba almamışım.
Burada veriyorum. Gökşin Sipahioğlu, 2. Baskı için Mithat Perin’den kağıt parası istemişti. Kağıt nakit para ile alınıyordu. Bir günlük çek bile kabul  edilmiyordu.  Mithat Perin’in ilk tereddüdü tamamen parasal idi. Gökşin  Sipahioğlu daha sonra 2. Baskı’ı kendisinin çıkardığını söylerken bu ayrıntıyı unutmaktadır. Başka anlatımla gerçeği gizlemektedir.  2. Baskı için gazetede kağıt yoktu  ve mutalaka nakit para ile satın alınması  gerekiyordu.
ŞU ANDA OLAYLARIN AYDINLATILASI İÇİN EN ÖNEMLİ KİŞİ GÖKŞİN SİPAHİOĞLU’dur. 
[32]             2001 yılında gazeteci olayı öylesine yüzeysel yazmış ki, bomba haberini
asılsız sanıyor
[33]             İstanbul’un nüfusu 1.5 milyona yaklaşıyordu. 1950 yılında 1 milyon idi !
[34]             Benim bildiğim ve Mithat Perin’den duyduğum o gün 2. Baskı’nın 290 bin
adet basıldığı ve Mithat  Perin’in bobini keserek baskıyı o aşamada durdurduğu
[35]             Başka ne denir? Olayları başlatan hiç kuşkusuz 2. Baskı idi
[36]             Etkisi belki değil ama nakti oldu, çünkü kağıt ancak nakit para ile
alınabiliyordu 
[37]             ??? Böyle bir olayı ben hatırlamıyorum
**********************
EK – 1, KRONOLOJİ BÖLÜMÜ EKLERİ
MAHMUT DİKERDEM’den 6 EYLÜL 1955 OLAYLARI [1]
Ancak 1955 yılındadır ki, Kıbrıs Türkleri EOKA’nın İngilizleri bezdirmek üzere olduğunu… İngiltere’nin Kıbrıs’ta da tutunamayacağını anlayarak Ankara’ya – başta Dr Fazıl Küçük ve Faiz Kaymak olmak üzere – temsilcilerini göndermeye başlamışlar, bir yandan da İstanbul’daki büyük bir gazetenin [2] “Kıbrıs Türktür – Türk kalacaktır” sloganıyla kampanya açmasını sağlamışlardır.
1955 yılı Türkiye Kıbrıs’ı şu durumda buldu: Ada’da Rumlar, İngiliz sömürge idaresine karşı açtıkları kazanmak üzeredir. Yunan hükümeti Kıbrıs’taki mücadelenin eninde sonunda ENOSİS’le sonuçlanacağını bilerek, bilerek el altından Rumlara destek olmakla beraber, açıktan müdahaleden kaçınmakta ve hele Türkiye’yi işin içine karıştırmamaya özen göstermektedir. İngiltere ise Ada’dan çıkmayı geciktirme çarelerini düşünmekte, Türkiye’nin, Kıbrıslı soydaşlarıyla yakından ilgilenmeye başlamasından nasıl yararlanabileceğini tasarlamaktadır.
İşte böyle karmaşık bir durumda Menderes hükümeti Kıbrıs meselesinin içine dalıverdi. Fakat sorunun derinliğine bir incelemesi yapılamamıştı. Hukuki, siyasi, askeri giderek tarihi ve etnik yönlerini iyice bilen yoktu… Orada yaşayan 100 bine yakın soydaşımız Ada’nın Yunanistan’la birleşmesine razı olmuyor dedelerinden miras kalan ve tapu kayıtlarına göre Kıbrıs’ın % 60’ını kapsayan topraklarının ve tüm haklarının Türkiye hükümetince korunmasını, Rumlara karşı savunulmasını istiyordu. Kıbrıs Türkleri telaşlanmış, tüm temsilcilerini Ankara’’ya yığmıştı. Biz Dışişlerinde günaşırı Dr. Fazıl Küçük, Faiz Kaymak ve başkalarıyla toplanıp, Kıbrıslıların Türk Hükümeti’nden isteklerini öğrenmeye çalışıyorduk. O sırada Menderes… Fatin Rüştü Zorlu’yu Kıbrıs meselesini bütün yönleriyle ele almaya memur etti. Bu çok isabetli bir karardı, çünkü Kıbrıs meselesinin o günkü durumu Fatin Rüştü Zorlu gibi dış politika sorunlarını kavrayış yeteneği yüksek, önsezileri kuvvetli, çabuk karar veren ve aynı zamanda cesur, yılmak bilmez bir diplomata ihtiyaç gösteriyordu. [3]
Kıbrıs meselesine el atar atmaz Fatin Rüştü Zorlu, Dışişleri Bakanlığında bir komisyon kurdu. Komisyonun görevi Kıbrıs konusunu çeşitli yönleriyle inceleyip Türkiye’nin görüşünü ve hükümetin tutumunu saptamaktı. Komisyon çalışmalarının temelini oluşturacak iki ilkeyi Zorlu, şöyle ortaya koymuştu:
1 – Kıbrıs üzerinde en az Yunanistan kadar hak sahibi olduğumuzu belgeleriyle kanıtlamak ve dünya kamuoyuna duyurmak,
2 – Dava çözülünceye kadar Kıbrıs Türklerine gerekli her türlü yardımda bulunarak baskıya dayanma güçlerini artırmak.
Kıbrıs Komisyonu, Zorlu’nun başkanlığında Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun, Dşişleri Genel Sekreteri Muharrem Nuri Birgi, Atina Büyükelçisi Settar İksel, Dışişleri Genel Müdürlerinden Orhan Eralp ve benden kurulu idi.
Zorlu, ilk iş olarak, Kıbrıs meselesi üzerindeki Türk görüşünü kapsayan bir ‘Beyaz Kitap’ hazırlayıp dış temsilciliklerimiz aracılığıyla dünyaya duyurulmasını öngörmüştü. Genel Sekreter Birgi, gece gündüz çalışarak, Kıbrıs’ın tarih, coğrafya, etnoloji, kültür ve askeri güvenlik bakımlarından Türkiye ile sıkı bağlarını meydana koyan belgeleri bir araya getirdi. Hazırlanan ‘Beyaz Kitap’ İngilizce ve Fransızcaya çevrilerek dış temsilciliklerimize dağıtıldı. Tam o sırada [4] da İngiltere Hükümeti, “Kıbrıs meselesi de dahil olmak üzere Doğu Akdeniz’in güvenliğini ilgilendiren tüm sorunların görüşülmesi için Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında üçlü bir konferans toplanmasını Ankara ve Atina’ya önerdi. [5] 
Beklenmedik bir zamanda yapılan bu öneriden İngiltere Hükümetinin ne amaç güttüğünü Zorlu sezinledi. İngilizler, Kıbrıs’ın yönetimini uzun süre elde tutamayacaklarını anlamışlardı. Fakat bir yandan zaman kazanmak, öte yandan da bazı ödünler koparmak için Türkiye ile Yunanistan’ı karşı karşıya getirmek istiyorlardı. Bizim bakımımızdan ise, böyle bir konferansa çağrılmakla Türkiye Kıbrıs meselesinde söz sahibi taraflardan biri olmak hakkını elde etmiş oluyordu. Türk Hükümeti üçlü konferans çağrısını hemen kabul etti. [6]
Yunanlılar biraz duraksamadan sonra olumlu cevap verdiler. [7] Konferans 1955 ağustosunun 29’unda Londra’da ‘Lancaster House’da toplanacaktı. Daveti yapan İngiltere Dışişleri Bakanı Harold MacMillan idi. [8]
İngiltere’den üçlü konferansa çağrı gelince Kıbrıs Komisyonumuz çalışmalarını hızlandırdı.  Konferans, görünüşte  “Doğu Akdeniz’in güvenliğini ilgilendiren bütün sorunları” görüşmek için toplanıyordu ama her üç devletin art düşüncesinde yalnız Kıbrıs sorununun yattığı biliniyordu. Biz de hazırlıklarımızı salt Kıbrıs üzerinde yoğunlaştırdık. Bir yanda da Kıbrıs Türk toplumu ile sürekli bağlantı kurarak onların görüş ve isteklerini aydınlığa kavuşturduk. Türk kamuoyu artık Kıbrıs meselesini ulusal bir dava olarak benimsemişti. Yurdun her köşesinden, özellikle gençlik kurumlarından Ankara’ya telgraflar yağıyor, gösteri yürüyüşü yapmak, miting düzenlemek için başvurmalar, birbirini kovalıyordu.
Fatin Rüştü Zorlu meydan toplantısı isteklerinin hepsini geri çeviriyordu. Hayır, Kıbrıs için miting yapmanın sırası değildi. Hükümetin resmi görüşü iyice belirlenmeden meydanlarda toplanıp sorumsuz istekler ileri sürmek davaya fayda yerine zarar getirirdi. Hem daha ne İngiltere’nin ne de NATO müttefikimiz Yunanistan’ın Londra Konferansı’na ne gibi iddialarla geleceğini bilmiyorduk ki. Sokaklara çıkıp bağırmakla, aşırı isteklerde bulunmakla Londra’da savunacağımız tezin ciddiliğine gölge düşürebilirdik. [9]
Ne var ki, Kıbrıs mitinglerini önlemek kolay olmuyordu. Halkoyu bir kısım basının yayınlarıyla coşturulmuştu. Üstelik, Yunanistan gibi eski bir düşmanı karşımızda görmenin kimi şoven çevrelerde yarattığı tepki hükümetin ılımlı hareket etmesini son derece zorlaştırıyordu. Birtakım tatlı su kahramanları “Ya Kıbrıs, ya ölüm”,  “Savaş isteriz”, “Yeşil Ada kızıl olamaz” (Neden kızıl olacakmış?)  gibi ucuz sloganlar ortaya koyarak Kıbrıs işinin daha o günlerde kanlı olaylara gebe olduğunu gösteriyorlardı.

Londra Konferansı’na katılacak heyetimizin kimlerden kurulu olacağı ağustos başlarında açıklandı. Devlet Bakanı ve Dışişleri Bakan Vekili Fatin Rüştü  Zorlu’nun başkanlığındaki heyete Milli  Savunma bakanı Ethem Menderes, Dışişleri  Genel  Sekreteri M. Nuri Birgi, Londra Büyükelçiliğine Bonn’dan naklen yeni atanmakta olan Suat Hayri Ürgüplü, Atina Büyükelçisi Settar İksel, Dışişleri Bakanlığı  Ortadoğu Dairesi Genel Müdürü Orhan Eralp ve ben seçilmiştik. Ayrıca Anadolu Ajansı Genel Müdürü ile kalabalık bir gazeteci grubu da heyete eşlik edeceklerdi.
Londra’ya hareket edeceğimiz sırada Başbakan Menderes İstanbul’da bulunuyordu. Zorlu, Başbakanla görüşmek üzere heyetin bir gün bir gece İstanbul’da kalmasını uygun gördü. Heyetimizi, Ankara’dan İstanbul’a getiren uçakta beni yanına çağırarak, konferansın açılış oturumunda okuyacağı nutkun metnini hazırlamak görevini verdi. Londra’ya vardığımızda, nutuk müsveddesinin (taslağının) hazır olmasını istedi.
İstanbul’da geçirdiğimiz 24 saat süresince, Park Otel’e kapanıp açılış nutkunun metnini hazırlamaya çalıştım. O gece, Menderes heyetimiz şerefine Liman Lokantası’nda bir yemek veriyordu. Davete ben katılamadım. Ertesi sabah gazeteleri okuyunca öğrendim ki, Başbakan yemek sonunda basına bir demeç vermiş ve demecin dozunu da fazla kaçırmış. [10] Gazete manşetlerine çıkan beyanatında Menderes;
“Yunanlılar Polatlı önlerinde ne arıyorlardı? Tarihten ders almadılar mı? Gerekirse yine derslerini veririz”
diyor, ilk kıvılcımları görünmeye başlayan yangına körükle gidiyordu. Bu sözler o günkü heyecanlı havaya belki yaraşmıştı ama, Londra’ya gitmekte olan heyetimizin işini güçleştirmiş, çünkü İngilizleri ürkütmüştü. Bunu Londra’ya vardığımızda anlayacaktık. 
İngiltere Hükümeti, Kıbrıs meselesinde bizi Yunanlılarla karşı karşıya getirmekten fayda ummuştu, fakat, işin iki NATO üyesi arasında bir savaş tehlikesi yaratacak noktaya varmasını da istemiyordu. Çünkü o takdirde inisiyatif kendi elinden çıkacak, NATO’nun – daha doğrusu Amerika’nın müdahalesine yol açacaktı. 1955 yılında İngiltere, Orta ve Yakın Doğu’dan çıkıp gitmeye başladığını görerek tedirgin oluyordu. Hindistan da, Pakistan da, Mısır da böyle olmuştu. İngiltere, hele Mısır’ı da elden kaçırdıktan sonra, Kıbrıs’ta askeri üslerini mutlaka ve uzun süre için korumak amacındaydı.
Nitekim 29 Ağustos 1955 günü Lancaster House’daki Üçlü Konferansı açış nutkunda İngiltere Dışişleri Bakanı Harold Ma Millan, Türkiye ve Yunanistan heyetlerine bu noktayı nazikane hatırlattı: Kıbrıs adası stratejik bakımdan İngiltere için büyük önem taşıyordu.[11]
Ada üzerinde Türklerle Yunanlıların yakın ve uzak emelleri ne olursa olsun, şunu iyice bilmelilerdi ki, İngiltere’nin Kıbrıs’taki kara, deniz ve hava üslerinin tartışma konusu yapılmasına Majeste Kraliçe’nin hükümeti asla razı olmazdı.
Düşünülecek olursa, 1955 Londra Konferansı’na Türkiye’nin ne kötü koşullar içinde katıldığı anlaşılır: Karşımızda gerçek niyeti bilinmeyen bir İngiltere, onun yanında sömürge idaresine karşı ayaklanmış Rum halkını savunan ve bu yüzden de dünya kamuoyuna sempatik görünen bir Yunanistan vardı. Biz ise otuz yıl önce Lozan Antlaşması’yla vazgeçtiğimiz birtakım hakların peşinden koşuyormuş gibi görünüyorduk. Dünya devletleri Kıbrıs meselesinin içyüzünü bilmiyor, ya da yoğun Yunan propagandasının etkili biçimde tanıttığı gibi biliyorlardı.  Türkler neden birdenbire Kıbrıs’la ilgilenmeye, Ada üzerinde hak  iddia etmeye başlamışlardı? Eğer mesele Kıbrıs’ta yaşayan Türk asıllı azınlığın haklarını korumaksa,  bunun çeşitli yolları vardı. İngiltere’nin egemenliği altında iken bu haklar nasıl korunmuşsa, halk çoğunluğunun iradesiyle Kıbrıs Yunanistanla birleşse bile, Türk azınlığın doğal hakları garanti altına alınabilirdi. Mesele bu kadar basitti.
İşte biz bu görüş açısını temelinden değiştirmek, tersyüz etmek ve Yunanlıların kurnazca yürüttükleri oyunu bozmak için Londra’ya gitmiştik.
Türk Heyeti Başkanı Fatin Rüştü Zorlu konferansın açılış konuşmasında,  Kıbrıs sorununu mantık oyunlarından çıkartarak hukuksal çerçevesi içine oturtmakla işe başladı. Konferans Başkanı MacMillan, sözü Türk delegesine verdiği zaman Zorlu’nun okuduğu 28 sayfalı Türk tezinin özeti şu idi:
“Lozan Antlaşması’nın 16. maddesi gereğince yeni Türk Devleti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan topraklar üzerinde hiçbir hak iddiasında bulunmamayı kabul etmiştir. Ancak, yine Lozan Antlaşması’nın 30 ve 31. maddeleri – 16. maddeden ayrı olarak – Kıbrıs adasına özel bir statü tanımıştır. Gerçekten de, 16. maddenin genel hükmüne karşılık, 30. madde ile Türkiye Kıbrıs adası üzerindeki egemenlik haklarını yalnız İngiltere’ye devrettiğini belirtmiştir. 31. madde ile de adada yaşayan halklara, antlaşmanın imzalanmasından başlayarak iki yıllık bir süre içinde Türk ya da İngiliz uyrukluğu arasında tercih hakkı tanınmıştır. Lozan Antlaşması’nın tutanakları incelenince görülür ki, bu hükümler antlaşmaya rastgele değil, uzun müzakere ve tartışmalar sonucunda konulmuştur. Türkiye’nin Kıbrıs adasının geleceği üzerinde titizlikle durmasının nedenleri tarihi, coğrafi, etnik ve stratejik verilere dayanaktadır: Ada dört yüz yıla yakın bir süre Türklerin elinde bulunmuş, tarihin hiç  bir devrinde Yunan idaresine geçmemiştir.
“Anadolu kıyılarına kırk, Yunanistan’a ise bin mil uzaklıktadır. I. Dünya Savaşına kadar ada halkının çoğunluğunu Türkler oluşturmuştur ve hala da tapulu toprakların % 60’ı Türklere aittir. Güvenlik bakımından da Kıbrıs adasının önemi Türkiye için çok büyüktür.
“Bütün bu nedenlerle, Yunanistan’a karşı Kurutuluş Savaşı vermiş olan yeni Türk Devleti, Kıbrıs üzerindeki egemenlik hakkından ancak adanın İngiltere’ye devri şartıyla feragat etmiştir. Eğer İngiltere, Türkiye’den devraldığı egemenlik hakkından vazgeçmek niyetinde ise, Kıbrıs adası  ‘Asıl sahibine geri döner’. Çünkü çağdaş devletler hukuku -  şahıs hukuku gibi – toprak parçaları üzerinde devletlere mutlak tasarruf hakkı tanımamıştır. İngiltere, Türkiye’den aldığı bir toprağı Yunanistan’a devredemez.
“Şu halde Yunanistan, Kıbrıs meselesinde Türkiye için muhatap bile değildir.”  
Yukarıda özetlediğim görüşün hukuk bakımından sağlamlık derecesi  tartışılabilir. Fakat önemli olan bu değildir. Önemli olan, elde edilen sonuçtur. Londra’da 1955 yılı ağustos ayının son günlerinde ortaya attığımız bu tez,  Yunan Hükümeti’ni şaşırtmış, telaşa düşürmüş ve türlü direnmelerden sonra, 1960 yılında, Türkiye ile uzlaşmaya yanaştırmıştır. 1960 Londra ve Zürih Antlaşmalarının temeli, Türk diplomasisi tarafından 1955’te Lancater House Konferansı’nda atılmıştır. [12]  

Fatin Rüştü Zorlu Lancaster House’de Türk tezini açıkladıktan sonra, İngiltere Dışişleri Bakanı MacMillan oturuma ara verdi ve delegeler dağılırken Zorlu’nun yanına gelip kendisini kutladı:
            “Görüşünüzü sağlam bir hukuki temel üzerine oturtmuşsunuz”
dedi. Konuşma sırası Yunan delegasyonuna geldiği zaman Dışişleri Bakanı Stefanopulos’un sinirli olduğu görülüyordu. Anlaşılan Yunanlılar Türkiye’nin Kıbrıs’a sahip çıkmak isteyeceklerini hesaba katmamışlardı.
Konferansa ara verildiği gün, [13] Zorlu heyetimizi büyükelçilikte toplayarak bir nokta üzerinde görüşümüzü yoklamak istedi: Türkiye Kıbrıs meselesinde söz sahibi olduğunu hiç olmazsa İngilizlere kabul ettirmişti. Ancak, Konferansa katılan üç hükümetin görüşleri birbirinden o kadar ayrılıyordu ki, bu zemin üzerinde müzakere açmaya kalkışmak, konferansın yarıda kesilmesini başından kabul etmek demekti. Oysa, Türkiye’de hava gergindi. Londra Konferansı hiçbir sonuç vermeden dağılırsa Türk kamuoyunun nasıl tepki göstereceği belli olmazdı.
Bu durum karşısında, acaba Kıbrıs sorununun bir süre dondurulması için beş yıllık bir ‘Moratorium’ önerisini ileri sürmek menfaatlerimize uygun olmaz mıydı? Yani her üç hükümet, Kıbrıs meselesini beş yıl süre ile milletlerarası bir anlaşmazlık konusu olmaktan çıkaracak ve bu süre içinde Kıbrıs’ın hukuki  statüsünde herhangi bir değişiklik isteğinde bulunmayacaktı. Zorlu bu düşüncesini Ankara’ya bildirip, Başbakan’ın onayını almak istiyordu.
Zorlu’nun düşüncesine heyet üyelerinden karşı çıkan olmadı, çünkü Londra Konferansı’nın, bir ‘Sağırlar diyaloğu’ biçiminde sürüp gideceğini biz de anlamıştık. Bununla beraber Ankara’nın ‘Moratorium’ düşüncesini olumlu karşılayacağını ummuyorduk. Türkiye’de kafalar iyiden iyiye kızışmıştı. Kimse işin nereye varacağının pek farkında değildi ama ne olursa olsun şu Yunanlılara bir ders verilmesi gerektiğine inanılıyordu. Bu durumda yapılacak bir ‘Moratorium’ önerisi Türkiye’nin tutumunda bir gerileme olarak yorumlanabilir, kamuoyunu tatmin etmezdi.
Nitekim, Zorlu’nun telgrafına Menderes olumsuz cevap verdi: [14]  Kıbrıs meselesini erteleme önerisi bizden gelmemeliydi. Zaten Zorlu da sadece, Ankara’yı yoklama istemişti. Anladı ki, hükümet Londra Konferansı’ndan fazla bir şey beklememekle beraber geriye adım atılmasını da istememektedir.
En doğru yol konferansta kaydettiğimiz ilk başarıyla yetinip, ‘Suya sabuna dokunmayan’ bir bildiri ile Londra’dan ayrılmaktı. [15]
Böylece hem memlekete yüzümüzün akıyla dönmüş,  hem de Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletler’e götüreceğini anladığımız Yunanistan’la, orada kozumuz paylaşmak üzere, zaman kazanmş olacaktık. Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısı üç hafta sonra başlayacaktı.
Bütün bu hesapların bir gece içerisinde suya düşeceğini ve korkunç bir sürprizin bizi beklediğini elbette aklımızdan geçirmiyorduk.
Konferansın sonuna yaklaştığı 6 Eylül 1955 akşamı, Londra Büyükelçiliğimizde toplandığımızda Fatin Bey Ankara’yı telefonla arayıp ertesi gün Lancaster House’da görüşülmeye başlanacak ‘Ortak Bildiri’ metni üzerinde Başbakan Menderes’ten talimat almak istedi.  Toplantı odamızdaki telefon Türkiye’ye bağlandığı zaman saat Londra’da akşamın 6’sını Türkiye’de de 8’i gösteriyordu. Zorlu karşısında Menderes’i bulmuştu ama Başbakan Ankara’da değil İstanbul’- da Haydarpaşa garından konuşuyordu. Menderes’le konuşmaya başlayınca Zorlu’nu renginin atmakta olduğunu fark ettim. Ortak Bildiri taslağını  Başbakan’a okumaya hazırlanırken Menderes, Fatin Bey’in sözünü kesmiş, İstanbul’da Rum azınlığa karşı başlayan saldırı olaylarını anlatmış, kendisinin Ankara’ya hareket etmekte olduğunu bildirerek;
            “Londra’da artık ne arıyorsunuz? Hemen geri gelin”
emrini vermişti. Menderes o gece Sapanca’dan İstanbul’a geri dönecekti.
Zorlu’nun Menderes’le yaptığı telefon görüşmesinden biraz sonra dinlediğimiz BBC Radyosu, İstanbul’da cereyan eden olayların nedenini açıklıyordu. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evde bomba patlamıştı. Sonradan öğrenecektik ki bombayı asıl patlatan, daha doğrusu barut fıçısını ateşleyen, İstanbul’da çıkan EKSPRES adındaki gazetenin yayını olmuştu.
7 Eylül sabahı Lancaster House’da İngiliz ve Yunanlılarla toplandığımız zaman, Fatin Rüştü Zorlu gündem dışı söz istedi ve heyecanlı bir sesle şunları söyledi:
“Derin bir esef ve üzüntü ile ifade etmeliyim ki, biz burada toplanıp Kıbrıs meselesine barışçı bir çözüm yolu ararken, Yunanistan’da Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Atatürk’ün doğduğu ev, bomba ile taarruza uğramıştır. Bu ağır bir tahriktir ve bu koşullar altında Türk Heyeti Konferansın devamında yarar görmemektedir.” 
Bu sözler Yunan Heyeti Başkanı’nda şaşkınlık yarattı. İnanılmayacak gibi ama, Yunan Heyeti 6-7 Eylül gecesi İstanbul’da cereyan eden olaylardan habersiz görünüyordu. Nitekim, Yunan Dışişleri Bakanı Stefanopulos, Zorlu’nun gündem dışı konuşmasına aynen şu karşılığı verdi:
“Delegasyonumuz sayın Türk Heyeti Başkanı’nın ileri sürdüğü bomba olayı hakkında hükümetinden herhangi bir resmi haber almamıştır. Ancak, şunu şimdiden ve önemle belirtmek isterim ki, şayet gerçekten böyle bir olay meydana gelmişse, bu mutlaka sorumsuz kişilerin caniyane bir hareketinden ibarettir ve Yunan Hükümetiyle hiçbir ilişkisi olamaz. Hükümetim adına resmen üzüntülerimi beyan ederim.”
Birbirimize baktık, beklediğimiz fırtına ucuz atlatılmıştı.
Yunan Heyeti Başkanı’nın demecinden sonra Konferans Başkanı MacMillan, Konferansın son toplantısının ertesi sabah – 8 Eylül – saat 10’da yapılacağını bildirerek oturumu kapattı. Zorlu
Büyükelçiliğimize giderek geceyi orada geçirmeye ve İstanbul’daki durumu mümkün olduğu kadar izlemeye karar verdi. Bir iki arkadaşla ben de yanında kaldım. Bir yandan da ertesi gün İstanbul’a kalkacak ilk uçakta heyete yer aramaya koyulduk, önceden ayırttığımız yerler 10 Eylül günü içindi.
Ertesi sabah Lancaster House’da yapacağımız son toplantı artık gözümüzde önemini yitirmişti. Bir an önce memlekette olup bitenleri öğrenmek istiyorduk. Uçakta zorlukla yer sağlandıktan sonra Büyükelçiliğe dönerek İstanbulla telefon bağlantısı kurmaya çalıştık. Fakat hatlar kesilmişti.
Gecesaat ikide Büyükelçiliğin telefonu çaldı. [16] Devlet Bakanı Mükerrem Sarol İstanbul’dan Zorlu’yu arıyordu. Sarol, İstanbul’daki dehşet verici durumu anlattıktan sonra, hükümetin bir bildiri yayımlamaya hazırlandığını, bildiride İstanbul olaylarının tüm sorumluluğunu ‘Kızıl ve Kara Kuvvetlere’ yükleneceğini söyledi. Konuşmayı odadaki ikinci telefondan izliyordum. Fatin Bey hemen itiraz etti. Suçu  ‘Kızıl ve Kara’ kuvvetlere yüklemek geri  tepecek bir silah olurdu. Dünya kamuoyuna Türk Hükümeti’nin kızıl ve karar  kuvvetler karşısında aciz kaldığını mı ilan edecektik? Hem böyle bir açıklama ile hükümet sorumluluktan kurtulmuş mu olacaktı? Zorlu bunları bağıra bağıra söyledikten sonra Sarol’a:
“Ben dönünceye kadar resmi bildiri yayımlanmamasını istirham ettiğimi Başbakan’a bildirin, zaten yarın akşam İstanbul’a döneceğiz.” diyerek telefonu kapattı.
8 Eylül sabahını uykusuz gözlerle karşıladıktan sonra çantalarımızı doğruca havaalanına gönderip, Londra Konferansı’nın son oturumunda hazır bulunmak üzere Lancaster House’a gittik. Uçağımız saat 12’de kalkacaktı. Saat 10’da oturum açılır açılmaz Yunan Heyeti başkanı gündem dışı söz istedi. Bir gün önce Zorlu tarafından atlatıldığını geç anladığı için hırslı ve öfkeli görünüyordu. Selanik’te patlayan bomba olayını küçümsedikten sonra 6-7 Eylül gecesi İstanbul’da olup bitenleri dramatik ifadelerle anlattı ve Türk Hükümeti’nin olaylardan sorumluluğunu belirtti.
Zorlu, Yunanlıların bu çıkışını zaten bekliyordu. Sakin ve mazlum bir eda ile Yunan Dışişleri Bakanı’nın bir gün önce Selanik bombası hakkında söylediklerini 6-7 Eylül olayları için tekrarladı:
“Heyetimizin olaylar hakkında ayrıntılı bilgisi yoktur. Fakat Yunan heyetini temin ederim ki, sözünü ettikleri olaylar gerçekten cereyan etmişse bu, sorumsuz kişilerin eseri olmuştur. Hükümetim adına içten üzüntülerimizi beyan ederim.” dedi.
Lancaster House’dan doğruca havaalanına gittik. Uçağımız Belçika ve Almanya üzerinden İstanbul’a uçacaktı. Yolda uğradığımız iki kentte de gazetelerin büyük manşetlerle 6-7 Eylül olaylarını anlattığını gördük. Fatin Bey yolculuk sırasında çok üzgün ve suskundu. Bir aralık yanına giderek kendisini teselli etmek istedim.

Bütün çalışmalarımız, Londra’da elde ettiğimiz başarı bir gecede heba olup gitti.” dedi.
Bu anıyı buraya aktarmamın nedeni vardır. 27 Mayıs Devrimi’nden sonra Fatin Rüştü Zorlu Yassıada’da 6-7 Eylül olaylarının tertipçilerinden olmakla suçlanıp yargılandı.
Yüce Divan’da kendi isteğiyle kamu tanıklığı yapan Coşkun Kırca,  Zorlu’yu suçlamak için onun Londra Konferansı sırasında Ankara’ya gönderdiği bir telgraftan söz etti. Kırca’nın ifadesine göre o telgrafta, Londra Konferansı’nı  etkilemek amacıyla Türkiye’de gösteriler düzenlenmesinin ve böylece Türk kamuoyunun sabrının taşmak üzere olduğunu dünyaya ilan edilmesinin yararlı olacağı hükümetimize telkin edilmişti. Tanığın bu ifadesi Zorlu’yu haklı bir isyana götürdü, çünkü Kıbrıs sorununu bir süre için ‘dondurmayı’ Ankara’ya öneren kendisiydi. Nasıl olurdu da bir yandan ‘Moratorium’u düşünürken, öte yandan kamuoyunun tahrik edilmesini isteyebilirdi?
Nitekim, Zorlu söz alıp Yüce Divan Başkanı’na;
“Tanık Kırca o tarihte NATO’da ikinci katipti, herhalde okuduğu telgrafları iyice değerlendirecek kadar olgunlaş-mamıştı” dedi.
Oysa gerçek başka idi. Coşkun Kırca okuduğunu anlayacak kadar akıllıydı ama 6-7 Eylül sanıkları arasında bulunan Fuat Köprülü’nün de damadı idi ve kayın-babasını kurtarmak için her çareye başvurmayı meşru görüyordu.
Coşkun Kırca’nın gerçekleri çarpıtan tanıklığına karşı, savunma tanıklığı yapmak üzere, Zorlu’nun avukatına başvurdumsa da Yüce Divan savunma tanıklarının dinlenmesine gerek görmediğini, bir ara kararıyla bildirdi. Bunun üzerine Zorlu;
“Savunma tanıklarının dinlenmesine gerek görülmemesini Yüksek Mahkemece suçsuzluğuma kanaat getirilmiş olmasının delili sayıyorum”
dedi. Fakat 6-7 Eylül olayları davasında altı yıl hapse mahkum olmaktan kurtulamadı. Merhum Dikerdem’in anıları burada noktalanıyor. Kıbrıslı araştırmacı-tarihçi Ahmet C. Gazioğlu’nun “Enosise Karşı Taksim ve Eşit Egemenlik” başlıklı kitabından kısa bir alıntı: Atina’da yayımlanan ve hükümetin görüşünü yansıtan Frasızca Messagier d’Athens, 2 Eylül tarihli başyazısında, konferansın Atina’da hayal kırıklığı ve endişe yarattığından ve Yunan delegasyonunun toplantıdan çekilme olasılığından söz etmişti.

Bu gazeteye göre, Zorlu’nun konferansta yaptığı ve bilimsel kantlara dayalı konuşması karşısında, özellikle Yunan tezinin esasını oluşturan self-determinasyon hakkı üzerinde bir sonuç alma olasılığı kalmamıştı. [17]
ORTASÖZ
AZİZ NESİN
6/7 EYLÜL GECESİNİ NASIL YAZMIŞ
“Salkım Salkım Asılacak Adamlar”  kitabın 14 – 32 inci sayfaların-dan alınan olaylarla ilgili paragrafların eklenmesi ile elde edilmiştir. 
“Sirkeci’den dolmuşa bindik. [18] Arabanın arkasındaydık. O sağda, ben ortada. Yollarda, alanlarda, orda burda öbek öbek insanlar görüyorduk, kimilerinin  ellerinde Türk bayrağı vardı. Yirmişer otuzar kişilik öbekler olmuş, bağırıyorlardı:
“Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır”
Türk politikasında da, Türk basınında da Kıbrıs sorununu ilk ortaya atıp yalazlandıran Sedat Simavi’dir. Kıbrıs  sorunu Türk toplumunun ortasına, sanki Sedat Simavi’nin fırlattığı büyük bir göktaşı gibi birdenbire düşmüştür. İlk çıkışındaki  büyük satış gücünü o sıradaki olimpiyat yarışmalarına Türk basınından ilk kez bir gazeteci ekibi göndermesinden alan Hürriyet Gazetesi’nin o dönemdeki satış hızı da Kıbrıs sorununa verdiği önemden ileri geliyordu. Kıbrıs hep sıcak ve gergin tutulan bir sorundu. Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’yse tam tersine, sanki Kıbrıs diye bir sorunumuz yokmuş gibi davranıyordu. [19]
Hikmet Bil, adını şimdi anımsayamadığım Kıbrıs’a ilişkin bir derneğin sorumlu yöneticileri arasındaydı. Bu dernek, sürekli toplantılar, yayınlar, gösteriler ve türlü eylemler düzenleyerek Kıbrıs sorununu Türk kamuoyunda harlı, gergin tutmaya, bu konuda halkı coşkulandırmaya çalışır ve başarırdı da...[20]
Selanik’teki Atatürk evine bir bomba atılmış (attırılmış)tı. Bu bombayı, İstanbul’u Rumlara karşı davranışa geçsinler diye Türkleri kışkırtmak için, bir ajanın attığı söylendi ve yazıldı.

Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi, 6 Eylül Salı günü Türkiye radyolarından saat 13’de duyuruldu. Ben o gün radyo dinlememiştim. Ancak bu haber ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayıl-mıştı. Benim gibi bir çoklarına da bu haber [21] inandırıcı gelmemişti.
Pek çok İstanbullu gibi biz de kalabalıkların Taksim Anıtı önünde toplanıp gösteride bulunduktan, o sözünü ettiğim dernek yetkililerinin konuşmalarından sonra dağılacağını sanıyorduk. Belki bu gösteriyi el altından düzenlenmiş olan hükümetin de isteği buydu.
Tophane’den saptık, Firuzağa yokuşundan çıkarken “Kıbrıs Türktür!” diye bağırarak ordan burdan yürüyen öbekler sıklaşmaya ve yığınlaşmaya başlamıştı. Arabalar zorlukla ilerliyor, yığınlardan geçemiyordu.
Öbekler yığın,  yığınlar karakalabalık olmaya başladı. Yığınlardan biri yolu tıkadı, araba durdu. Taa Kıbrıs’tan seslerinin duyulmasını istercesine bağırıyorlardı:
“Kıbrıs Tüktür, Türk kalacaktır!”
Arada çok ağır, bayağı, iğrenç sövmeler...
Sirkeci’den Galatasaray’a gelişimiz bir saatten uzun sürmüştü. [22]
Galatasaray’da dolmuştan indik.
“Nereye gidelim?” diye sordum.
“İzmir Lokantası, iyi mi? Hem de yakındır”, dedi.
Tepebaşı’nda, sonradan yanmış olan Şehir Tiyatrosu’nun komedi bölümü karşısında, alnacı (cephesi) dar, ama içi uzun bir içkili aşevi vardı. Arada giderdik arkadaşlarla oraya. Ortalarda bir yerde masaya oturduk.
Biz konuşurken, dışardaki “Kıbrs Türktür, Türk Kalacaktır” haykırışları zaman zaman yükseliyor, zaman zaman alçalıyor, ama hiç eksilmiyor, koro gibi, fon sesi gibi... Pek önemsediğimiz yok, kendi dünyamızdayız. Karanlık bastı, nerdeyse dağılırlar… [23]
Saat kaçtı, belki 22:00 belki 23:00 Dışardaki uğultu, haykırışlar kesilmedi. İzmir Lokantası’nın camlı kapı kanadı birden arkaya çarparak açıldı. Elinde Türk Bayrağı kendi rüzgarından dalgalanarak gövdesine sarılan bir genç fırtına gibi içeri daldı. Arkasında bir yığın  karakalabalık. O karakalabalığın on- on beşi içeri daldı, gerisi sokakta. Öndeki delikanlının bayrak sopasını tutan eli ilerde, öbür eli geride, arkasındakileri yönetiyor. O’nun izin verdiği kadar adıma adım  içeri giriyorlar.
Bayraklı delikanlı izin verdikçe arkasındakiler İzmir lokantasına doluşuyorlardı. Otuz-kırk kişiydiler, daha arkası doluydu. Ah o yığındaki insanlar, onlar nasıl insanlardı! Üstbaş bitik, saçbaş dağınık, yakapaça yırtık, pırtık, bağırmaktan sesleri kısık, haykırıyorlar:
“Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!”
Adım adım ilerliyorlar. Masadakiler de kaçmıyorlar, sıvışıyorlar. Önce bir sağlarına sollarına, arkalarına bakıp eğilerek geriye doğru koşuyorlar.
Lokantanın sahibi arkadaki masalardan birine çıkmış, çerçeveli büyük bir Atatürk resmini iki eliyle önüne bir kalkan gibi tutmuştu. Bu kalkanın arkasına gizleniyor ve arada bir başını çerçevenin üstünden çıkararak ağlamaklı bir sesle yalvarıyordu. Burası Rum lokantası değildi. Yemin billah ediyordu. Bunu söyler söylemez, kafasına bişey atacaklarmış gibi, başını yine kalkanının ardına çekiyordu. Az sonra yine kafasını çıkarıp Türk ve Müslüman olduğunu söylüyor, isterlerse nüfus kağıdına bakmaları için yalvarıyordu. Yine çekiyor kafasını, sonra yine çıkarıyordu.
Karakalabalığın ikircimli adımlarla yavaş yavaş ilerlemelerinin nedeni çerçeveli büyük Atatürk resminin önlerine çıkmasıydı.
Ben o 6/7 Eylül gecesi çok acıklı ve çok gülünçlü olaylara tanık oldum ve o olayları yaşadım. Sizce büyük bir içkili lokantada kaç tane çerçeveli  Atatürk resmi bulunabilir?  Kestirin bakalım, iki, üç, dört… Çıkın,çıkın! Beni en çok orda şaşırtan şey İzmir lokantası’ndaki Atatürk resimlerinin çokluğuydu. Lokantanın sahibi, kalkan olarak kullandığı büyük çerçeveli Atatürk resminin arkasına gizlenerek yanındaki garsonlarına,
“Çabuk Atatürk resmi getirin!” diye seslenip yine kafasını kalkandan çıkarıyor  ve adım adım değil, ayak ayak ilerleyen o karakalabalığa yalvara yalvara Türk, Müslüman ve Atatürkçü olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Garsonlar koşup bir Atatürk resmi daha getiriyorlardı. Kimileyin yeni getirilen resmi iki eline alıyordu lokanta sahibi,  öbür Atatürk resimlerini de lokantanın çalışanları yukarıya kaldırdıkları ellerinde tutuyorlardı. Kocaman yaldızlı, oymalı çerçeveler içinde, dikdörtgen ahşap çerçeveli, oval çerçeveli, camlı, çerçevesiz, boy boy, biçim biçim sivil ya da asker kılığında, çizmeli, kalpaklı...
Demek, lokantanın sahibi önemli bir insandı ve ne olur ne olmaz diye bir savunma aracı olarak Atatürk’ün resimlerini depo etmişti.

Gerçekten Türk ve Müslüman mıydı, bilmiyorum, ama düzgün İstanbul Türkçesiyle konuşuyordu. Bir ara kalkıp cezaevinden tanıdığım şu eli bayraklı delikanlıya “Yahu ne yapıyorsun, bak adamcağız hem Türk hem Müslümanmış!” demek geçti içimden. Ama ne saçma olurdu böyle bir söz! Sanki Türk ve Müslüman değilse burası yakılıp yıkılabilirmiş gibi, insan şaşkınlıktan saçmalıyor.
Atatürk’ün onca resmi de işe yaramıyor. Karakalabalık bize yaklaşıyor. Aramızda iki sıra boş masa kaldı, masadakiler çoktan geriye tüymüşler.
Lokanta sahibi her “Türküm, Müslümanım, ben de sizdenim!” dedikçe  bir şangırtı kopuyor. Zorluk ilk şangırtıyı çıkarmaktı, ilkinden sonra arkası sökün etti. Lokantanın kapı camları, vitrin camları, tabaklar şangır şungur iniyor. Bu şangırtılar çapulcuların coşkularını artırmış olacak ki, daha hızlandılar. [24]
Bizim içerde bir şeyden haberimiz yokmuş. Dışarısı anababa günü. O zamana dek böyle bir Beyoğlu görmemiştim, ondan sonra da dilerim görülmez. Beyoğlu da kendisini tarihinde böyle görmemiştir. Korkunç karakalabalıklar öbek öbek tempolarla haykırıyorlar ve kendiliğinden çoksesli bir felaket uğultusu oluşuyor. Arabalar hiç ara vermeden klakson çalıyor. Her arabanın arkasına bağlı uzun bezler var, on metre, yirmi metre uzunluğunda. Kimi arabaların arkalarına ayrı ayrı iki, üç bez bağlamışlar.
Kaldırımlar yirmi otuz santim, kimi yerde otuz-kırk santim yükselmiş. Neden dersiniz? Yerlerde, kırılıp yıkılan, yağmalanıp dağıtılan, parçalanıp savrulan dükkanlardan dökülmüş peynirler, reçeller, zeytinler, yağlar, kuruyemişler, konserveler, yemekler, ballar, salamlar, sosisler, pastalar, çukulatalar, sandviçler, kırılan içki şişeleri ve daha neler neler kalın bir tabaka oluşturmuş. Taşıtlar da üzerlerinden geçtikçe bunların üzerine bastıra bastıra yer vıcık vıcık olmuş. Düşsel bir dünyada yaşıyor gibiydik. Saçma da olsa, kendi saçmalığının mantığı içinde her şeye az çok anlam veriyordum da, arabaların arkalarına bağlanmış o bezlere bir anlam veremiyordum.
Duvar dibinde durmuş, olup bitenlere dehşetle bakıyorduk. Orda durmamızın nedeni, karşıya geçemeyişimizdi. “Kıbrıs Türktür. Türk kalacaktır“ diye haykıranlardan biri, hızla giden arabalardan birinin arkasına bağlı o uzun beze basınca cıvık yerde ayağı kayıp yuvarlandı, başı yarıldı. İşte o zaman, niçin arabaların arkasına o uzun bezlerin bağlanmış olduğunu kendimce ve oldukça aptalca yorumladım: Bu uzun bezleri, bağlamışlar ki, gelip geçen takılıp, basıp, kayıp düşsün de kargaşalık daha da artsın.
Ben bu buluşumu söyleyince o bitkin  Mansur, “Yok yahu” dedi, “kırdıkları, yıktıkları kumaş mağazalarından aldıkları top top kumaşları bağlamışlar arabalara, gösteri daha cafcaflı olsun diye...”
İyice bakınca gördüm, evet, emprimeler, ipekliler, yünlüler, ne pahalı o canım kumaşlar yerde sürükleniyor, kirleniyor, parçalanıyor, yırtılıyordu.
Arabaların arkasından, o uzun bezlere basıp  takılmadan zorlukla karşı kaldırıma geçebildik. Önümüzde, bizden iki üç adım ilerde, orta yaşa yaklaşmış bir kadın vardı. Yüzü bize dönük geri geri gitmekte olmasaydı ayrımsamazdım bile. Kucağına büyük boy çok uzun tüylü bir kürk almış. Hem “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” diye bağırıyor, hem de her bağırdıkça kürkten tüyler koparıyordu.
Kürkün tüylerini koparmaya kıyamadığı belli oluyordu. Arada ürkek ürkek çevresine bakınıyordu. Ters ters, geriye doğru gitmesi, kürkü kaçırdığını gören oluyor mu kaygısındaydı. Yavaş yavaş kürkten daha az, tek kıl koparır gibiydi, belki de hiç koparmıyor, koparıyor gibi yapıyordu. Sesi de gittikçe hafifliyordu: “Kıbrıs Tüktür, Türk kalacaktır...”
Belli işte, Kıbrıs Türk kalacak, kadında kürk kalacak... Kim bilir nerelerden beri “Kıbrıs Türktür” diye bağıra haykıra buralara dek kürkü kucağında getirmişti. Sesi hafifleye, hafifleye, daha karanlık olan ara sokaklardan birine sapıp gözden yitti.
O gecenin bir olayını daha unutamıyorum, küçük bir olay... Karakalabalığın içinden, ama hergele takımından bir bıçkın, herkes giyim kuşam yağmalarken o beleş rakıyı bulunca çekmiş kafayı, ... Öbürleri “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” diye bağırırken o da kendi kendine “Migros Türktür, Türk kalacaktır!” diye söylenip mırıldanıp duruyordu. Bağırmak da istiyor, ama sarhoşluktan bağıramıyor, kısık sesi arada öter gibi biraz yükseliyordu: “Migros Türktür, Türk kalacaktır”.
6/7 Eylül olayından altı yıl sonra yayımladığım “Zübük” adlı bir gülmece dergisinde o geceki bitirim delikanlının “Migros Türktür, Türk kalacaktır!” sözünü bir slogan olarak kullanmıştım.

Unkapı Köprüsüne inen yokuşun solundaki dükkanlar... Orda olanlar korkunçtu. Gecenin biri, belki de ikisiydi, ama o hınç, talan, çapul, yağma daha bitmemişti. O zamanlar, o yokuş üstündeki kimi dükkanların ondüleli kalın saçtan ve yukarı kalkan kepenkleri vardı. Gözleri dönmüş o karakalabalığın o kalın saç kepenkleri, mukavva yırtar gibi yırtarak dükkana doluştuklarını gördüm. İnsan canavar olmuştu. Korkunç bir şey... Dükkanlarda bulduklarını, ele geçirdiklerini kırıp döküp atıyorlardı. Belki de bu kırıp dökme o malları çalamamanın kızgınlıydı. Örneğin onca kalabalık koca bir avizeyi, bir buzdolabını, bir dikiş makinesini çalıp evine götüremezdi.
6/7 Eylül gecesinin yama hedefi İstanbul Rumlarıydı. Asıl amaç, sanırım ki yağma değildi, gözdağı vermek ve dünyaya bu konuda Türk kamuoyunun uyanık olduğunu göstermekti. Ama iş çığırından çıkmış, asıl amacı aşmış, salt Rumların değil, Rumi Ermeni, Yahudi vb, bütün azınlıkların, hatta bu arada kimi Türklerin de malları yağmalanmıştı.
O yokuşu belki bir saatte inerek Unkapanı köprüsüne geldik ki, köprü kapalı... Sıkıyönetim komutanlığı, İstanbul yakasıyla Beyoğlu yakasının ilişkisini kesmek için, Haliç köprülerini açtırarak geçişi  kapamış. Saat 1 ya da 2 olmalıydı. Kayıklarla, mavnalarla karşı kıyıya geçilebiliyordu. Ama öyle kalabalık ki, kayıkla, mavnayla bütün gün taşınsa kıyıya yığılmış bu insanlar bitmezdi. Kayıkçılara gün doğmuştu. Ne kestirirlerse o parayı istiyorlardı.
Saat sabahın dördü beşi olacak, daha hava aydınlanmamış, zarzor kendimizi bir mavnaya karşı atıp karşı kıyıya geçtik. Hiç taşıt yok. Yürüyerek Aksaray’a geldik. Aksaray, Koska, Laleli’de hala sürüyor yağma, ama o Beyoğlu’ndaki hızını yitirmiş. Karakalabalığın hıncı bitmemiş. Koska’ya doğru çıkarken sağ geçede gördüğümüz olay korkunçtu. Gözümüzün önünde bir dükkanın örgülü demirden kepengini kırıp içeri daldılar. Bu dükkan kurukahveci, çaycı, şekerlemeci gibi yer yerdi. Dükkandakileri koparıp kırıp dışarı savurmaya başladılar. Dükkandan üst kata çıkılıyor olmalı ki, üst katın pencere camlarının şangırdamasıyla buzdolabı, dikiş makinesi gibi eşyalar pencereden sokağa atılmaya başladı. Bir acı feryat yükseldi. Möbleli dikiş makinesi, dükkanın önünde yığılanlardan birinin başına düşmüştü.

Evden çıktım. Tektük taşıtlar işliyordu. Yollar temizlenmeye başlamıştı. Yağma ve çapul durmuştu. Yürüyerek Beyoğlu’ndan geçtim. Daha önce söylediğim gibi İstiklâl Caddesi yere atılan yiyeceklerden ve kumaşlardan yirmi otuz santim yükselmişti. Benim en çok gözüme çarpan şey, orda burda tepeleme yığılmış eski ayakkabılardı. Çoğunun ökçesine basılmış, yırtık pırtık, tabanı delik deşik ayakkabılar, yemeniler, çekmeler, botlar, postallar, bağsız potinler, lastik ayakkabılar...    Bunların çok iğrenç görünümü vardı ve öyle pis kokuyorlardı ki, yanlarından geçerken burnumu tıkamak, solumamak zorunda kalıyordum.
Kimileyin çok açık ve herkesin kolaylıkla anlayabildiği çok yalın   olayları  nasıl olup da anlayamadığıma kendim de şaşarım. Ben yollardaki bu tepeleme yığılmış eski ayakkabıların, karakalabalığın coşkulu saldırıları ve koşuşmaları sırasında ayaklarından fırlamış olduğunu ve onların yalınayak kalmış olduklarını sanmıştım. Oysa onlar lüks kundura mağazalarının vitrinlerini kırıp içeri dalınca ellerine geçirdikleri, beğendikleri ayakkabıları ayaklarına geçirip eskilerini de atıp savurmuşlar. Buzdolabını çalmak zor, ama ayakkabıyı çalmak kolay.
6/7 Eylül olayının (faciasının) tek sorumlusu DP iktidarıydı. İstanbul’da Rum azınlığa karşı bir gövde gösterisiyle, kamuoyunun gerektiğinde bu amaç için bir savaşı bile göze alabilecek duyarlıkta olduğunu dünyaya kanıtlamak istemişti, ama elbette bu yağmayı, bu çapulu, bu kıyımı istememişti. Düzenlenen 6/7 Eylül etkinliği başladıktan sonra yönetim, hükümet kuvvetlerinin (kolluk gücünün) jandarmanın, askerin) elinden çıkınca, yağma çapulculuk ve kıyım başlamıştı. DP iktidarının hesaplayamadığı şuydu: Kendi ekonomi politikası yüzünden İstanbul’un toplumsal yapısının nasıl değiştiğini bilmiyordu. İzlenen ekonomi politika sonucu kırsal bölge insanları İstanbul’a doluşmuştu. Gecekondularla kente yamanmak, yapışmak çabası içindeydiler. Kırsal bölge halkının İstanbul’a doluşu, endüstrileşen büyük kente doğal akın değildi. İşte bu insanların arta kalanları (artıkları) iktidarı da arkalarında duyumsamanın verdiği güvence ve güçle “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!” haykırışlarıyla koca İstanbul’u yağmaladılar, yıktılar, çapulladılar. Sınıfsal hiçbir niteliği yoktu bu olayın. Bilinçsizcesine yoksul lumpenlerin varsıla saldırmasıydı.

Eve geldiğimde saat 10 suları olmalıydı. Çocuklarım okula gitmişlerdi ve bizim sokakta olan dün geceki hafif gürültüden çocuklarım uyanmamışlardı. Bunları komşumuzdan öğrendim.
Yollar temizleniyordu. Taşıtlar işlemeye başlamıştı. Cağaloğlu’na döndüm. Akbaba yönetim evine gelip çalışmaya başladım. Yusuf Ziya Ortaç’la geceki olay üzerinde konuştuk. İşlerimi çabuk bitirip  akşam erkenden çocuklarımın başına dönmek istiyordum.
YORUM:
Sn Aziz Nesin 6 Eylül gününün en güvendiğim tanığı – yorumları hariç. Özetle şunları söylüyor :
A)                   Olaylar esnasında kendisi tahrip ve talanın tam ortaklık yerinde: Tepebaşı – Beyoğlu. İki tane küçücük çocuğu ise Harbiye’de. Evde tek başına. Çünkü o gün öğleden sonra eşi İstanbul’dan ayrılmış.
Sn Nesin bir arkadaşı ile kafa çekiyor, Beyoğlu’nda geziniyor. Ama Rumların oldukça yoğun bir şekilde yaşadığı Kurtuluş’un komşu semti  Harbiye’ye koşmak, çocukları ile ilgilenmek aklına gelmiyor. Bir gün sonra öğreniyor ki, çocukları hiçbir şey duymamışlar, mışıl mışıl uyumuşlar ve sabah kalkıp okullarına gitmişler.
B)                    Saat 24.00’de asker nihayet gelmiş, duruma hakim olmuş, köprüleri (Galata ve Unkapanı) açarak şehri ikiye bölmüş. Sn Nesin, arkadaşını Fatih’teki evine götürebilmek için motora biniyor. 
C)                   Ertesi sabah şehirde hayat normale dönmüş, tramvaylar işliyor. Sokaklar temizleniyor. Sn. Nesin, Akbaba’daki işine gidiyor.
D)                   Tahripte heyecanlı gençler, talanda ise kırsal kesimden gelen işsiz çapulcular var.
Sn Aziz Nesin’in bıraktığı  noktaya bir MİM koyalım.
* * *
4 Eylül günü (pazar)  Taksim’de Yunan gazetelerini yakan gençler iki gün sonra ateş püsküreceklerdir.
Radyoda yayımlanan bomba haberi olabildiğince yumuşaktır. Ancak Ekspres Gazetesi, normalde 25-30 bin basarken, 290 bin satmıştır.
Kamil Önal  [25] Ekspres’e telefonla verdiği demeçle
“Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalı ödeteceğiz...Şu anda Devlet Radyosu’ndan öğrenmiş bulunuyoruz.... ödeteceğimizi alenen söylemekte artık bir mahzur görmüyoruz.”
hedef göstermiştir. Atatürk’ün evi KUTSAL’dır. Madem bu kutsal eve tecavüz edilmiştir. Bunun bedeli ödettirilecektir.

Gazete saat 16.30 – 18.30 arası dağıtılmıştır. Sn Nesin bu sürenin sonuna doğru dolmuşla yoldadır. Hava kararmaya başlamıştır.  (Akşam ezanı 18.35’dir.) İstanbul’da hava 19.30’da tamamen kararmıştır.
RADYO’DA 13:00  HABER
BÜLTENİ   
DIŞ HABERLER
Sahife : 8
İkinci Bülten : 6/Eylül/1955

Selânik’te menfur bir tedhiş hadisesi

Atina : 6.a.a. (Hususi Muhabirimizden)
Selânik’te Aziz Atatürk’ün doğduğu ev ile Türk Konsolosluğu binası arasında bahçede saat gece yarısını dört geçe bir bomba patlamış ve bu infilak neticesinde Aziz Atatürk’ün doğduğu evin pencereleriyle Konsoloshanenin camları hasara uğramıştır. İnfilak esnasında insanca zayiat olmamıştır.
Yunan polisi tahkikata başlamış ve daha sıkı emniyet tedbirleri almıştır. 5 şüpheli şahsın tevkif edildiği bildirilmektedir. Yunan Hükümeti meydana gelen hasarı ödeyeceğini söylemiştir. Yunan Dahiliye Vekili basına verdiği beyanatta “bu işi hakiki bir Yunanlının yaptığını zannetmiyorum” demiştir.
NECDET UĞUR’un YAZILI CEVABI
6/7 Eylül olayları yalnız Beyoğlu’nda değil, daha küçük boyutta  Karaköy ve Kadıköy’de de olmuştur.  Olaylar Beyoğlu’nda Tünel – Taksim arasında yoğunlaştığı için akla yalnız bu bölge gelmektedir.
Olayların başlangıç nedeni o sıralarda öğleden sonraları çıkan “İstanbul Ekspres” gazetesinde Atatürk’ün Selânik’te doğduğu  eve bomba atıldığının yayınlanması olmuştur. Bu haber, halkta, özellikle gençlik kuruluşlarında büyük tepki doğurmuştur. Gençlik kuruluşlarının gösteri yapabileceklerinin anlaşılması üzerine önlemler alınmaya başlanmıştır. Öncelikle Fener Patrikhanesi ve Yunan Başkonsolosluğu’nun korunması düşünülmüş ve oralara yeterli sayıda güvenlik kuvvetleri gönderilmiştir. [26]
Gerginliğin artması üzerine eldeki güvenlik kuvvetlerinin yetersiz kalabileceği düşünüldüğünden o zamanki Emniyet Müdürü Alaeddin Eriş’in önerisi üzerine Valilik eliyle yazılı olarak Ordu’dan yardım istenmiştir. [27] Bu arada Emniyet Müdürü Alaeddin Eriş olayları yerinde izlemek için odasından ayrılmıştır. A. Eriş ayrılırken bizden steno yada eski Türkçe bilen bir memurun Birinci Şube’den çağırılarak, onun gelen haberleri, verilen emirleri not tutmasının sağlanmasını istemişti. O yıllar Emniyette tape yoktu. Tek çare not tutmaktı. Eski Türkçe bilen deneyimli bir memur bulundu, kendisine Emniyet Müdürü odasından bir yer verildi ve kendisinden odada yapılan bütün konuşmaları tutması istenildi. Bu memur o gerginlik saatlerinde görevini aksatmadan yapmıştır; gelen haberleri, verilen emirleri nerdeyse dakikası dakikasına not alabilmiştir.
Yassıada’da 6-7 Eylül olaylarının mahkemesi yapılırken bir aralık Başkan Salim Başol bu notları göstererek  “Burada o gece olup bitenleri hepsi yazılı...” demişti.
Sorunuzda “Ortada, tertipten çok, kendi kendine oluşan bir öçalma ve tahrip hırsı ile giderek, sınırlı bir ölçüde de olsa, talan eğilimi  görülmektedir. “ diyorsunuz.
Gerçek şudur: Birinci aşama Atatürk’ün Selânik’te doğduğu eve karşı yapılan saldırıya tepki gösteriyordu. Bu tepkinin öncülüğünü gençlik kuruluşları yapmışlardır. Üniversiteli gençler taşkınlık göstermeden Tünel’den Taksim’e kadar ellerinde bayraklar ve Atatürk’ün resimleriyle yürümüşlerdir ve Taksim’de Anıt’ın önünde Atatürk’e bağlılık ve sevgilerini gösteren, doğduğu eve yapılan saldırıyı kınayan konuşmalar yapmışlardır.
Bu gösteri sırasında cadde boyunca çevredeki dükkânlar bayrak asmışlar, varsa Atatürk’ün resimlerini vitrinlerine koymaya çalışmışlardır. Asmakta gecikenler ya da dükkânlarında bayrak bulunmayanlar uyarı üzerine ortama uymaya çalışmışlardır. Bayrak asmakta gecikenler ya da bayrak bulamayanlara tepki zamanla yer yer vitrinlerin kırılmasına kadar varmıştır.
Başlangıçta kırılan vitrinlerdeki eşyalara, mallara el sürenleri göstericiler önlemişlerdir. Ama zamanla ortada bir kaos doğmuştur.  Özellikle olayları duyup da çevreden gelenler için bu ortam bir ulusal tepkiden çok yağma fırsatı olarak kullanılmıştır. Güvenlik kuvvetlerinin kendilerini toplamaları zaman almıştır.
Orduya gelince, ordu bu tür görevler için çeşitli bakımlardan hazır değildi. İstanbul’un birbirinden uzak yerlerinde bulunan askeri birliklerin geceleyin kısa zamanda toparlayıp olay yerine gelmeleri zordu, zaman alırdı. Geldikten sonra da görev yapmaları zordu. Kaldı ki onlar geldiklerinde olan büyük ölçüde oluştu.
6-7 Eylül bir yağma ve tahrip için yapılmış gösteri değildir. Devlet güçlerinin de ihmali söz konusu değildir. Olay bir ulusal tepki olarak başlamıştır, sonradan tahrip ve yağmaya dönüşmüştür. Devlet güçlerini bu tür olaylar için ne hazırlıklı ne de eğitimli değillerdi.
Olaylar yalnız Taksim-Tünel arasında olmamıştır. Sınırlı da olsa Karaköy çevresinde ve yer yer Kadıköy’de de olmuştur. Kaldı ki devlet kuvvetlerinin tüm olaylar hâkim olması zaman almıştır. O bakımdan 6-7 Eylül olayları doğru adlandırmadır.
İKİLİ RAPOR
RAPPORT DES DEUX
TÜRKİYE İLE YUNANİSTAN ARASINDA
MUALLAKTA BULUNAN MESELELER
HAKKINDA HAL SURETİ TEKLİF ETMEKLE
MÜKELLEF TÜRK-YUNAN İKİLİ KOMİTESİ
ÇALIŞMALARI
(MAYIS – AĞUSTOS 1959)
İSİS - İSTANBUL

Rapor’u yayımlayan ve İkili Komite üyesi Büyükelçi Zeki Kunaralp’in kitabın birinci sayfasına el yazısı ile yazdığı not:
Sayın Mehmet  A.  Demirer’e
         Bana örnek oldunuz, Rapor’u tekrar aradım, bu kez buldum. İyilik dileklerimle,  derin hürmetlerimle
İmza – 15.9.1997
NOT: 1994 Yılında  Rapport des Deux’yü bulmak için çok uğraştım. Dışişleri Bakanlığı vermedi. Merhum Kuneralp arada ama bulamadı.  Oysa bu rapor, Olaylar’dan sonra Rumların İstanbul’dan göç  etme-dilerinin en önemli belgesi idi. Merhum Kuneralp daha sonra raporu buldu İSİS de yayımladı. Artık elimizde bu çok değerli belge var. Göç iddiacılarına fotokopi çekip gönderiyorum !

İSTANBUL  EKSPRES 2. BASKI

6 Eylül olaylarını başlatan iki olay vardır:
·                    Selanik’te patlayan bomba
·                    İstanbul  Ekspres Gazetesi’nin 2. Baskısı
İkinci Baskı hakkında 1995 yılında yayımlanan birinci kitabımdan [28] iki alıntı:
Araştırmalar sürdükçe ve olaya şu veya bu şekilde karışıp da halen (Kasım 1994) hayatta bulunan kişiler ile söyleşiler yapıldıkça ortaya devamlı olarak yeni yorumlar çıktı. Ancak temel ilke hiç değişmedi:
6 Eylül 1955’i Demokrat Parti veya Hükümet (ya da MENDERES – ZORLU – GEDİK) tertiplememiştir.
Çünkü Hükümetin böyle bir tertibe zerre kadar ihtiyacı yoktu.
Sn Fahri Çoker, kitap dizgiye verildikten sonra önemli üç belgenin suretini lütfettiler. Atatürk’ün evinde bomba patladığına ilişkin radyo haberinin metni bu belgeler arasındaydı. Görüldüğü gibi [29] haber fevkalade ılımlı bir üslupla yazılmış, olayın sadece bir cam kırılması ile sınırlı kaldığı vurgulanmıştı.
İstanbul Ekspres’in 290 bin adet (gazetenin normal satışının on katı) satılan ikinci baskısı ise adeta bir emir niteliğinde idi: “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalı ödeteceğiz.” Emri veren de Kıbrıs Türktür Cemiyeti Genel Sekreteri Kamil Önal idi.
Kamil Önal’ın bu demeci gazeteye saat 13.30 sularında telefonla verdiğinin şahitleri bugün hayattalar: Sn Birgit ve Sn Canöztürk. Yazılı ve imzalı ifadelerinde bu hususu teyit etmişlerdir. Öyle ise gazetenin önceden dizildiği iddiası da geçerli olmuyor.
Ancak bu gazetenin binlerce üniversite öğrencisini yollara döktüğü ve ondan sonra olayların; hızla geliştiği, tahrik edici nutuklar (Mürşit Yolgeçen), slogan atmalar ve ilk tahrip edilen eczanenin Rum sahibinin bayrak asmamakta direnmesi gibi yerel aşırılıklar ile nitelik değiştirdiği de kesindir. Polisin yer yer yetersiz kaldığı ancak başta Patrikhane olmak üzere yabancı ülkelerin konsolosluklarının tahrip edilmesini engellediği de kesin. Askerin geç kaldığı ve yavaş davrandığı ise daha da kesin.
Bütün bunlara tepeden kuşbakışı baktığımızda İstanbul Ekspres’in ikinci baskısı önem kazanıyor.
Bu nedenle gazetenin o tarihte yazı işleri müdürü olan, Sn Mithat Perin’den ikinci baskı için ısrarla izin isteyen ve bugün Paris’te ajans sahibi bulunan Sn Gökşin Sipahioğlu’nu telefonla aradım.
Hemen, “Gerçekleri yazabilecek misiniz?” diye sordu.
“Gerçekleri?”
“6 Eylül’ü MİT tertipledi.”
“Peki siz de bu tertibin bir parçası mı idiniz? Siz MİT’in emri ile mi çıkardınız ikinci baskıyı?” yanıt yok. Telefonda da yok. Yazılı sordum, hiçbir cevap gelmedi, iki defa hatırlatmama rağmen!”
Gökşin Sipahioğlu 1995 yılında yaptığımız telefon görüşmesinde “6 Eylül’ü MİT [30] tertipledi” derken kendisini de 2. Baskı’yı MİT’in emri ile çıkarmakla suçlamış, yönelttiğim soru üzerine suskun kalmıştı. Daha sonra 2. Baskı’nın öyküsünü değiştirmiştir.
Bu aşamada ikinci alıntıyı veriyorum; Mithat Perin ile 1994 yılında yapılan söyleşinin kitapta yayımlanan metni:
6 Eylül’de İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi ve DP il yönetim kurulu üyesi, sonra DP milletvekili ve Yassıada’da sanık.
Şu anda gözleri çok az gördüğü için, kendisi ile genel bir söyleşi yaptım. Anlattıkları:
“O gün öğleden sonra 13.30 gibi Merkez Han’da (Cağaloğlu) odamda çalışıyordum. Gazeteden yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu aradı. İkinci baskı yapalım, diye önerdi. Ben satar mı, yoksa elimizde mi kalır diye tereddüt ettim ve kerhen kabul ettim.” [31]
“Saat 16.30’da matbaaya gittim. Kıyamet kopuyor. Dağıtımcılar aldıkları gazeteleri satıp, geri geliyor ve bir miktar daha alıp koşuşuyorlar. O ana kadar 150 bin adet satılmış. Etrafta muazzam bir heyecan var. Ben, derhal, basımı durdurdum. “Bu iş kötü. Ortalığı karıştırabilir” diye düşündüm. Ve matbaadan ayrıldım, saat 17.30 sularında. 18.30 gibi Galatasaray’da idim. İngiltere Konsolosluğunda bir kokteyl vardı. Orada Bahadır Dülger, Bedii Faik, Cemil Sait Barlas ve eski bakanlardan Hasan Ali Yücel de vardı. Öğrenciler “Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır” diye yürüyorlardı.”
“Kokteyl’den çıktığımızda saat sekize (20.00) geliyordu. Galatasaray’a kadar (Tepebaşı – Meşrutiyet Caddesinde) bir şeyler yoktu.
Bunu Sn Aziz Nesin de doğruluyor. “Lokantada iken uğultular uzaktan geliyordu” diye yazıyor.
“Galatasaray’da gençlerin, Tophane yokuşundan sel gibi çıkmakta, akmakta, olduğunu gördük. Bir kısmı sağa, Taksim’e doğru bir kısmı da Tünel’e doğru sapıyordu. Karanlık basmıştı. İlk tahribe sekizi geçe Zara ve Silvio dükkanlarında şahit olduk.
Yanımda İngiliz Basın Ateşesi Hyde vardı. “Yahu bir manşet attın. Ortalığı amma karıştırdın” dediğini hatırlıyorum.”
“Benim o andan itibaren gazeteci damarım kabardı. Etrafı gezip olayları incelemeye başladım. Saat 22.30’a kadar tahrip devam etti ve her şey yıkıldı, kırıldı. Beyoğlu’na atıldı. Bu saatten sonra, değişen insanlarla talan başladı. Polis yoktu. Asker henüz gelmemişti.”
Mithat Perin, gazetenin ikinci baskıya gitmesinin bir emir ile olmadığını ve bu kararın tamamen kendi sorumluluğunda, yazı işlerinden gelen bir öneri karşısında alındığını ifade ediyor, 1994 yılında. Tıpkı 1960 yılında Yassıada’da olduğu gibi.
Bu iki alıntıdan sonra Gökşin Sipahioğlu’nun 2000’li yıllarda söylediklerine bakalım: 4 Ocak 2001 -  Hürriyet (Mustafa KINALI - Sefa ÖZKAYA)
TOPRAĞA VERİLEN PERİN
CENAZESİNDE AKLANDI
Gazeteci Mithat Perin'in, 1955'te sahibi olduğu gazetede çıkan ‘‘Atatürk'ün Selanik'teki evi bombalandı’’ asılsız haberiyle [32] ilgisi olmadığı, dün toprağa verilirken itiraf edildi.
Gazetenin o dönem Yazı İşleri Müdürü olan Gökşin Sipahioğlu, ‘‘İlk haberi radyo ve Anadolu Ajansı vermişti. Gazeteci olarak 2. baskı kararını ben verdim. Perin'in sonradan haberi oldu’’ dedi.
DÜN toprağa verilen gazeteci Mithat Perin'in cenazesinde, 1950'li yıllarda sahibi olduğu İstanbul Ekspres Gazetesi'nin Yazıişleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu da vardı. Sipahioğlu, gazetecilerin ısrarlı soruları üzerine, yıllardır tartışılan bir konuya da açıklık getirdi. Sipahioğlu, İstanbul Ekspres Gazetesi'nde, 6 Eylül 1955'de manşete çıkarılan ‘Atatürk’ün Selanik'teki evi bombalandı' haberinin ardından başlayan 6-7 Eylül olaylarından Perin'in sorumlu tutulamayacağını, Perin'in yayından haberi olmadığını söyledi.
“Bugün de olsa yine yapardım”
Perin'in ölümünden büyük üzüntü duyduğunu belirten Sipahioğlu, şöyle konuştu: ‘‘Yayından haberi, hiçbir ilgisi yoktu. Gazeteyi ben çıkardım. Yine, gazetelerin yazdığı gibi, o günkü gazete 300 bin basmadı. Çünkü İstanbul'un nüfusu 600 bindi. [33] 300 bin gazete basacak kağıt bulmak, o günkü Türkiye'de güçtü. [34] O vakit, baskımız 20 ya da 30 bin olabilir. O gazeteden, olaylar çıkmış denemez. [35] Tabii gazete bir şey yaptı. Fakat o olay, bugün de olsa, ikinci baskı çıkarırım, bugünkü gazeteci kimliğimle. Ben ikinci baskıya karar verdiğimde, Mithat Bey'in haberi yoktu. Sonra ikna ettik Mithat Bey'i. Mithat Bey'in hiçbir şekilde, hiçbir vakit etkisi olmadı. [36] Etkisi olduğu iddiaları tamamen uydurma, iğrenç bir yalandır. Kendisi gazeteye geldiği zaman zaten baskı bitmişti. Saat 16.30'da piyasaya çıktı. Gazetenin bir gün evvel basıldığını bile yazdılar. Araştırma yapmadan, soru sormadan yazı yazıyorlar Türkiye'de. (Atatürk'ün evinin bombalanması) ihbarını, radyo verdi, Anadolu Ajansı verdi. Önce Anadolu Ajansı, sonra radyo verdi, biz de ikinci baskıya karar verdik. 6-7 Eylül olayları bir meşale yapıldı, yaptılar ama, gazetenin suçu yoktu.
O zamanki siyasi iktidar, asker, ordu müdahale için, bir gün sonra geleceğine, üç saat sonra gelseydi, İstanbul'da bir şey olmazdı.’’
NOT:
Hürriyet’in bu yazısında Gökşin Sipahioğlu, ikinci baskı ile ilgili kararın gerçeklerini çarpıtıyor. Alıntının son cümlesi de baştan aşağıya yanlış. Asker, bir gün sonra değil, dört saat gecikme ile, 6 Eylül günü saat 24: 00’de geldi. Ayrıca “siyasi iktidar, asker, ordu…” sözcüklerinin cümlenin içindeki sıralanmasından çıkan anlamı en azından ben anlayamadım.
İkinci alıntı ellinci yılda Zaman gazetesinden: (6.9.2005 Zaman
‘6-7 EYLÜL OLAYLARINI MENDERES’LE TERTİPLEDİĞİMİZ YALAN’
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir trajedi olarak yerini alan 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 50 yıl geçti. Demokrat Parti ile birlikte olayları tertiplediği öne sürülen Gökşin Sipahioğlu, böylesine bir trajedinin yaşanabileceğini aklının ucundan bile geçirmediğini söyledi. 6 Eylül 1955’te İstanbul Ekspres Gazetesi, ‘Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı’ manşetiyle yıldırım baskı yapmış, ardından Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlara ait ev ve işyerleri yağmalanmıştı. Adnan Menderes başkanlığındaki DP hükümeti, olaylara geç müdahale etmekle suçlandı. İstanbul Ekspres Gazetesi’nin patronu Mithat Perin, Yayın Yönetmeni Sipahioğlu ve Menderes’in olayları önceden tertipledikleri ileri sürüldü.
Zaman’a konuşan Sipahioğlu, iddiaları yalanladı ve haberi mesleki reflekslerle yayınladığını belirtti.
İstanbul Ekspres’in dönemin en önemli akşam gazetesi olduğunu belirten Sipahioğlu, 6-7 Eylül olayları konusunda mesleki reflekslerle hareket ettiğinin altını çiziyor: “Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberini atlayamazdım. Olayları gördükten sonra ‘Keşke haberi vermeseydik’ diye içimden geçirdim, ama bugün olsa gazetecilik adına yine aynı şeyi yaparım.” Gazetenin patronu Mithat Perin’in Menderes’e yakın olduğunu, fakat kendisinin böyle bir ilişkisi bulunmadığını dile getiren Sipahioğlu şöyle konuşuyor:
“Siyasetle alakam yoktu. Zaten 1957 yılında bir basın toplantısında Menderes’e Türkiye’nin İsrail’le oynaması gereken futbol maçına niye çıkmadığını sordum. Çünkü maçı hükmen kaybetmiştik. [37] Daha sonra Menderes, Perin’i arayarak tartıştığımızı söylemiş. Perin de beni yanına çağırdı ve ‘maalesef ayrılman gerek’ diyerek işten çıkardı.”
6-7 Eylül olaylarının önceden planlandığını savunan Sipahioğlu’na göre, hükümet Yunanistan’a gözdağı vermek istedi, fakat işin çığrından çıkacağını tahmin etmedi.
Gökşin Sipahioğlu’nun mantığına göre 2. Baskı’nın kararı “gazetecilik mesleği refleksi” sonucu. Herhangi bir makamdan emir almış değil. Başka deyimle 2. Baskı tertibin bir parçası değil. Ama bu gazetenin başlattığı olaylar (yürüyüş –tahrip – talan) önceden tertiplenmiş. O zaman Gökşin Sipahioğlu, şu soruyu nasıl yanıtlayacaktır:
“2. Baskı çıkmasa idi,  tertip ne olacaktı?” 
Gökşin Sipahioğlu, 2. Baskı ile ilgili olarak kendine göre bir senaryo geliştirmiş: 2. Baskıyı kendi kişisel kararı sonucu çıkarmış. Gazetenin sahibi Mithat Perin’in bile sonradan haberi olmuş. Ama olaylar tertiplenmişmiş, hükümet tarafından.
Olaylar 6 Eylül gününden önce planlanmış, tertiplenmiş, ise Selanik’teki bomba da, Gökşin Sipahioğlu’nun 2. baskısı da bu tertibin önemli birer halkasıdır.
Gökşin Sipahioğlu eksik ve yanlış konuşuyor. Ayrıntılarda belli oluyor, İsrail ile oynanmayan ve kimsenin hatırlamadığı futbol maçı gibi. 



[1]              “Ortadoğu’da Devrim Yılları” Cem Yayınevi 1977 Sayfa 123
[2]              Hürriyet Gazetesi
[3]              Vurgulamalar benim.
[4]              30 Haziran 1955
[5]              Görüldüğü gibi Kıbrıs Komisyonunun oluşması Konferans davetinden önce
               ama EOKA faaliyetinin başlamasından sonra
[6]              2 Temmuz 1955
[7]              8 Temmuz 1955
[8]              Anthony Eden o tarihte yeni başbakan olmuştu.
[9]              Dikerdem  son  derece  dürüst  bir  insandı.  Kendisi  ile yazmakla olduğum
“KKTC Türkün Onur Sorunu” başlıklı kitabımla ilgili olarak 1993 yılında sık sık telefonda görüşmüş, özellikle Londra Konferansı ve 6 Eylül olayları hakkında bilgilerine başvurmuştum. İmzalı kitapları benim için büyük değer taşımaktadır. Dikerdem’in kalın olarak verdiğim cümleleri, Zorlu’nun 28 Ağustos’ta Konferans henüz başlamadan önce, Londra’dan çektiği telgraf ile nümayiş sipariş vermiş olamayacağının en açık kanıtıdır. Bu iddiayı başlatanları da sürdürenleri de l a n e t l i y o r u m. 
[10]             Menderes’in konuşmasının tam metni için bkz. EK - 4
[11]             2005 yılında adadaki üslerini koruyan İngiltere için Kıbrıs’ın hala stratejik
              önemi var. Ama aynı Kıbrıs 2002 yılından beri için Türkiye için önemsiz !
[12]             Dikerdem bu kitabı 1977 yılında yazmış. O yıl Barış Derneği kurulmuş ve
               başkanlığına seçilmişti.
Hafızasının yanıltması ya da telaş sonucu  Zürih ve Londra antlaşmalarının yılını karıştırmış. Her iki antlaşma da 1959 yılı şubat ayında (Zürih 11 Şubat, Londra 19 Şubat) imzalanmışlardı. 
[13]             2 Eylül 1955 Cuma günü
[14]             Bu telgrafın tarihi ve içeriği Yassıada’da açıklanmamıştır.
[15]             Dikerden Londra’daki durumu çok açık bir şekilde anlatmaktadır. Oysa
Yassıada’da “elinin zayıfladığını anlayan Zorlu nümayiş sipariş etti” suçlaması yapılmıştır. Tarih Vakfı’nın son yayını (Dilek Güven, “6 – 7 Eylül Olayları”)  ve TV8’in 5 Eylül 2005 günü saat 21:00’de yayımladığı belgesel  Yassıada senaryosunu sürdürmektedir.
[16]             Merhum Dikerdem burada günleri şaşırıyor. Sarol’un telefon ettiği günün
tarihi 7 Eylül 1955.
[17]             Bkz. 3 Eylül 1955 Tercüman
[18]             Tahminen 18.00 sularında
[19]             6/7 Eylül olayında, Dışişleri Bakan Vekili  Fatin Rüştü Zorlu’ydu
[20]             Bu derneğin adı “Kıbrıs Türktür  Derneği’dir
[21]             Yunanlıların bombayı attığı haberi
[22]             19.00
[23]             19.15 – 19: 30
[24]             Aziz  Nesin  burada önemli  bir gerçeği açıklamış oluyor.  Gecenin o saatinde,  22 – 23 arası, artık yalnız Rum karşıtlığı yok. O aşamada Türklük, müslümanlık, hatta Atatürk fotoğrafları bile para etmiyor.
[25]             Kıbrıs Türktür Derneği Genel Sekreteri
[26]             Vurgulama benim
[27]             Yazıyı Memur Ahmet Paftalı götürmüştür, 17:30’da
[28]             “6 Eylül  1955 – Yassıada - 6/7 Davası”
[29]             Bkz. Kronoloji bölümündeki ek
[30]             O  tarihte MİT yoktu. Milli Emniyet’i kastediyor
[31]             O gün Mithat Perin önemli bir ayrıntıyı açıklamıştı.  Kitaba almamışım.
Burada veriyorum. Gökşin Sipahioğlu, 2. Baskı için Mithat Perin’den kağıt parası istemişti. Kağıt nakit para ile alınıyordu. Bir günlük çek bile kabul  edilmiyordu.  Mithat Perin’in ilk tereddüdü tamamen parasal idi. Gökşin  Sipahioğlu daha sonra 2. Baskı’ı kendisinin çıkardığını söylerken bu ayrıntıyı unutmaktadır. Başka anlatımla gerçeği gizlemektedir.  2. Baskı için gazetede kağıt yoktu  ve mutalaka nakit para ile satın alınması  gerekiyordu.
ŞU ANDA OLAYLARIN AYDINLATILASI İÇİN EN ÖNEMLİ KİŞİ GÖKŞİN SİPAHİOĞLU’dur. 
[32]             2001 yılında gazeteci olayı öylesine yüzeysel yazmış ki, bomba haberini
asılsız sanıyor
[33]             İstanbul’un nüfusu 1.5 milyona yaklaşıyordu. 1950 yılında 1 milyon idi !
[34]             Benim bildiğim ve Mithat Perin’den duyduğum o gün 2. Baskı’nın 290 bin
adet basıldığı ve Mithat  Perin’in bobini keserek baskıyı o aşamada durdurduğu
[35]             Başka ne denir? Olayları başlatan hiç kuşkusuz 2. Baskı idi
[36]             Etkisi belki değil ama nakti oldu, çünkü kağıt ancak nakit para ile
alınabiliyordu 
[37]             ??? Böyle bir olayı ben hatırlamıyorum
********************
EK – 2
KÖPRÜLÜ’nün İHBARI YASSIADA 6/7 EYLÜL DAVASI
28 AĞUSTOS 1955 TARİHLİ TELGRAF
COŞKUN KIRCA’nın HATIRLADIKLARI AKİS DERGİ’sinden ÖRNEKLER

YENİ SABAH – 5 HAZİRAN 1960 FUAT KÖPRÜLÜ 6-7 EYLÛL OLAYLARINI AÇIKLADI

Köprülü, “Hadiseler Fatin Rüştü Zorlu’nun ilhamı ile Menderes ve Gedik tarafından tertiplenmiştir” diyor
Köprülü “Daha sonra münakaşa ettiğim Gedik’in  beni öldürmek istediğini Menderes söyledi” diyor. (Şemsi Kuseyri bildiriyor)
Ankara, 4 – DP’nin dört kurucusundan biri ve yıllarca Hariciye Vekâleti ve Başvekil Yardımcısı olan Köprülü, bugün kendisini evin önünde ziyaret ettiğim zaman, sabık Hükûmet Reisini, 6-7 Eylül hâdisesini tertip etmek ve Atatürk’ün Selânikteki evini bombalattırmakla itham etti. 6-7 Eylül hadiselerinde Başvekil Yardımcısı olan Köprülü, o zaman cereyan eden olayları bana şu şekilde anlattı:
“6-7 Eylül tarihinde, İstanbul’da idim. Ankara’ya dönecektim. Tren zamanı Haydarpaşa’ya geldim. O sırada Şükrü Kaya, yanıma gelerek, bana bir gazete verdi. Henüz gazeteyi almıştım ki, Bayar ve Menderes, Namık Gedik geldiler. Nümayişlerden bahsediliyordu. “Nedir ?” dedim.
“Ehemmiyetsiz bir şey. Gençler Kıbrıs için küçük bir nümayiş yapmışlar” cevabını aldım.
      ACELE TELEFON
“Bu sırada Menderes’i Hariciye Vekili Zorlu’nun, Londra’dan telefonla aradığını söylediler. Gitti, uzun müddet görüştüler, geldi.
“Kıbrıs meselesi hakkında izahat almış. Tren hareket ettikten sonra gazeteyi okudum. O tarihli Ekspres gazetesi idi. Selanik’de Atatürk’ün evinin bombalandığını yazıyordu. Nümayişler bunun için olmuş.
“İzmit’e gelmiştik ki, Sarol’dan Menderes’e bir telgraf geldi. İstanbul’da nümayişçilerin Beyoğlu’nu tarümar ettiğini, tedbire ihtiyaç olduğunu bildiriyordu. O zaman Bayar da  telâş etmeğe başladı ve:

BAYAR ÖFKELİ
“Memleketin itibarı mahvoldu. Derhal bunlara karşı tedbir almak lazım” diyerek, asabiyet göstermeğe başladı. Menderes’de ses yoktu.
“Her halde, üzüntüsünden bir şey söylemiyor “ dedim. Nihayet Sapanca istasyonuna geldiğimiz zaman, geriye dönmeğe karar verdik. Ben:
“Neden bu adamlara mâni olunmuyor? Peki, oranın askerî kumandanı, niçin müdahale ettirilmiyor” diye konuşmaya başlayınca, Menderes, o zamanın askerî kumandanı olan zata telefon etti.  Hatırımda, ateş edilmesinin istendiği kaldı. Ama bunu çok tereddütle söylüyordu.
“Otomobillerle İstanbul’a döndüğümüz zaman, bizi yolda bir takım çapulcular karşıladı.
“Bayarla ben, onların dağılmaları için bizzat müdahalede bulunduk. Hattâ ben 40-50 kişiyi bastonumla kovaladım. [1] O kadar korkak adamların nasıl bir şekilde tahribat yapabileceklerine aklım ermiyordu.”

N. GEDİK KIZMIŞ
Köprülü, Vilayete gelişinde, orada Dahiliye Vekili Namık Gedik ile, Vali ve Kumandanı gördüğünü söyledikten sonra, izahatına şöyle devam etti:
“Asabım bozulmuştu. Şehirde bir yığın tank ve asker var, fakat koca Beyoğlu, daha doğrusu İstanbul, harabe haline getirilmişti. Bağırıp çağırmaya başladım. Vali ne yapmıştı. Vekil İstanbul’da olduğuna göre, ne için bu işi başından önleyememişti?
“Vali, hâdisenin olacağından, daha evvel haberdar olduğunu, hattâ polisin iznini kaldırdığını ve Ordu birliklerinin, ikaz edildiğini söyleyince, hayretim bir kat daha artmıştı. Dahiliye Vekilini itham etmeğe başladım. İstifa etmesini istedim.
“O kadar ileri gitmişim ki, sonradan Menderes’in söylediğine göre Namık Gedik, çok kızmış ve beni vurmak istemiş.”  [2]
Köprülü, Örfî İdare ilânının ve sabaha karşı Beyoğlu’nu dolaşmalarının hikâyesini anlattıktan sonra, hâdisenin Grupta müzakere edilişine geçti ve şöyle dedi:

D.P. GRUBUNDA
“Grupta müzakere başladığı zaman, hükûmeti şiddetli şekilde itham ettiler. Ben, bilhassa Namık Gedik’in beceriksizliği dolayısiyle, mesul olacağını iddia ediyordum.
“Riyaset makamında Hulusî Köymen vardı. Bir ara, Namık Gedik asabiyetle fırladı ve “Beni mecbur etmeyin, sonra herşeyi söylerim” diye bağırdı. Ben, derhal müdahale ederek gelsin ve söylesin dedimse de Başkan kendisine söz vermedi. Sonradan anladım ki, Hulusî Köymen de dersini almış.      
“İkinci gün Örfi İdare kararı Mecliste müzakere edilmeğe başlanmadan, bir iki dakika evvel Menderes yanıma geldi ve “Ocağına düştüm hocam, bir kelime bile söyleyecek takatim yok, ne olur hükûmet adına sen konuş” dedi. Hazırlıklı değildim. Bu müessif hâdise ancak iki şekilde vukubulabilirdi:

TERTİPÇİ MENDERES

“Evler ve dükkânlar önceden tesbit edilip, muntazam bir şekilde yazıldığına göre, bunu ya hükümet yapabilirdi ve veyahut da kuvvetli bir şebeke. Hükûmette ben de vardım. Hiç bir şey den haberim yoktu. Esasen hükûmetin bu şekilde hareket ederek memleketin itibarını sıfıra indirmesi ve millî serveti heba etmesi, düşünülemezdi. Şu halde, Komünist şebekesinin bunu yapması, en akla uygun haldi, Mecliste bu görüşü müdafaa ettim.

“Bundan sonra, meselenin tahkik edilmesini, mesullerin bir an evvel meydana çıkarılmasını istedikçe, Menderesin işi kapatmağa çalıştığını gördüm. Kabineden istifa ettirdiğim Gedik’in evvelâ Grup Başkanlığı’na, sonra yine Dahiliye Vekilliğine getirilmesi gözümü açtı, ve şu kanaate vardım ki, bu müessif hâdisenin baş tertipçisi ve müsebbibi bizzat Menderes’ti. Kıbrısı fethetmek için, bu şekilde bir yol takip etmeği doğru bulmuştur.”

ŞAHSΠ KANAATİ
Bunun üzerine, Profesör Köprülü ile aramızda şu konuşma geçti :
“6-7 Eylül hâdiseleri Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin bombalandığına dair, Ekspres gazetesinin yazdığı haber üzerine çıktığına göre, bombalama hâdisesi de bir tertip mi idi?
“Evet kanaatim odur ki bombalama hâdisesi”  de tertiptir. Ve bizzat tertipçisi Menderes’tir. Kendisine bu aklı yine Kıbrıs Fatihlerinden (!) Zorlu vermiştir.”
Köprülü sözlerine şunu ilâve etmiştir:
“Benim kanaatim o merkezdedir ki, bu hâdiselerin hazırlanışında, Bayar’ın malûmatı yoktu. Nitekim Sarol’un da parmağı olmadığını zannediyorum. Fakat, 1957 ‘de D.P’den istifa etmeden önce, benimle görüşmek isteyen Bayar’a, 6-7 Eylül hadiselerinden de bahsettiğim zaman, bana şu cevabı vermişti:
“Mamaafih bu hâdiselerin çıkışı iyi oldu. Arkadaşlar da aynı fikirde.”

Bu olayı bir de Türkeş’den [3]dinleyelim: Sayın Alparslan Türkeş’in Sabah Gazetesi’nde yayımlanan (24 Haziran 1994) anılarında 6/7 Eylül Olayları:
“27 Mayıs başarılı olduktan, biz yönetimi ele aldıktan sonra, muhtemelen Temmuz ayı olabilir. [4] De­mokrat Parti’nin dört büyüklerinden biri kabul edilen merhum Prof. Fuat Köprülü, Amerika’dan Türkiye’ye döndü. Daha önce, bilmiyorum aralarında bir anlaşmazlık çıkmış ve Demokrat Parti’den istifa etmişti.
“Hatırımda kaldığı kadarıyla, Köprülü İstanbul’a vapur­la dönüyordu. Daha vapurdan çıkmadan önce, bir basın toplantısı yapmış, eski iktidar mensupları aleyhinde, onları şiddetle eleştiren demeçler vermişti. [5]
“Bu arada, şunları söylüyordu:
“Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba koyduranlar Celal Bayar’la, Adnan Menderes’tir. İstanbul’da, patlak veren 6-7 Eylül olaylarını, hazırlatan ve yaptıranlar, yine bunlardır.
“Yukarıdaki sözler, basında çok büyük başlıklarla yer aldı. Bunun üzerine, Atina ve Selanik’te, Yunanlı üniversite gençleri, Türkiye aleyhinde gösterilere başladılar. 6/7 Eylül olaylarının, eski Türk yöneticileri tarafından, düzenlenmiş olduğu iddiası, barbarlık şeklinde niteleniyordu.
“İş büyüdü, Yunan hükümeti, Türkiye’ye bir nota verdi. Notada şöyle deniliyordu:
“Eski yönetimin ileri gelenlerinden olan Prof. Fuat Köprülü’nün, basına yaptığı açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Selanik’te Atatürk’ün evine bomba konulması ve İstanbul’da meydana gelen 6-7 Eylül olayları, eski Türk hükümetinin tertibidir. Bu nedenle, İstanbul’daki Rumların uğradıkları maddi ve manevi kayıpları karşılamak üzere, aşağıdaki hususların sağlanmasını talep ediyoruz:

·                                                       Rumların uğradıkları büyük maddi kayıplar ödenmeli,
·                                                       Manevi kayıplar için de tazminat verilmeli,
·                                                       Suçlu olan Bayar ve Menderes’in, Yunan Mahkemelerinde yargılanmak üzere, Yunanistan’a verilmeleri sağlanmalı,
·                                                       Bir daha bu gibi olaylara meydan verilmeyeceğine dair teminat verilmeli,
·                                                       Bu olayların Bayar ve Menderes tarafından tertip edildiği resmen açıklanıp, Yunan hükümetine, üzüntü duyulduğunu belirten bir tarziye gönderilmeli.
“Yunan Hükümeti, Türkiye’nin Atina Büyükelçiliğine yukarıdaki notayı verdi. Söz konusu nota, şifre ile Ankara’ya gönderildi. Fuat Köprülü gibi bir ilim ve devlet adamının sırf hırs, öfke ve kin ile söylediği manasız sözlerin devlete ne gibi dertler ve zorluklar açtığını görüp, üzüldüm. [6]
“İşte böyle bir durumla karşılaştık. Derhal Dışişleri Bakanı’nı çağırdım ve üç kişilik bir kurul oluşturarak, Köprülü’ye göndermesini istedim. Giden heyet, Köprülü ile görüştü. Biz, açıklama yapmasını istedik. Yaptığı yanlışı düzeltmesi için hemen basına yeni bir demeç vermesini talep ettik. Önce direnmiş, açıklama yapmam, demiş. Bu konuda, bana bilgiler geldi. Heyet kanalıyla, Köprülü’ye, kesin ihtarımı ulaştırdım. Düşünebiliyor musunuz, koskoca profesör, eski bir Dışişleri Bakanı, siyaset ve devlet adamı, ülkesini jurnalliyor. Düşmanın yapacağı bir işi, adeta üstlenmişti. Hala hatasının farkında değildi.  [7]
“Bayar ve Menderes’le dargınmış. Adeta, onlardan intikam alır, gibiydi. Oysa, kendisi de 1945 yılında Demokrat Parti’yi kuran [8] dört kişiden birisiydi, hatta, olaylar sırasında Başbakan Yardımcısıydı.   
“Gönderdiğim haber üzerine, Köprülü, yelkenleri indir­miş, ertesi gün bir basın toplantısı yaparak, eski iktidarın, Atatürk’ün evine bomba koymadığını söylemiş. Bu haber de basında yer aldı, bir büyük siyasî skandal kısmen de olsa tamir edildi.
“Bu olay, kişisel rekabetin, ülke çıkarı din­lemediğinin bir önemli örneği olarak, o gün bu gün zih­nime takılıp kaldı. Hey gidi Köprülü hey...
Prof. Köprülü’nün yaptığı açıklama ve daha sonra Yassıada’da YAD’na sunduğu savunmanın ilgili bölümleri de şöyle:
12 Haziran 1960 Tarihli ULUS Gazetesinden; “6-7 Eylül hadiseleriyle ilgili olarak bir müddet önce Yeni Sabah Gazetesi’ne vermiş olduğum demecin, bir kısım yabancı basında tamamen değişik maksatlar için kullanılmak istendiğine muttali oldum. Bu münasebetle, mezkur demecimde 6/7 Eylül hadiseleri hakkındaki bildiklerimi ve bu mevzuda bilahara akla gelebilecek bazı tah­minlerimi, ezcümle Selanik'teki bomba hadisesine mütedair tahminlerimi söylemiş olduğumu ve bu hadise­ler yetkili mercilerce tahkik mevzuu yapılınca meselenin tam bir vuzuha kavuşacağının muhakkak olduğunu belirt­mek isterim. Fuat Köprülü”
Köprülü’nün Yassıada. Mahkemesi'ne sunduğu yazılı savunma­dan:
“...böyle bir tavzihin (açıklama)  yapılmasını benden istemiş olan Milli Birlik Komitesi değildir. Tavzih talebi, Yeni Sabah Gazetesindeki mezkur beyanatımda, Selanik’teki bomba hadisesiyle ilgili olarak ileri sürdüğüm tahminlerin, Karamanlis Hükümeti’ne karşı Yunanistan’da mevcut muhale­fetin hücumlarının, o sırada Lefkoşa’da Kıbrıs meselesi hakkında cereyan etmekte olan müzakereleri zorlaştırmamasını teminen, Hariciye Vekaletince yapılmıştı. Ben bu talebi, İnkılap Hükümetine Lefkoşe müzakerelerinde yardımcı olabilmek maksadıyla derhal kabul ederek, Hariciye Vekaleti'nin istediği metni tavzih makamında derhal neşredeceğimi bildirdim. Bu metin Atina Büyükelçisi Adnan Kuralla birlikte hazırlandı...”
Atina’nın DP ileri gelenlerini yargılamak üzere talep etmesi üzerine merhum Türkeş’in de önemli bir üyesi bulunduğu Milli Birlik Komitesi (MBK) , Yüksek Soruşturma Kurulu’na (YSK) derhal bir tahkikat başlatmış ve alelacele hazırlanan 6/7 Eylül Davası 19 Ekim 1960 gününe yetiştirilmişti.
YORUM:
Sn. Türkeş; merhum Köprülü’yü (haklı olarak) suçlar iken, 27 Mayıs’tan birkaç ay sonra kendisinin de imzalaya­rak onayladığı düzmece 6/7 Eylül Dava dosyasını ve sonuçlarını unut­maktadır.
Bu dava, haksız yere; yalancı şahitler, başsavcı Egesel ve Yüksek Adalet Divanı’nın işbirliği sayesinde, Türkiye’nin iti­barını önemli ölçüde lekelemiştir.
7 Ağustos 1995 günü ABD Senatörü D’Amato, bu dava sonunda verilen Kararı tanık belge olarak göstermiş ve 6 Eylül 1955 günü T.C. Hükümeti’nin Rumlara “pogrom” uyguladığını ileri sürmüştür. Bu husus Senato kayıtlarına geçmiştir. [9]
Dolayısı ile muhbir Köprülü bu olaylar ile ilgili olarak olumsuz ne yaptı ise, MBK on katını yapmıştır. EK – 3’de tüm ayrıntılarını verdiğim, 1996 yılında Anayasa Mahkemesi nezdinde açtığımız İade-i Muhakeme davası ile ilgili Red Kararı da aynı ölçüde yanlıştır.
Türkiye’de hukuk anlayışı, ne yazık ki, o düzeydedir ki 2005 yılında, ne Yassıada ne de Anayasa Mahkemesi kararını temyiz edecek, alnımıza haksız ve insafsızca sürülen bu pogrom lekesini silecek bir merci bulabiliyorum.
YASSIADA 6/7 DAVASI (özet)
FATİN RÜŞTÜ ZORLU’NUN, BAŞSAVCININ İDDİANAMESİNDEN ÖNCE (22/11/1960) YAPTIĞI SON KONUŞMA [10]

SANIK FATİN RÜŞTÜ ZORLU - Efendim; bu kararna­menin okunması anından itibaren bir telgrafın okun­masını rica etmekteyim. Bu yüksek Mahkemenizin huzurunda ne okundu ne de bendenizin ittilaına vasıl oldu. Bu telgraf iddia makamı tarafından benim suçluluğumun bir delili olarak ortaya sürülmektedir. Benim Londra'dan yazdığım ve yaptığım teşebbüslerin Türkiye'de takviye edilmesini talep etmiş olmama mütedair bulunan bu telgrafın okunmasını istiyorum. Çünkü aradan beş sene geçmiştir. Bu telgrafı beş sene sonra görmedim, fakat bu telgraf neticesinde burada teşebbüslerde bulunulduğunu ve bu teşebbüsün iddia makamının ileri sürdüğü gibi nümayiş yapmak şeklinde değil bazı büyükelçilikler nezdinde teşebbüslerde bulunmak şeklinde mevkii tatbike konulduğunu biliyorum. Bunu tatbik mevkiine koyan Büyük Elçi Esenbel’in dinlenmesini,
İkincisi, iddia makamı yine memleketimizin, milletimi­zin alnında bir kara leke gibi duran bu hadiseden bahsetti. Eğer Mister Eden’in... bu sene çıkan kitabını okusalardı dostlarımızın, kendileri kadar Türk Milletini taltif etmek hususunda fena düşünmediklerini görürlerdi. Ve kendilerini teselli etmek için bu kitabın 400 – 410 sayfaları arasındaki geçen bahisleri okumalarını tavsiye edeceğim ve Mahkemeye de bunları arz ediyorum. Orada da Türklerin kabahati olmadığını Mister Eden kendi meslektaşı Amerikalıya ifade etmektedir.
Diğer taraftan burada bir leke olan Yunan Mahkemesi’nin kararından bahsettiler. Bu kararın ne şekilde alındığı ve mahkemenin ne şekilde cereyan ettiği hususu o zaman Atina Büyükelçiliğimiz tarafından yapılan teşebbüsler çok açıkça gösterilmektedir. Nasıl suçlu diye Yunan Mahkemesi karşısına çıkarılan kimselerin avukat dahi bulmak ve müdafaalarını yapmakta müşkilata maruz kaldıkları ve dava vekili bulmak için Büyükelçiliğin nasıl didiştiği bilhassa Yunan vatandaşı olan bir zatın ağzından yazılı olarak dinlemek imkânı vardır. Bu telgrafların da lütfen Yüksek Mahkemenize getirilmesini rica edeceğim.
Üçüncüsü; Yine Londra’dan buraya çektiğim o telgrafı, o vazifeyi pek aydınlatıcı bir mahiyette belirecektir. Ve bana gelen talimatla, bunların gelmesini rica edeceğim. Bunlar da NATO Devletleri ile alakalı veya başkaca mahrumiyet mevzuu bahis olamaz. Çünkü madem ki bu mahkeme açılmıştır, burada elbette ki amme menfaati mevzuubahistir efendim. Elbette Kıbrıs meselesi üzerinde birtakım görüşler olmaktadır. Ben bunu soruşturma esnasında söyledim. İki memleket arasında iyi bir şekilde ahenk temini icabeder. Ordumuzun bir cüz’ütamamının Kıbrıs’a gitmesi ve orada Türk Bayrağı’nın çekilmesini intaç eden (sonucu getiren) bu meselenin tekrar alevlenecek bir istikamet olmasına sebebiyet verecek bir şekilde cereyan etmemelidir. Ümidimiz inşallah bu davadan sonra Türkiye’nin bu işte ne kadar samimi ve Türk devlet adamlarının ne kadar durendiş (uzağı görür) bir şekilde iki memleketin menfaatini koruyacak şekilde hareket ettiklerini bir kat daha açıklamış olacaktır. Bütün tecellimiz budur. Fakat madem ki bu iş açılmıştır, bunun bütün çıplaklığı ile görülmesinde telg­rafların yüksek huzurunuza getirilmesinde hiç bir mahsur olacağını zannetmiyorum. Bilhassa İddia Makamı'nın teşebbüsü ile ortaya çıkmış olan gizli celseler usulü tatbik edildikten sonra pekala bu da okunabilir.
BAŞKAN - Gizli oturum yapılması Ceza Usulü Kanunu'nda vardır. Yalnız şimdi ihdas edilmiş değildir.
SANIK FATİN RÜŞTÜ ZORLU - Aksini iddia etmiyo­rum.
Dördüncü husus: Bomba meselesine geleceğim: Bomba, bu işte en büyük rolü ve amili teşkil etmektedir. Bu bomba oraya nasıl gitmiştir? Bomba Başvekilin veya Hariciye Vekili'nin cebinde bulunmaz. Bombayı verecek, bu hususları yapacak gizli teşkilatlar vardır. O gizli teşkilatın o zamanki reisleri, mes'ul kimseleri acaba dinlenmemeli midir? Madem ki her şey o zamanın gizli teşkilatı tarafından yapılmıştır, zannediyorum ki o zamanın gizli teşkilatının reisi de Behçet Türkmen’di. Buradaki sanıklardan gerek Mehmet Ali Balin gerek Mehmet Ali Tenikalp bu ikisinin de üzerinde bir takım iddialar vardır. Bu zevatın telgraf çektikleri söyleniyor. Pek tabii olarak bu telgraflar postahanede bulunamaz, postahanede alınan telgraflar bir müddet sonra imha edilir, deniyor. Halbuki bunların verdiği telgraflar şifre telgraftır. Hariciyeden ve­rilmesi lazımdır, her hangi bir kimse gidip postahaneye şifre telgraf veremez, behemehal ancak hariciyeden çekilmesi ihtimali var. Bu günkü günde her hangi bir şahıs şifre telgraf çekebilir mi? Böyle olması lazım, Başkonsolosluk dosyalarında mevcut olması lazım. Bun­ların da tahkikini rica edeceğim. Acaba iki konsolosun bir anda mezun olmasına imkan var mı?
BAŞKAN - Biraz karara bağlanmış şeylerden konuşuyorsunuz?
SANIK FATİN RÜŞTÜ ZORLU - O kısım bağlanmamıştır. Bunların hariciyeden sorulması lazımdır.
Diğer taraftan hariçten çekdiğim telgraflar. Hariciye’ye çekilen telgraflar muhtelif şekillerde çekilir. Bu şifreli telgrafın dahi, şifreli olan telgrafların da muhtelif kayıtları vardır. Mesela zata mahsus denilir; servis yapılmaması ricası ile denilir; sırf şu kimse tarafından açılacaktır, diye denilir. Acaba benim çektiğim telgraf üzerinde "servis yapılmaması" gibi bir kayıt var mı? ki, bu tamamen mah­rem telgraf demektir. Diğerleri, şahit Coşkun Kırca da söylediği gibi; Paris’te NATO Büyük Elçiliğine gitmiştir. Bi­naenaleyh, gizli mahiyette olmıyan, her kesin bilmesinde bir mahzur olmıyan bu bilhassa okunmasında fayda olan bir telgraftır.
Bu hususun da lütfen Hariciye Vekaleti’ne sorulmasını rica edeceğim.
Maruzatım bundan ibarettir.

İDDİANAME (3 Aralık 1960)
Sadece beş kişinin girdiği bir odada bu şahıslardan birisi katledilirse ve eğer ge­ride katan dört fail namzedinden üçünün bu fiili işlemediği ve işleyemiyeceği akıl ve mantık kaideleri­nin zaruri neticesi olarak kabul edilirse, failin dördüncü şahıs olduğunu teslim etmekten başka mantıki bir çıkış kapısı bulunamaz. Binaenaleyh mevzuubahis (söz konusu) olan dört sanıktan üçünün samimiyetini ispat etmek, dolayısıyla dördüncünün fail olduğunu ispat etmenin ta kendisi olarak telakki edilmek gere­kir.
İşte, aynen bu duruma müşabih (benzer) olarak hadi­semizde de tesbit ve tasvir olunan ölçüde bir tahrip ame­liyesini planlayıp tatbik edebilecek kudrete sahip ve uzak­tan yakından böyle bir tertiple ilgisi tasavvur olunabilecek teşekküller yukarıda saydıklarımızdan ibaret bulunduğuna göre bunlardan ilk üçünün bu tertibi düzenlemek ve tat­bik etmek ameliyesinin faili olmadıklarını iki kerre iki dört eder kadar kat'i delillerle ortaya koymak isterim. Bu ispat sayesindedir ki, sonuncu fail namzedi olan D. P. veya onun yardımına dayanan hükümetin bu fiili ika (yapmak) etmiş olduğu taayyün etmiş olacaktır (ortaya çıkacaktır).
A - Komünistlerin bu tertibin faili olma­dığı dosya münderecatı ile sabittir.
B - Halk partisinin bu tertibi hazırladığı ve tatbik ettiği, ne tasavvur olunabilir ve ne de böyle bir iddia sakıt iktidarca ve sanıklarca ileri sürülmüştür.
C - Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin böyle bir tertibi icra etmesine gücü yetmez; ve onun bu tertibin faili olmadığı tahkikat neticesi ve mahkeme kararı ile de sabittir.
NETİCE: Mevcudiyet bakımından en küçük şüphe bu­lunmayan ve yukarıda arz ettiğimiz delilerle kesin surette isbat edilen tertibin faili olarak akla gelebilecek dört teşekkülden üçü tarafından bu tertibin hazırlanmadığı ve icra edilmediği yine biraz önce arz ettiğimiz delil ve istid­lallerle isbat edildiğine göre, bunu D. P. nin ika ettiğini kabul etmekten başka mantıki bir yol kalmamıştır. Binae­naleyh, bu durum bile, sanıkların bu suçun faili olduk­larını kabul etme bakımından yeter bir delil [11] sayılmak icap eder.
KARAR 5 Ocak 1961
Kıbrıs dava ve ihtilafının cereyan ettiği ve hadise had bir safhaya girdiği sırada Rum vatandaşlara Anayasa’nın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazasiyle kısmen kaldırmayı hedef tutan bir cemiyet halinde birleştikleri ve Kıbrıs olayları dolayısıyla hassas bir durumda bulunan Türk vatandaşlarını Rumların mallarını tahrip için nümayiş tertip ve harekete geçirdikleri iddiasiyle sanık:
1- Sabık ve Sakıt Cumhurbaşkanı Celal Bayar,
2- Sabık ve Sakıt Başbakan Adnan Menderes,
3- Sabık ve Sakıt Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu,
4- Eski Devlet Bakanı Fuat Köprülü,
Cemiyete dahil bulundukları tesbit olunmamakla be­raber, yukarıda adları yazılı sanıkların tahrip maksadına müstenit fiil ve hareketleri sonucunda husule gelen nümayişleri önleyecek tedbirleri almamak, tevessül ettik­leri bazı tedbirleri de zamanında yerine getirmemek, nümayişlerin tevessüüne ve tahribe müsaade ve müsamaha eylemek suretiyle suça fer’an iştirak ettikleri iddiasiyle sanık:
5 - İstanbul eski Valisi Fahrettin Kerim Gökay,
6 - İstanbul eski Emniyet Müdürü Alaaddin Eriş,
7 - İzmir eski Valisi Kemal Hadımlı
Sanık Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Fuat Köprülü'nün maksatlarını bilerek ve bunu temin için tedarik edilen bombayı Türkiye’den Yunanistan’a götürerek Selanik’te Atatürk’ün evine atmaya ve patlat­maya azmettirmekten ve bu kasıt ile bombayı patlatmak­tan sanık:
 8 -  Selanik eski Başkonsolosu Mehmet Ali Balin,
      9-   Selanik eski Başkonsolos Muavini Mehmet Ali Tenikalp,
10 - O tarihte Yunan tabalı ve öğrenci Oktay Engin
       11   -  Selanik Konsoloshanesi kavası Hasan Uçar.

Haklarında Yüksek Soruşturma Kurulu'nun 21.9.1960
2.10.1960 tarihli kararnameleri ile ve T.C.K.’nun 64, 65 ve 141. maddesinin 4, 6, 8. bentlerine ve 173. maddelerine göre açılan kamu davasının “Yüksek Adalet Divanı'nda” sanıkların ve müdafilerinin yüzlerinde yapılan açık duruşması sonunda aşağıdaki karar tesbit olundu:
Sakıt ve sabık Celal Bayar                              ademi takip
Sanık Fuat Köprülü                                                beraat
Sanık Fahrettin Kerim Gökay              dava ortadan kalktı
Sanık Alaeddin Eriş                            dava ortadan kalktı
Sanık Mehmet Ali Balin                                          beraat
Sanık Mehmet Ali Tenikalp                                    beraat
Sanık Oktay Engin                                                 beraat

Sanık ve sabık Adnan Menderes                       6 yıl hapis
Sanık ve sabık Fatin Rüştü Zorlu                       6 yıl hapis
Sanık Kemal  Hadımlı                                    4.5 ay hapis 

SUÇ'un tanımı:
“Kıbrıs dava ve ihtilafının cereyan ettiği ve hadise had bir saf­haya girdiği sırada, Rum vatandaşlara Anayasa’nın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazasıyle, kısmen kaldırmayı hedef tutan bir cemi­yet halinde birleştikleri ve Kıbrıs olayları dolayısıyla hassas bir du­rumda bulunan Türk vatandaşlarını Rumların mallarını tahrip için nümayiş tertip ve harekete geçirdikleri.” iddiası.

EK – 2’nin tamamı ekli CD’de ve www.dp1946.org’dadır.

YASSIADA'DA OKUNMAYAN
DELİL OLARAK TARTIŞILMAYAN
“TELGRAF
Londra, 27 Ağustos 1955
Sayın Başvekile arzı ricasiyle .
Bugün Milli Savunma Bakanı ve M.Nuri Birgi ile birlikte İngiltere Hariciye Nazırı MacMilan'ı ziyaret ettik. Toplantıda Kabine Katib-i Umumisinin askeri muavini ve Hariciye Nazır Muavini Ward ile Ankara'daki İngiltere sefiri de hazır bulunuyordu. Nazıra derhal Ankara’dan ayrılmazdan evvel, İngiltere maslahatgüzarına tebliğ ettiğimiz muhtıra ile Başvekilimizin nutkunu tetkik edip etmediklerini sorarak bu hususdaki görüşümüzün faideli olacağını bildirdim. Nazır evvela prosedür hakkında söylecekleri olduğunu bildirerek şu ifadatta bulundu :
            "1- Matbuat mes'elesi: Konferansda yapılan müzakereler müşterek tebliğ halinde matbuata akis olmalıdır. Bu kaideye adem-i riayet halinde herkes kendi görüşünü açıklamakta serbest olur.     
            2-Toplantılarda, eğer mahzurlu görmüyorsak, riyaset İngiltere'de kalmalıdır.  Çünkü davet eden millet İngiltere'dir.
            3- Hey'et reisleri tarafından irat olunacak nutuklar kendi hükümetlerinin noktai nazarlarının açıkca ifadeye matuf olup münakaşalar nutuklar bittikten sonra açılmalıdır.
            4- Celseler 11'den öğleye kadar, öğleden sonra, akşamlar hususi müzakerelere zemin hazırlayacak şekilde olmalıdır. " 
Evvelki maruzatımızda da bildirdiğimiz veçhile bu şekilde taayyün eden prosedür konferansı hiç olmazsa dört  gün kadar  uzatmak gayesine matuf bulunmakta ve bu arada bazı hal çare ve şekilleri üzerinde çalışma imkanını hazırlamak gayesi gütmekte olduğundan bu hususlar tebarüz ettirilerek, tarafımızdan da kabul olunmuş ve derhal esas mes'eleye geçilmiştir.  
Yüksek malumları  olduğu  veçhile  Kıbrıs mes'elesi  Yunanlılar  bakımdan " Self Determination " ve Yunanistan'a ilhak esasına istinat etmekte, İngiltere ise bu esasları reddederek meseleyi “Self Government"a doğru giden bir yol içinde halletmek istemektedir.
Londra'ya gelmezden evvel ve geldikten sonra yaptığımız temaslarda, İngilizlerin Yunanlılara bazı tavizler vermek hususunda meyilleri bulunduğu için bu hususu yoklamak ve önlemek gayesiyle emirlerinize tabaen yukarıda arz olunan memorandumu Ankara'daki İngiliz sefirine tebliğ etmiştik.
MacMillan'a şunları söyledik: İngiltere statükonun muhafazası ve Lozan Ahitnamesi mucibince kendine bahşedilmiş olan hukukun muhafazası hususunda ısrar ettiği müddetçe Türkiye’yi daima yanında bulacaktır. Fakat bu yoldan inhiraf edip, Kıbrıs'ın istikbalini Yunanistan'a ilhak istikametine kaydırabilecek ufak bir tavize gittiği takdirde, Türkiye bu yolda İngiltere'yi takip edemeyecek bilakis aksi istikamette yol almak mecburiyetinde kalacaktır. Bu husus hükümet reisimizin nutkunda gayet açık ve sarih olarak belirtilmiştir. 
MacMillan bu beyanatımız üzerine Başvekilimizin nutkunu ve muhtıramızı tetkik ettiğini bildirdikten sonra bir hal çaresi bulmanın lazım geldiğini, kendilerinin henüzhal çaresi hususunda tam bir fikirleri bulunmadığını fakat self-determination'a mani olmakta ısrar etmenin ve müstemleke rejiminin devamını muhafaza etmenin zorluklar arz ettiğini, müzakerelere başlamadan evvel büyük kelimeler kullanmanın ve kat-i pozisyon almanın suriş çıkarıp mahzurlar tevlit edebileceğini gayet nazikane bir eda ile ifade etti.    
Kendisine şu cevabı verdim : Türkiye Lozan Ahitnamesinden itibaren bugüne kadar  Kıbrıs meselesinde sırf, Türk İngiliz dostluğunu, vikaye için hertürlü tahrikat ve irredantisme'den tevakki etmekle kalmamış, Türkiye'de yaşayan Türklerin milli arzularına da adem-i tabaiyette bulunarak Kıbrıs Türklerinin Türkiye'ye ilhak arzularını da daima  önlemek politikasını takip etmiş ve orada yaşayan Türklere harslarını muhafaza etmek hususunda yardım etmekle beraber onlara daima sadık birer İngiliz tebası  olmaları hususunda öğüt vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün tarih boyunca Türkiye hiçbir vakit beynelmilel hayatta süriş çıkaracak bir rol oynamamış bilakis cihan sulhünün tarsini hususunda azami gayret sarf etmiştir.
Diğer taraftan Türk Hükümeti dört  seneden beri Balkanlarda, yakın ve orta  Şark'ta sulhün muhafazası için Kıbrıs davasına nihayet verilmesini istemiş ve ... olacağını, İngiltere'nin Kıbrıs'ta kalmasını ve Statükonun muhafazası davasını da desteklemiş ... kendi efkar-ı umumiyesinin ve Kıbrıs Türklerinin arzuları hilafına Kıbrıs'ın Türkiye'ye ilhakı lüzumunu bir defa bile ağzına almamıştır.
Her şeyin bir hududu vardır. İngiltere kendi hukukunu olduğu gibi muhafaza ettiği müddetçe cidden biz bu nazik rolde devam edeceğiz.  Fakat İngiltere'nin bu hususda yapabileceği herhangi bir inhiraf halinde Türkiye'nin politikasını tadil etmesi ve kendi milli arzusuna uyarak, coğrafi, tarihi ve stratejik bakımından Anadolu'nun bir parçası olan Kıbrıs'ı talep etmesi pek tabii olacaktır, dedim. Ve şunları ilave ettim: Türk devlet adamları hiçbir zaman büyük kelimeler kullanmak itiyadında değillerdir. Fakat  kullandıkları kelimeleri ve aldıkları ahitleri de tutmak ve yerine getirmek itiyadındadırlar.
Türkiye için Kıbrıs mes'elesi Türk-Yunan münasebeti bakımından bir mihenk taşıdır. Biz, Yunanlılarla olan dostluğumuzu onların megali idealarını bıraklamalrı esasına istinad ettirmiş bulunuyoruz.
Kıbrıs'ın talep edilmesi megali ideanın yeniden canlanması demektir. Türk efkar-ı umumiyesi bunu böyle anlamakta ve böyle hissetmektedir. Hükümet olarak  bunu biz de başka türlü göremiyoruz. Türkiye'nin bir zamanlar Ankara yakınlarına kadar gelmiş olan Yunanlıların adaları tarafından muhasara edilmesine kat'iyen  rızamız yoktur.
Yunanlılar bu davada ısrar ederse Türk-Yunan dostluğunun aynı şekilde devam etmesi imkansız bir hale gelecektir. Bunu bütün dostlarımız bilmelidir. Kıbrıs davasının vüs'ati adayı çoktan aşmakta. Balkanlarda şu işin hafife alınması ve Yunanistan'a tavizat verilerek halledileceğinin sanılması. Balkanlarda ve Yakın Orta-Şark'ta binbir emekle kurulan müdafaa cephesinin büyük sarsıntılara sahne olmasını ve zayıflamasını göze alması demektir. Binaenaleyh bir kolonializm veya anti-kolonializm meselesi değildir. Eğer bu şer ise diğer husule gelecek sarsıntılar muvacehesinde ehveni şer telakki edilmek icep eder. Bu noktaların çok iyi bilinmesi lazımdır. Inflexible bir vaziyet alıyor isek başka türlü hareket etmek imkanından mahrum bulunduğumuz içindir. Belki bu sizin işinize gelmeyecektir. Fakat vaziyeti bütün çıplaklığı ile bilmenizde faide vardır. Bunun için sizi Yunan Nazırı ile görüşmeden evvel ziyaret etmek istedim.   İlk söyleyeceğiniz nutukta, Yunanistan'a self determinationa gidecek herhangi bir taviz yolu göstermeniz, meselenin istikbali ve halli yolunda faide değil ancak mahzur tevlit edecektir.
Nazır, kendilerinin kararlaşmış ve kat'ileşmiş bir fikirleri olmadığını bildirerek vaziyetimizi vazıh olarak açıklamış olmaklığımıza teşekkür etti ve ayrıldık.
Muhtelif İngiliz gazetecileriyle ve nihayet bugün Hariciye Nazırı ile yaptığımız görüşmelerden aldığımız intiba İngilizlerin muhtemel bir hal çaresi olarak ilerde bir self determinationa fırsat verebileceği vaadi ile Yunanlılara taviz vermek suretiyle bir hal çaresi bulunabileceğini düşünmekte olduklarını fakat zatı devletlerinin (Başbakan Adnan Menderes) beyanatı ve burada iki gündür yaptığımız mülakatlar ve beyanatlar  neticesinde tebellür eden hattı hareketimizin bunları şaşırttığı merkezindedir. Ancak bizim haklarımızda ne dereceye kadar ısrar edeceğimiz hususunda tereddüd sahibi oldukları müşahade edilmektedir.
Bu sabahki mükalemelerimiz gayet nazikhane cereyan etmekle beraber gayet kat'i ifadeler altında geçti ve bizim haklarımızı savunmamız hususunda cesaretimizi kıracak bir eda takınmadılar. Fakat ifadelerimizle haklarımızda musır davranacağımıza kendilerini teyakkun ettirdiğimizi zannediyorsak da bu sahada çok çalışılması icap ettiğini, anlamaktayız. Bu sebeble gerek biz, gerek gazetecilerimiz bu yolda, gayret sarf ediyoruz.
Tarafı devletlerinden bu hususdaki ilgililere verilecek emirlerin pek faideli olacağını saygılarımla arz ederiz.
COŞKUN KIRCA'NIN MEALEN HATIRLA (yama) DIĞI  “TELGRAF”
"İngilizler nezdinde tezimizin kabulü için bütün ısrarları yapmaktayız. Ancak, kendilerinde Yunanlılara ileride self-determination vaadi yolu ile bir temayül olabileceğini seziyoruz. Her ne kadar yaptığımız kesin teşebbüsler kendilerini bir hayli şaşırtmışsa da yine de bu hususda çok çalışılması gerektiği kanaatindeyiz.  Biz burada elimizden geleni yapıyoruz. Gazeteciler de yapıyor. Ayrıca başbakanın da ilgililere gereken emirleri vermesinden büyük fayda olacağı" 
Tanık Coşkun Kırca Yassıada’da 188 satırlık telgrafın yukardaki son 10 satırını (% 5.3) mealen (ve de yanlış olarak) hatırlar. İstidlal yolu ile  bir hükme varır: Fatin Rüştü Zorlu son cümle ile nümayiş siparişi vermiştir.”   Dava bu hükümle sonuçlanır: 5 Ocak 1961
AKİS Dergisi’nde aynı olay hakkında (Zorlu – Londra’daki Konferans) beş yıl ara ile (1955 ve 1960) yayımlanan aşağıdaki iki haber yazısı kıyaslandığında, Türk medyasının o gün de bugün olduğu gibi, ciddi bir düzey (sizlik) sorunu içinde olduğunu görmek mümkün.
27 Mayıs sonrası AKİS’te yayımlanan yazıları 6 Eylül 1995 akşamı HBB televizyon kanalında merhum Metin Toker’e gösterdiğimde, hayretler içinde, “Bunları ben mi yazmışım?” diyerek uzun uzun sessiz kalmıştı.

28.10.1960 - AKİS Dergisi’nin  Londra Konferansı, Zorlu ve Kırca’nın hatırladığı 28.8.1955 tarihli telgraf hakkında yazısı:
“Aslında Zorlu, o telgrafında  Menderes'e Londra'daki havayı anlatıyordu. İngilizler Türk tezine antipati duymuyorlardı.
Ancak Yunan tezini benimsemek zorunda kalmaları ihtimali vardı.
Zira Türkler'in bu davada nereye kadar gideceklerini bilmiyorlardı. Bunu İngiliz'lere göstermekte fayda vardı.
Türk milletinin Kıbrıs davasına nasıl hararetle sarıldığı, bu uğurda neler yapabileceği ortaya konulursa Zorlu'nun işi kolaylaşacaktı.
Düşük diplomat düşük Başbakan'dan bu hususta gerekli emirlerin verilmesini diliyordu!”

10.9.1955 tarihli AKİS Dergisi Londra Konferansı hakkında  “Türkiye’nin günahı ve sevabı” başlıklı yazı:
“İngiltere’de, en ciddi basın dahil, herkes Fatin Rüştü Zorlu’nun ağzından açıklanan Türk tezini beğenmişti. Tez çok güzel hazırlanmıştı; tertibi, hatta seçilen kelimeleri matluba son derece uygundu. Bu hisleri “takdir” kelimesiyle ifade mübalağa olmazdı. Konuşmada mügalataya, şirretliğe yer verilmemesi, kuvvetli bir mantık silsilesinin takip edilmesi, dünyanın en tanınmış Devletler Hukuku mütehassıslarının fikirlerine yer verilmesi ve metnin heyeti umumiyesinin ilmi ve mantıki bir damga taşıması iyi akisler uyandırmıştı. Konuşmasını müteakip Türk Dışişleri Bakan Vekilinin hararetle ve samimiyetle tebrik edilmesinin sebebi buydu.”

AKİS DERGİSİ YASSIADA’YI VE MENDERES’İ ANLATIYOR
31 Ekim 1960 - Duruşmaya yeniden geçildiğinde tabii Menderes'in söz istediği görüldü. Aslında, usul bakımından söylenecek söz yoktu. Fakat düşük Başbakan'ın taktiğinin duruşma salonunu Meclis salonuna çevirmek, zırt zırt söz ala­mayınca da mağdur rolü oynamak olduğu anlaşılıyordu. Düşük efendi, kendisine bir nevi "bütün sanıkların sözcüsü" edası da veriyor ve onlar adına konuşmaktan çekinmiyordu. Başkan bile bıkmıştı. Nitekim mikrofon başında arzı endam ettiğinde Başol söylendi:
"-Çok sık oluyor. Gene ne var?"
Fakat Adnan Menderes, çekinme diye bir hissi seneler var ki katlayıp cebine koymuştu. Yılışık bir edayla bazı ta­leplerde bulundu… Menderes konuşmuş olmak için konuşuyordu. Celsenin sonuna kadar bir kaç defa daha ortaya çıktı ve pazartesiye kadar başka duruşma olmadığını farkedince - bebeğini anlatacaktır - canı sıkıldı. O zamana kadar “kelam ishali”ni nasıl tatmin edecekti?
4 Kasım 1960 - Mende­res bir de “aktiflik meselesi”ni izaha kalkıştı, fakat o gün barut gibi olan Başkan bunun bir sual olmadığını, isteni­lirse savunma sırasında söylenebileceğini bildirerek düşük efendiyi yerine oturttu.
11 Kasım 1960 - İşte, düşük Başbakan'ın, o “kelam ishali”ne müptela adamın, hakkında kalkıp ta tek söz söylemediği ifade bu ifade oldu… Böylece davanın ilk safhası aşağı yukarı sona erdi. Bütün tanıklar dinlenmişlerdi. Bazı tevsii tahkikat talepleri vardı. Başsavcı bunların topunun reddini istedi. Menderes - konuşmazsa ölür her halde - dayanamayıp söz istedi… Hakimler Heyeti tevsii tahkikat taleplerini reddetmişti.
25 Kasım 1960 - Başkan, hadiseler bu manada tertip olduğuna göre tertipçilerinin kimler olduğunu sorduğunda Necdet Uğur herkesin aklındaki iki ismi söyledi: Menderes ve Zorlu! Onların dışındaki sanıkların, kanaatince bir suçu yoktu…Zaten duruşmaları takip edenler 6/7 Eylül hadiseleri­nin mahiyetinin o istikamette belirdiğini farketmişlerdi. Muhtemelen varılacak netice de o olacaktı...[12] Menderes ile Kemal Hadımlı Başkan'dan bir güzel azar işittikten sonra, bu tevsii tahkikat talepleri üzerinde karara varılmak üzere oturum cumaya bırakıldı.
31 Aralık 1960DURUŞMALAR - İğrenç bir adam” Bu haftanın başlarındaki bir gün, mutaddan erken sa­atte Dolmabahçe rıhtımına yanaşan Fenerbahçe vapurun­dan çıkan Yassıada yolcuları bir müşterek intiba taşıyorlar: Bizi on yıl boyunca, hakikaten iğrenç bir adam idare etmiştir!
Duruşma, 1 numaralı sanık sayesinde Yassıada'nın en alaka çekici sahnelerinden birinin oynanmasına yol açtı. Başvekil Beyfendi - bu Dr. Namık Gedik’in eşi tarafından tanıklık ederken Menderes hakkında kullanılan tabirdir - ne kadar küçük nasıl şahsiyetsiz, hangi derece aşağılara, bayağılıklara inebilen bir insan olduğunu herkese gösterdi. Bu, adeta ruhi bir strip-tease oldu. Ama seyre­denler, sadece mide bulantısı hissettiler.
Düşük efendi, dinleyicilerin gözünde hiç bu derece alçalmamış, iğrenç manzara almamıştı. Yaptırt, ettirt, sonra bunun sorumluluğunu bile hesap saati gelip çattığında üzerine almak mertliğini gösterme! Bu, eğer kaldıysa, bir zamanlar bu memlekette Başbakanlık yaptığı Türk tarihinin bir lekesi olarak ibretle hatırlanacak adamın son itibarını da yiyip bitirdi.
Haftanın başlarındaki o gün Yassıada'dan dönenlerin kulağında, kadın kılıklı bir sözde erkeğin, ezilip büzülerek tekrarladığı bir sözün akislerinden başka hiç bir şey yoktu:
“Ben yapmadım muhterem Reis Beyefendi”
9 Ocak 1961 – “Karakter İmtihanında sıfır numara!”
Yassıada'ya gidiniz ve Adnan Menderes'i seyrediniz. Ne bu dergide, ne gazetelelerde okuduklarınız, ne de Radyonun çok dinlenilen Yassıada saatinde işittikleriniz bir insanın ne derece düşebileceğini size anlatmaya kafidir. Yassıada'ya gidiniz ve Adnan Menderes'i seyrediniz. Ancak o takdirde bir insanın ne derece düşebileceğini, daha doğrusu bir insanın ne derece düşük olabileceğini görecek ve kendi kendinize ibretle mırıldanacaksınız: “Bu adam mı, on yıl bu memleketi, hem de pek çok yüreğe dehşet salarak idare etti?”
(AKİS Dergisin 6/7 Eylül Davası yazılarının tamamı ekli cd’dedir)



[1]              Köprülü, bastonu ile kırk-elli kişiyi kovalamış…          
[2]              Namık Gedik, Köprülü’nün bu açıklamasından 6 gün önce intihar etmişti
[3]              1994 yılında birinci kitap yazılırken merhum Türkeş hayatta idi.
[4]              Türkeş yanılıyor. Demeç 5 Haziran 1960 tarihinde “evinin önünde”
               verilmiş
[5]              Yeni Sabah’a göre demeç evinde verilmiş
[6]              Vurgulama benim.
Bu açıklaması ile  Fuat  Köprülü  devlete de  millete de  çok büyük  kötülük
yapmış, Yassıada 6/7 Eylül  Davası ve D’Amato’nun pogrom iddiasının temelini atmıştı. Daha önce ne Rumların ne de Yunanlıların bu olaylar ile ilgili olarak herhangi bir iddia ya da suçlaması vardı.  Her şey onun sayesinde başlamıştır. Merhum Türkeş “üzüldüm” diyor. Köprülü’nün neden olduğu 6/7 Eylül Gailesinin (Sözlük karşılığı: “Baş Belası”) izleri Ellinci Yıl’da (2005)  hala dimdik ayaktadır…  
[7]              Bkz. Aşağıdaki YORUM
[8]              Demokrat Parti 7 Ocak 1946 günü kurulmuştu !
[9]              Bkz. EK - 3
[10]             Coşkun Kırca’nın telgrafı gündeme getiren yalancı tanık ifadesinden yaklaşık bir ay sonra
[11]             Başsavcı herhalde “delil” sözcüğünün anlamını  bilmiyormuş !
[12]             25 Kasım 1960 günü AKİS Dergisi mahkemenin 5 Ocak 1961 günü
              vereceği kararı açıklıyor !
-charac� �4 f �� �� [18]             Tahminen 18.00 sularında

[19]             6/7 Eylül olayında, Dışişleri Bakan Vekili  Fatin Rüştü Zorlu’ydu
[20]             Bu derneğin adı “Kıbrıs Türktür  Derneği’dir
[21]             Yunanlıların bombayı attığı haberi
[22]             19.00
[23]             19.15 – 19: 30
[24]             Aziz  Nesin  burada önemli  bir gerçeği açıklamış oluyor.  Gecenin o saatinde,  22 – 23 arası, artık yalnız Rum karşıtlığı yok. O aşamada Türklük, müslümanlık, hatta Atatürk fotoğrafları bile para etmiyor.
[25]             Kıbrıs Türktür Derneği Genel Sekreteri
[26]             Vurgulama benim
[27]             Yazıyı Memur Ahmet Paftalı götürmüştür, 17:30’da
[28]             “6 Eylül  1955 – Yassıada - 6/7 Davası”
[29]             Bkz. Kronoloji bölümündeki ek
[30]             O  tarihte MİT yoktu. Milli Emniyet’i kastediyor
[31]             O gün Mithat Perin önemli bir ayrıntıyı açıklamıştı.  Kitaba almamışım.
Burada veriyorum. Gökşin Sipahioğlu, 2. Baskı için Mithat Perin’den kağıt parası istemişti. Kağıt nakit para ile alınıyordu. Bir günlük çek bile kabul  edilmiyordu.  Mithat Perin’in ilk tereddüdü tamamen parasal idi. Gökşin  Sipahioğlu daha sonra 2. Baskı’ı kendisinin çıkardığını söylerken bu ayrıntıyı unutmaktadır. Başka anlatımla gerçeği gizlemektedir.  2. Baskı için gazetede kağıt yoktu  ve mutalaka nakit para ile satın alınması  gerekiyordu.

ŞU ANDA OLAYLARIN AYDINLATILASI İÇİN EN ÖNEMLİ KİŞİ GÖKŞİN SİPAHİOĞLU’dur. 
[32]             2001 yılında gazeteci olayı öylesine yüzeysel yazmış ki, bomba haberini
asılsız sanıyor
[33]             İstanbul’un nüfusu 1.5 milyona yaklaşıyordu. 1950 yılında 1 milyon idi !
[34]             Benim bildiğim ve Mithat Perin’den duyduğum o gün 2. Baskı’nın 290 bin
adet basıldığı ve Mithat  Perin’in bobini keserek baskıyı o aşamada durdurduğu
[35]             Başka ne denir? Olayları başlatan hiç kuşkusuz 2. Baskı idi
[36]             Etkisi belki değil ama nakti oldu, çünkü kağıt ancak nakit para ile
alınabiliyordu 
[37]             ??? Böyle bir olayı ben hatırlamıyorum
**************************************
EK – 3
D’AMATO POGROM ÖNERGESİ İADE-İ MUHAKEME DAVASI
DİLEKÇEANAYASA MAHKEMESİ KARARI KARŞIOY YAZISI
A resolution marking the anniversary of the anti-Greek pogrom in Turkey, on September 6, 1955. (Introduced in Senate) 
104th CONGRESS
1st Session
S. RES. 160
A resolution marking the anniversary of the anti-Greek pogrom in Turkey, on September 6, 1955.
IN THE SENATE OF THE UNITED STATES
August 7 (legislative day, JULY 10), 1995
Mr. D'AMATO submitted the following resolution; which was referred to the Committee on the Judiciary
RESOLUTION
A resolution marking the anniversary of the anti-Greek pogrom in Turkey, on September 6, 1955.
Whereas, in September 1955, there existed a Greek minority population of 100,000 in Istanbul, Turkey;
Whereas, on the night of September 6-7, 1955, a pogrom against the Greek community began in Istanbul;
Whereas anti-Greek rioters attacked, pillaged, gutted and destroyed more than 2,000 Greek homes, 4,200 Greek shops and stores, 73 Greek Orthodox churches, 52 Greek schools, eight Greek cemeteries, all three major Greek newspaper plants, and dozens of Greek factories, hotels, restaurants, and warehouses in Istanbul;
Whereas 15 Greeks were killed in the pogrom or died subsequently, and 32 were seriously injured;
Whereas as many as 200 women were raped by rioters;
Whereas the United States Consul General in Istanbul reported that police stood idly by or cheered on the rioting mobs;
Whereas the State Department received confirmation of `elaborate advanced planning for widespread destruction of the property of the indigenous Greek community,' involving careful preparations by many individuals;
Whereas American journalist Frederick Sondern, Jr., writing at the time for Readers Digest, described the events of that night as `. . . one of the wildest eruptions of mob fury and hysteria in modern times . . .';
Whereas homes of Greek officers stationed at NATO headquarters in the Turkish city of Izmir were also attacked and destroyed……
(Not: Bu önerenin tamamı ekli cd’dedir.)

ANAYASA MAHKEMESİ                        
SAYIN BAŞKANLIĞINA

ANKARA                                                                             11.06.1996

Yargılamanın
Yenilemesini İsteyen
Sanık – Mağdur Varisi         :Fatin Rüştü Zorlu Varisi
                                                 Sevin Zorlu adına
                                                 Mehmet Arif Demirer
Vekili                                     : Av. Akın Konyalıoğlu
Karşı Taraf                            : K.H.
Yargılamanın
Yenilenmesi İstenilen
Karar                                     :Yüksek Adalet Divanının
                                                             05.01.1961 gün ve
                                                             1960/3 Esas Sayılı Kararı
Konu                                      :Yargılamanın
                                                             Yenilenmesi istemidir.

Olay                                       : Önce hemen belirtelim ki bu başvurumuzun asıl amacı Yüksek Adalet Divanı kararını dayanak göstererek, 6/7 Eylül 1955 olayları ile ilgili olarak her Türk vatandaşını rahatsız eden (T.C. Devletini – Hükümetini Rum vatandaşlara karşı POGROM tertiplemekle suçlamak ve ilan etmek) çabasında olan yabancı devletlerdeki yanlış izlenimi silmektir. POGROM; eski Rusya’da “hükümetin idaresi altında Yahudi azınlıklara karşı yapılan kargaşa veya katliam’a” verilen isimdir. 

1) Kamu oyunda 6/7 Eylül olayları olarak bilinen vakıa, Yüksek Adalet DİVANINDA (YAD) 3 sayılı dava idi. Bu davada, olayın tertip, C. Bayar, A. Menderes ve F.R.Zorlu’nun da olayın tertipçileri olduğunu söyleyen bir çok tanık dinlenilmiştir. Ancak, o sırada ihtilal idaresi altında bulunulduğundan tüm tanıklar, Milli Birlik Komitesi’nin görüşleri doğrultusunda, olayların tertip olduğu yolunda sanıkları suçlayıcı ifadeler vermişler,  doğru dürüst savunma tanığı dinlenilmemiştir.

            YAD’nda tanıkların nasıl bulunduğu ve bunların nasıl tanıklık yaptığı (Ek-1) olarak sunduğumuz M.A. Demirer’in DEZİNFORMATSIYA isimli kitapçığında 26, sayfada Aziz Nesin’in 04.11.1960 tarihli “Tanıklar Geçidi” isimli yazısında açıklanmaktadır.

Yargılama sırasında sanıkların ısrarlı taleplerine karşın olayları bizzat yaşayan ve bugün de hayatta bulunan Orhan Köprülü Ramiz Eren, Fuat Doğu, Hüsamettin Canöztürk, Fahri Çoker, Ali İhsan Çelikhan, İsmail Soysal, Kamuran Gürün ve olayların başlamasına sebep olan İstanbul Ekspres gazetesi Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu dinlenilmemiştir. Bu tanıkların dinlenilmeleri; biraz sonra arz edeceğimiz ve kararda, sanıkların suçlanmalarında delil olarak gösterilen telgrafın amaç ve anlamı ile yorumlanması açısından zorunlu idi.

            2) Yüce Divan’da; devrin Dışişleri Bakan vekili F.R. Zorlu’nun Kıbrıs Konferansı için bulunduğu Londra’dan 28.08.1955 günü gönderdiği telgraftan söz edilmiş ancak bu telgraf Yüce Divan’da hiç okunmadığı halde tanıklara yorumlattırılarak sanıklar suçlanmıştır. Başka bir anlatımla anılan telgraf suç delili olarak nazara alınmıştır. Söz konusu telgrafta Londra’da bulunan Zorlu, sözümona konferansta kendini daha güçlü hissedebilmek için Türkiye’de bir nümayiş düzenlenmesi için Başbakan’dan ricada bulunuyormuş! Oysa F.R. Zorlu’nun,  o sırada konferansta çok güçlü olduğu hatta İngiliz kamu oyunu bile yanına aldığı, Yunan heyetinin şaşkına döndüğü herkesçe bilinen bir olgudur. (Ek-1 sayfa 6) Söz konusu telgraf metni Ek-1 olarak sunduğumuz kitapçığın 15. sayfasında “Ek-1” olarak sunulmuştur. İşte bu gerçeklere karşın Yüce Divan’da 24.10.1960 günü dinlenilen tanık Coşkun Kırca; Paris’te 3. katip iken bu telgrafı okuduğunu belirtmiş ve telgraf metninin “Telgraf 6/7 Eylül hadiselerinde vazifeli olanlara emir manasına geliyor”, diyerek “Benim mantıki istidlal yolu ile vardığım kanaat budur” şeklinde ifade vermiştir.” (Ek-2 / Gazeteler)

            Yüce Divan, sanıkların ısrarlı taleplerine karşın telgrafı okutmamış ve de üst dereceli dışişleri mensuplarını tanıklığa çağırmamıştır. Tanık Coşkun Kırca, 07.09.1955 tarihli TEMPO dergisine;  “Olayları hükümetin düzenlediği yönünde ifade vermedim” demiştir (Ek-3) Böylece anılan tanığın YAD önünde gerçek dışı ifade verdiği ve bunun yargılamanın yenilenmesi için yasal bir dayanak  oluşturduğunu (CMUK 327/2) arz ederiz.

            Yüce Divan’da, Coşkun Kırca’nın, sanıkları suçlayarak olayların hükümetçe düzenlediği yolundaki ifadesini  öğrenen Dışişleri mensubu emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem :

            “Coşkun Kırca....kayınbabasını (Fuat Köprülü) kurtarmak için her çareye  başvurmayı meşru görüyordu. Coşkun Kırca’nın gerçekleri çarpıtan tanıklığına karşı savunma tanıklığı yapmak üzere başvurdum. Yüce  Divan kabul etmedi”, demiştir. (Ek-1 sayfa 13)

            3) 6/7 Eylül olayları sırasında  İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Necdet Uğur, 07.07.1995 günü mektubunda ;

            “...6/7 Eylül yağma ve tahrip için yapılmış bir gösteri değildir. Devlet güçlerinin de ihmali söz konusu değildir. Olay bir Ulusal tepki olarak başlamıştır, sonradan tahrip ve yağmaya dönüşmüştür. Devlet güçleri bu tür olaylar için ne hazırlıklı ve ne de eğitimli idiler...” diyerek olayların bir tertip  olmadığını açıkça belirtmiştir. N. Uğur’un bu mektubunun (Ek-4) CMUK’nun 327/5. mad. uyarınca yeni delil olarak kabulü ile ayrıca kamu tanığı sıfatıyla kendisinin dinlenilmesini arz ederiz.

            4) 6/7 Eylül olaylarının, Türk Hükümetinin tertiplediği bir POGROM olduğu yolundaki Yüce Divan kararı, Türk düşmanlarına bulunmaz bir koz-fırsat vermiştir. 

            Yunanlı yazar Alexis, Türk düşmanlığı yaparken anılan Yüce Divan kararını dayanak göstermektedir. (EK-1 sayfa 31)

            Ayrıca ABD senatörü D’Amato, 07.08.1995 tarihinde  senatoya bir önerge vererek POGROM düzenleyen bir devlet olduğunu ve 6/7 Eylül olaylarında 15 kişinin  de öldüğünü iddia ederek Türkiye’nin kınanmasını istemiş ve dayanak olarak yine YAD’nın 1960/3 sayılı kararını göstermiş  ve bu önerge metni, hiçbir  itiraz olmadığından, ABD Senatosu’nda kabul edilerek tutanaklar dergisi Record’da yayımlanmıştır.  (Ek-5)

            Görüldüğü gibi artık uluslararası toplum 07.08.1995 tarihinden bu yana “Anti-Greek Riot’s” (Rumlara karşı nümayiş) yerine POGROM sözcüğünü kullanarak olayları Cumhuriyet Hükümetimizin tertiplediğini iddia – kabul eder olmuştur.

            Hiçbir Türk; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanının bir araya gelerek POGROM düzenleyebileceğine inanmaz. Bu nedenle ve yukarda arz olunan gerekçelerle 05.01.1961 gün ve 1960/3 sayılı karar için yargılamanın yenilenmesi talebiyle Yüksek Mahkemenize başvuruyoruz.

H. Nedenler     : T.C.K., CMUK, ilgili  kaynaklar.

Kanıtlar            : YAD’ın 1960 /3 sayılı dosyası dilekçemizde belirttiğimiz belgeler, tanıklar ve her çeşit delil.                         
        
SONUÇ          : Açıklanan nedenlerle yargılamanın yenilenmesini,
                          isteğimiz uygun bulunursa;
                         
1)      Önceki kararın kaldırılarak, 6/7 Eylül 1955 olaylarını hükümetin 
Tertiplemediğine ve F.R. Zorlu’nun bir tertibin içinde bulunmadığına,
2)      Vekil Edenimizin Murisi F. Rüştü Zorlu’nun beraatine, karar verilmesini arz ederiz.

                                                                       Saygılarımızla,

                                                                        F.R. Zorlu Varisi Vekili
                                                                  Av. Akın KONYALIOĞLU
EKLER :
1-   Dezinformatsıya
2        Gazeteler (1955)
3        Tempo Dergisi
4        Sayın Necdet Uğur’un Mektubu
5        D’Amato Önergesi ve Tercümesi
6        “6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası”
7        Vekaletname
YÜCE DİVAN KARARI (özet)

ESAS SAYISI                                    : 1996/1 (Değişik İşler)
KARAR SAYISI                                : 1997/4
KARAR GÜNÜ                                 : 9.12.1997
DAVA                                                : Yüksek Adalet Divanı’nın
                                                              05.01.1961 gün ve
                                                             1960/3 Esas sayılı kararına
                                                              ilişkin yargılamanın
                                                              yenilenmesi.
YARGILAMANIN
YENİLENMESİNİ
İSTEYEN                                           : Fatin Rüştü ZORLU mirasçısı 
                                                             Sevin ZORLU
VEKİLİ                                              : Avukat Akın KONYALIOĞLU
                                                             Bükreş Sokak No:8/2 Çankaya
  ANKARA

I- BAŞVURUNUN GEREKÇESİ:

Davacı vekilinin 11.6.1996 günlü dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:           

“Önce hemen belirtelim ki bu başvurumuzun asıl amacı Yüksek Adalet Divanı kararını dayanak göstererek, 6/7 Eylül 1955 olayları ile ilgili olarak her Türk vatandaşını rahatsız eden (T.C. Devletini – Hükümetini Rum vatandaşlara karşı POGROM tertiplemekle suçlamak ve ilan etmek) çabasında olan yabancı devletlerdeki yanlış izlenimi silmektir. POGROM; eski Rusya’da “hükümetin idaresi altında Yahudi azınlıklara karşı yapılan kargaşa veya katliam’a” verilen isimdir. 
1) Kamu oyunda 6/7 Eylül olayları olarak bilinen vakıa, Yüksek Adalet DİVANINDA (YAD) 3 sayılı dava idi. Bu davada, olayın tertip, C. Bayar, A. Menderes ve F.R.Zorlu’nun da olayın tertipçileri olduğunu söyleyen bir çok tanık dinlenilmiştir. Ancak, o sırada ihtilal idaresi altında bulunulduğundan tüm tanıklar, Milli Birlik Komitesi’nin görüşleri doğrultusunda, olayların tertip olduğu yolunda sanıkları suçlayıcı ifadeler vermişler, doğru dürüst savunma tanığı dinlenilmemiştir.
IV- SONUÇ :

A- Fatin Rüştü ZORLU kızı Sevin ZORLU vekili Av. Akın KONYALIOĞLU’nun, Yüksek Adalet Divanı’nın 5.1.1961 günlü, Esas 1960/3 sayılı kararına ilişkin yargılamanın yenilenmesi isteminin, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 327. maddesinin 2. ve 5. bendlerinde öngörülen koşullar gerçekleşmediğinden aynı Yasa’nın 335. maddesi uyarınca kabule değer görülmemekle REDDİNE, Güven DİNÇER’in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

B- Karar örneğin gereği için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE 9.12.1997 gününde karar verildi.

Başkan                               Başkanvekili                    Üye
Yekta Güngör ÖZDEN      Güven DİNÇER              Selçuk TÜZÜN
                                                
Üye                                    Üye                                 Üye
Ahmet Necdet SEZER       Haşim KILIÇ                  Yalçın ACARGÜN


Üye                                    Üye                                 Üye
Mustafa BUMİN                Sacit ADALI                   Ali HÜNER


Üye                                             Üye
Lütfi F. TUNCEL                        Fulya  KANTARCIOĞLU
                                                                                             
                                                        
NOT: Anayasa Mahkemesi kararının tamamı ekli CD’de ve www.dp1946.org’dadır.

KARŞI OY YAZISI

Konunun usul ve esas yönünden ayrı ayrı ele alınması gerekir.

1. Usul Konuları

Yassıada yargılamaları sonunda verilen kararlar hiçbir şekilde yargısal veri olarak ele alınıp değerlendirilemez.

Yassıada’da, yargılamayı yapan kurul bir hükümet darbesi sonunda teşekkül eden “fevkalâde bir mahkemedir”. İhtilalcilerin çıkardığı özel bir kanunla kurulmuştur. Bu kurul, tabii hakim ilkesine aykırı kurulmuştur. Fevkalâde yargılama usulü uygulamıştır. Makabline şamil kanunlara dayanılarak ceza verilmiştir.  Fevkalâde ve alışılmamış yargılama uslubû ile sözde yargılama yapılmıştır. Yargılama sırasında Yassıada, yargılananlar ve yargılayanlar için silâhlarla kuşatılmış bir esir kampıdır. Yargılamalarda savunma hakkına riayet edilmemiş ve bir çadır tiyatrosu uslubû içinde duruşmalar yargılananlara hareketle geçmiştir.

Yassıada’da  hüküm verilen Yüksek Organları üyeleri arasından seçilmiş olması Yassıada’ya mahkeme sıfatı tanınması için yeterli değildir. Çünkü bu “yargıçlar”, Cunta tarafından seçilmişlerdir. Ayrıca, 27 Mayıs 1960 müdahalesinin hemen ardından Danıştay, Askeri Cunta tarafından tasfiye edilmiştir. Yargıtay’ın bazı üyeleri de baskı üzerine istifa etmek zorunda kalmışlardır. Bu ortam ve şartlar içinde seçilenlerin bir yargı ortamını değil o günkü politik gücü temsil eden kişiler olduğu açıktır. Üniversitenin Hukuk Fakülteleri ve Siyasal Bilgiler Fakültesi  tarafından verilen  ve peşin mahkûmiyeti içeren hukuk kılıfına sokulmuş siyasal fetvalar ile tek yayın organı olan Devlet Radyosu’nun, verilecek kararları önceden ilan eden yayınlarının ortamında yapılan sözde yargılamaların sonu ilk günden belirlidir.

Yassıada’da görevli kurul kendisinden beklenenden bile ileri gitmiş, Celal Bayar hakkında yaş konusunu bertaraf ederek makabline şamil ceza kanunu  hükümleri uygulamıştır. Askeri Cunta, Mahkemesi’nin verdiği idam kararını yaş haddi nedeniyle uygulamamıştır. Yassıadacılar Askeri Cunta’nın bile gerisinde kalan bir hukuk anlayışı sergilemişlerdir.

Yassıada kararları, ülkemizin siyaseten katil fermanları ile dolu olan 600 yıllık ceza adaleti tarihinin bir uzantısıdır. Ve bu bakımdan Cumhuriyetimizin hukuk ve adalet hayatı için lekedir.

Yassıada bir yargı organı değildir. Bir siyasi tasfiye kuruludur. Verdiği kararlar ancak siyaset ortamında tartışılabilir. Konunun Mahkemenizde hukuken ele alınması hür bir mahkemenin bu kire bulaşması tehlikesini getirir.

Bu nedenlerle ve yukarıdaki gerekçelerle Mahkemenizin bu istemi  incelememesi gerekir.

2- Esas Yönünden İncelem                        

  1. 6-7 Eylül Olayları ile ilişkisi en son kurulacak kamu görevlisi Dışişleri Bakanı’dır.
Dışişleri Bakanı bu davada en son soruşturulacak kimse  olabilir. Dışişleri Bakanı’nın sorumlu tutulmasına neden olan telgraf mahkemede okunmamış ve okunmayan bu yazılı metin derlenen tanıklara yorumlatılmıştır. Dışişleri Bakanının Londra’dan Bakanlığa çektiği telgraf yargılamada adeta saklanmıştır.

Mahkeme dosyalarının içinde gün ışığına çıkarılmayan belge ne zaman açıkça tartışılabilirse o zaman elde edilmiş sayılır.

Telgraf yeni delildir.

            b- Başta hukuk kuralları olmak üzere bir metnin yorumu, yazılı cümlelerin standart, herkesce bilinen anlamı ve sağduyu ölçüleri içinde anlaşılması esasına dayanır. Metinlerdeki mesleki kavram ve terimleri ifade eden sözcük ve deyimler ise, ancak bu mesleğin mensuplarının bilgisi alınarak yorumlatılabilir.

Telgraf herhangi bir yurttaşın anlayabileceği kadar açıktır ve olayların tertibi ile ilgili olamaz. Bu telgrafa karardaki manaların verilmesi, gizli ve mistik eski metinlerin yorumlanması ile ilgili ortaçağ yorumudur.

Yassıada telgrafın ketmedilişi ve Dışişleri Bakanlığı’na yorumlatıl-mamasının sebebi, hükmün daha önce hazır olduğunun delilidir.

            c- Coşkun Kırca’nın tanıklığı bir hükme medar olamaz. Öncelikle bu tanığın ifadesinin (kişisel değerlendirme ve konuma dayanan) Yassıada tipinde bir tanıklık olduğu açıktır. Şahit bildiğini ve gördüğünü açıklar. Ortada olmayan ve Londra’dan  merkeze gönderilen  bir telgrafın, bilgi notu olarak gönderildiği Paris Büyük Elçiliği’ndeki metninin 5-6 yıl sonra hatırda kalan “mealine” dayanılarak yapılan, tanıklık değil, ihtilâl tipi bilirkişiliktir.

Yukarıda açıkladığım nedenlere dayanarak bir hukuk ve adalet kiri hakkında yasal zorunluluklarla bu istemin esastan incelenmesine katılıyorum ve tarih önünde âdil bir yargılama yapılabilmesi için yargılamanın yenilenmesi yolunda oy kullanıyorum.

Başkanvekili
Güven DİNÇER
***************
EK – 4
50.YILIN EKLERİ TARİH VAKFI DAVASI BASIN KONSEYİ ŞİKAYETİ

MEHMET ARİF DEMİRER
Reşit Galip  Cad. 101/2 Ankara              Tel 446 2045 - Faks 446 2071
aaron1@tnn.net         www.kemalizm1938.org          www.dp1946.org
Basın Konseyi
Genel  Sekreterlik
İSTANBUL                                                                       25 Eylül 2005
KONU: 6 Eylül 1955 Olaylarının Ellinci Yılı yayınları hakkında şikayet
6 Eylül 2005 tarihli Radikal Gazetesi’nin birinci sayfasında manşette verilen bir yazı vardı: Türkiye’nin Utanç Gecesi.
Bu yazı yanlış ve çarpıtılmış bilgiler içermektedir. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Sayın İsmet Berkan’a bir Açık Mektup gönderdim ve düzeltme istedim.  Cevap verilmedi.
Şikayet Tarih Vakfı’nın 6 Eylül 2005 günü satışa sunduğu bir kitaptan kaynaklanıyor: “6-7 Eylül Olayları – Fotoğraflar/Belgeler – Fahri Çoker Arşivi”
Tarih Vakfı’na bu kitabın Sunuş yazısındaki yanlışları içeren bir mektup gönderdim. Bu mektubu da yukarıdaki şikayetlerimi destekleyici (açıklayıcı) bir belge olarak gönderiyorum.
Şikayetim ile ilgili olarak Basın Konseyi’ne bir öneri getiriyorum: 6 Eylül  1955 Olaylarını – Yassıada Davasını  [1] ve D’Amato Önergesi sonucu bu olayların POGROM olarak ABD Senato kayıtlarına geçmiş olmasını  bir medya etkinliği ve bütün olarak ele alalım. Bir Halk Mahkemesi düzenleyerek gerçek anlamda bir İade-i Muhakeme yapalım.  POGROM ve Tertip iddialarına kesinlik kazandıralım, ki her yıl Türk basını bu tür yanlış-yanlı ve dezenformatif  yazılarla hem T.C. vatandaşlarını yanıltmasın hem de yabancılara Türkiye aleyhine kullanacakları koz vermesin. Türk basını elli yıldır bunu yaptı: Yanlış haber yazdı ve her biri ile yabancıların elleri güçlendi. Artık bu yanlışa bir son verelim.
Saygılarımla                                                            
Mehmet Arif Demirer
Basın Konseyi’ne ikinci şikayet yazım TV8’de 5 Eylül 2005 gecesi  yayımlanan bir belgesel ile ilgili idi.

Basın Konseyi’nin her iki Şikayet ile ilgili karar özeti aşağıdadır: (Konseyi’nin web sitesinden alıntı)

ŞİKAYETÇİ: Mehmet Arif Demirer (Okur-İzleyici-Tarihçi)
ŞİKAYET EDİLEN:
1) Araştırmacı Dilek Güven ve Radikal Gazetesi
2) Program Yapımcısı Rıdvan Akar ve TV8
ŞİKAYET KONUSU: 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili yazı dizisi ve televizyon programında gerçeğe aykırı yayın yapılması ve düzeltme isteğinin de dikkate alınmaması…
CEVAP: Şikayet edilenlerden, Radikal Gazetesi ve Radikal Gazetesi Araştırma Görevlisi Dilek Güven, Basın Konseyi’ne cevap göndermemişlerdir.
Yapımcı ve Belgeseli Yayına Hazırlayan Rıdvan Akar, Basın Konseyi’ne gönderdiği cevap mektubunda, gazeteci olmasının yanı sıra tarihçi de olduğunu, bu şikayetin Genel Sekreterlik tarafından işleme alınmaması gerektiğini, şikayetçinin ciddiye alınmasına gerek olmadığını, çünkü şikayet konusu yayının Basın Meslek İlkeleri’ni değil tarihçileri ilgilendiren bir konu olduğunu belirmiştir.
TV 8 Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Ali Tevfik Berber, Basın Konseyi’ne gönderdiği cevap mektubunda, şikayet konusu belgeselin Rıdvan Akar tarafından BİR Yapım Şirketi adına hazırlandığını, Basın Konseyi’ne yapılan şikayetin adı geçen BİR Yapım’a fakslandığını, şikayette dile getirilen iddialar hakkında cevap gelmesi halinde konunun aydınlığa kavuşturulması için elinden geleni yapacağını kaydetmiştir.
DEĞERLENDİRME VE KARAR: 16.11.2005 günlü toplantıda durumu değerlendiren Basın Konseyi Yüksek Kurulu (BKYK), yazı dizisi ve programda tarihsel bir olayın ele alındığı, hazırlayanların kendi anlayışlarına göre yaşananları tartıştığı, böyle bir yaklaşımın demokrasi ve ifade özgürlüğü açısından doğal sayılması gerektiği, sırf farklı görüşte olmanın cevap ve düzeltme hakkına imkan vermeyeceği, farklı görüşte olanların kendi görüşlerini çeşitli mekanlarda açıklayabileceği, tarihin Basın Konseyi veya benzer kurumlarca değil, tarihçiler tarafından incelenip değerlendirileceği, dolayısıyla şikayet ve şikayet konusu yayınlarda Basın Meslek İlkeleri’nin ….. 16. maddesini ilgilendiren bir yön bulunmadığı ve işlem yapılmasına gerek olmadığı sonucuna vararak, dosyanın gündemden çıkartılmasına oy birliğiyle karar vermiştir. (BKYK/2005/086-087)

MEHMET ARİF DEMİRER
Reşit Galip  Cad. 101/2 Ankara Tel 446 2045 - Faks 446 2071 - 0532 253 9277
aaron1@tnn.net          www.kemalizm1938.org          www.dp1946.org

Basın Konseyi
Genel Sekreterlik
İSTABUL                                                                             5 Aralık 2005

İLGİ:  1 – 24 Kasım 2005 tarihli yazınız ve eki Karar
             2 – 25 Kasım2005 tarihli yazımız 

OLAĞANÜSTÜ İTİRAZ No 1
25 Eylül 2005 tarihli Şikayet
Şikayet edilen: Radikal Gazetesi

A - Bomba Haberi yalan değildi. Radyo Haberi provokatif değildi. Yabancı radyolar ve Anadolu Ajansı aynı haberi sabah erken saatlerinden beri zaten geçiyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti Radyolarının haberi vermemesi daha olumsuz olurdu. Radyo Haberi, Ek – 1.
B – Yazıda terör örgütü EOKA’dan bahsedilmemesini “ifade özgürlüğü” parantezinde kabul ederek şikayet konusu yapmaktan çıkarıyorum.
C – Polis Seyretti – Doğru değil. Polisin % 90’ı Patrikhane ve Konsolosluklara tahsis edilmişti. Polis sayısı yetersiz olduğundan 19 bin asker istenmişti. Askerlerin saat 20:00’de belirlenmiş semtlere gelmeleri istenmişti. Askerler belirlenmiş yerlere saat 24:00’de geldiler ve duruma hakim oldular.
D – Verilen rakamlar yanlış. Doğrusu 1004 ev ve 4 214 dükkan. Yazıda İstanbul’da azınlıklara ait enaz 50 bin ev olduğu belirtilmiş olsa idi gerçek ortaya çıkmış olurdu. Azınlıkların evleri % 2 oranında tahrip olmuştu. Türk basını bu gerçeği yazmaktan korkuyor mu? Kimden? Rumların evlerinin           % 80’inin tahrip olduğunu yazan ve söyleyenler de var.  Bkz. OLAĞANÜSTÜ İTİRAZ No  2.
E -  Yassıada Mahkemesi’nde DP’ye ceza verilmedi. Bu maddi hata şu nedenle ironik.  Yassıada’da 6/7 Eylül Davası’nın Karar tarihi 5 Ocak 1961. Bir gün sonra, 6 Eylül 1955 günü DP İstanbul İl Başkanı olan ve Menderes’in ısrarlı talebine rağmen savcılık tarafından savunma adına tanıklık yapması reddedilen Dr. Orhan Köprülü, o tarihte Devlet Başkanı olan Cemal Gürsel’in kontenjanın-dan Kurucu Meclis’e üye olarak girdi.
Şu tespit baştan aşağıya YANLIŞ:
“6-7 Eylül’den sonra binlerce gayrimüslim Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Bu göçler, İstanbul’daki dini çoğulculuğun sonu oldu.”
Radikal bu cümle ile bir genelleme yaparak hiç göç etmeyen Ermenileri, İsrail’e bambaşka nedenlerle giden Yahudileri ve bu olay nedeni ile sözde göç eden Rumları aynı potaya koyuyor. Önce bu yanlış. Ermeniler hiç göç etmediler. Yahudilerin İsrail’e gitmeleri çok değişik nedenlere dayalı. Rumlar ise bu olaydan sonra göç etmediler.  “Göç” olarak nitelendirilebilecek olay 15.3.1964 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi çerçevesindeki “SÜRGÜN” olayıdır.
Rumların göç etmediğine üç kaynak gösteriyorum:
1.                   Yunanistan Dışişleri Bakanı Averoff: “Cyprus – Lost Opportunities” Sayfa 345. 1959 yılı mayıs ayında İstanbul’da T.C. pasaportlu 65 bin Rum var. Buna yaklaşık 15 bin Yunan pasaportlu (1964’de SÜRGÜN’e gönderilen) Elenler var. Eklerseniz 1955’deki toplam 90 bin rakamına çok yaklaşırsınız: 65 + 15 = 80. 
2.                   Rapport des Deux – Zeki Kuneralp  ve Dimitri Bitsios -  Ağustos 1959
İki ülkedeki azınlıkların sorunları inceleyen Rapor. Rumların göç etmediklerinin en resmi belgesi. (Ek – 2)
     3.  Mihail Vasiliadis’in Yazısı (Ek – 3)
Bu itirazım ile ilgili olarak Radikal Gazetesi’nin Basın Konseyi’nin yazısına dahi cevap vermediğini buraya kaydediyorum.

OLAĞANÜSTÜ İTİRAZ No 2
5 Eylül 2005 tarihli TV8 Belgeseli
Yapımcı: Rıdvan Akar
19 Ekim 2005 tarihli Şikayet
Belgesel’de 3 önemli Maddi Hata olduğunu belirtmiştim:

1 – Londra Konferansı’nda işler iyi gitmiyordu. Onun için Zorlu  “Elimi kuvvetlendirin” diye 28 Ağustos tarihli Telgrafı çekti. (Bkz. Ek – 4 Mahmut Dikerdem’in Anıları)
2 – Coşkun Kırca’nın yalancı tanıklığı (Bkz. Ek – 5 Telgrafın Aslı ve Coşkun Kırca’nın mealen hatırladığı, Belgesel’de kendi sesinden verilen bölüm)
3 – Rumların evlerinin % 80’inin tahrip olduğu iddiası

Her iki itirazımın ortak hususları ve Talebim:
Basın Konseyi şikayetlerimi dört muhataba göndermiş:
1.                   Radikal Gazetesi ve Dr Dilek Güven
2.                   TV8 Yayın Yönetmeni
3.                   Rıdvan Akar
Dört muhataptan ikisi hiç cevap vermemiş, birisi de sorumlu olduğu televizyon kanalının yayımladığı belgeselin sorumluluğunu üstüne almamış,  şikayet konusunu yapımcı BİR Yapım’a iletmiş, cevap alırsa konunun aydınlığa kavuşturulması için elinden geleni yapacakmış. Bu kişi,  Sn Ali Tevfik Berber, benim gönderdiğim hiçbir faks ya da e postasına cevap vermemiştir.
Rıdvan Akar cevap vermiş ve:
i   – Gazeteciliğin yanı sıra tarihçi olduğunu,
ii  – Şikayetimin Genel Sekreterlik tarafından işleme alınmaması gerektiğini,
iii – Şikayetçinin ciddiye alınmasına gerek olmadığını
belirtmiş. Gerekçe olarak da Şikayet Konusu yayının Basın Meslek İlkeleri’ni değil, tarihçileri ilgilendiren bir konu olduğunu göstermiş.
Basın Konseyi Kararı’nda “tarihsel bir olayın ele alındığı, hazırlayanların kendi anlayışlarına göre yaşananları tartıştığı, böyle bir yaklaşımın demokrasi ve ifade özgürlüğü açısından doğal sayılması gerektiği” belirtilmiştir. Bu nedenle “cevap ve düzeltme hakkına imkan” yokmuş.
Şikayetlerimin konusu,  elli yıl öne yaşanmış bir olaydır. Bir gazete ve bir televizyon kanalı tarihsel bir olayı okuyucularına ve izleyicilerine yanlış ve yanlı yansıtırsa, bu eylemleri Basın Konseyi’ni ilgilendirmez ise kimi ilgilendirir?
Bir örnek ile konuyu basitleştirmek istiyorum. Hürriyet Köşeyazarı Sn Tufan Türenç 14 Eylül 2005 tarihli yazısında Fransız Cumhurbaşkanı de Gaulle’ün 1963 yılında Türkiye’ye geldiğini ve Demirel ile görüştüğünü  vs yazdı. 
O olay da tarihsel bir olaydı ama yazarın verdiği tarih,  1963, yanlıştı. Doğru tarih 1968 idi. Yazara iki defa, Basın Konseyi’ne de bir kez düzeltme yapılması için ricada bulundum. Düzeltme yapılmadı.
Bu durumda ne yapacağız? Türk Tarih Kurumu’na (TTK) mı gideceğiz, tarihsel bir olay olduğu için?  TTK mu tekzip edecek?
Oysa biz doğruyu yaparak yazara gittik ve sonuç alamayınca Basın Konseyi’ni bir yazı ile uyardık.
Sonuç: SIFIR. Daha doğrusu tepki: SIFIR. Sonuç: Dezenformasyon.
Radikal Gazetesi’ndeki yazıları okuyan on binlerce vatandaşımız, gazetedeki yazıya göre daha Londra Konferansı başlamadan önce çekilen bir telgrafı, “Londra Konferansı’nda işler iyi gitmiyordu. Zorlu elinin güçlendirmesini istediği için o telgrafı çekti” şeklinde algıladı. Belki de Zorlu’yu ayıpladı?
TV8’deki Belgeseli de on binlerce vatandaşımız izledi ve barbar Türklerin Menderes-Zorlu’nun kışkırtması sonucu azınlık Rumları evlerinin yüzde seksenini tahrip ettiğini öğrendi. O dönemin başbakan ve devlet bakanı hakkında bir görüş sahibi oldu. Yanlış bir görüş.

Şimdi Basın Konseyi’ne soruyorum:
Olayın elli yıl önce yaşanmış olması önemli değil. Önemli olan medyamızda yayımcılık yapanların vatandaşı yanlış bilgilendirmeleri ve yanlışları kendilerine gösterildiğinde cevap bile vermemeleri. Dikkat ediniz Basın Konseyi’ne bile gelen cevap sayısı dörtte bir.
Medyada çalışanların vatandaşları yanlış bilgilendirmeye özel imtiyazları mı var?
Ya da Rıdvan Akar’ın Basın Konseyi’ne “Bu adamı ciddiye almayın” demeye?
Basın Konseyi’nin 24 Kasım 2005 tarihinde bana tebliğ edilen 16 Kasım 2005 tarihinde aldığı Karar’ın belki de en üzücü tarafı şudur:
Basın Konseyi; şikayet edilenlerin tepkisizliklerini ya da (Rıdvan Akar örneği) nezaket kuralarını zorlayan tepkisini ciddiye alarak, kabullenerek, şikayet hakkında işlem yapmamakla dezenformasyonun bir parçası olmuş, bir anlamda dezenformasyonu desteklemiştir. Bunu, Basın Konseyi’ne olan saygım nedeni ile,  kabul etmek istemiyorum.

SONUÇ VE TALEP:
Şikayetim hakkında tarihsel olaylarda gerçekleri saptırarak, çarpıtarak, yayım yapıldığı gerekçesi ile, okur ve izleyicilerin yanlış bilgilendirildikleri için, işlem yapılmasını arz ediyorum.
Sn. Tufan Türenç’in maddi hatasını düzeltmesi için girişimde bulunulmasını rica ediyorum.
Her iki Şikayet Dilekçemdeki önerimin irdelenmesini ve tarafıma cevap verilmesini istirham ediyorum.
Saygılarımla                                              
MEHMET ARİF DEMİRER
BAŞBAKAN MENDERES’İN
24 AĞUSTOS 1955 LİMAN LOKANTASI KONUŞMASI
Konuşmanın benim kitabımdaki [2] orijinal metni:
Kıbrıs meselesi hakkında konuşmaya başlarken, evvela bugünkü gazetelerde İngiltere Hükümeti’ne bir nota vermiş olmamız münasebetiyle çıkan yazıların, bu notanın hakiki mahiyetini tamamiyle aksettirmediğini tebarüz etirmek isterim. İngiltere Hükümeti’ne verdiğimiz notada Kıbrıs’taki ırkdaşlarımızın maruz bulundukları tehlikeden duymakta olduğumuz endişeyi izhar ettik. İngiltere Hükümeti’nin vazife ve selahiyetine, pek tabii bir müdahale manasını tazammun etmemek şartiyle, vermiş olduğumuz notanın hakiki manası bundan ibarettir.
Kıbrıs meselesinde Türk Hükümeti’nin ne derecelerde soğukkanlı ve ihtiyatlı hareket etmiş olduğunu ve Türk Hükümeti’nin ve hatta bütün Türk milletinin Kıbrıs meselesinde Türk-Yunan dostluğuna ne derecelerde ehemmiyet atfeylemiş bulunduğunu burada ayrıca belirtmek suretiyle, izah ve tekrara hacet yoktur, sanırım. Kıbrıs meselesi  ortaya çıkalı beri, dünya kadar söz söylendi. Birçok gürültü yapıldı. Bugüne kadar mesul hükümet reisi olarak benim söylediklerim, birkaç cümleyi  geçmez. Bu meselede bu dereceye kadar soğukkanlılığımızı muhafaza etmekle, Türk – Yunan dostluğuna atfettiğimiz ehemmiyet ve kıymetin delillerini vermiş bulunuyoruz. Bugün de, yine Kıbrıs üzerine konuşurken, Türk – Yunan dostluğuna ve ittifakına aynı kıymet ve ehemmiyeti vermekte devam ettiğimizi önceden söylemeliyim. İşler, hiçbir tedbirin tesir etmeyeceği bir sahaya götürülmeden önce, belki makul bir hal yoluna girebilir ümidiyle huzurunuzda konuşmaktayım.
Bu ana kadar olan sabır ve sükutumuzun, bu konuşmamıza lazım gelen haklı ehemmiyetin verilmesini icap ettirecek esaslı bir amil teşkil ettiğine de ayrıca kaniyim.
Kıbrıs meselesi diye bir mevzuu ele aldığımız zaman, bunun son bir iki senenin icadı olduğunu derhal kavrayacaksınız. İnsanlar, durup durup kendi kendilerine mesele çıkarmak ve dertler icat etmek itiyadından kurtulamıyorlar. Yunanlı dostlarımız, yalnız kendileri için değil, fakat aynı zamanda bizim için ve bütün dünya için de ortaya bir dert atmış bulunuyorlar. Yunanistan’da ve sair yerlerde bir takım tahrikçilerin sözlerine, iddia ve yaygaralarına bakılacak olursa, Kıbrıs Yunanistan’a ilhak edilmediği takdirde gökler yere düşecektir. Hakikatı vuku bulsa dahi Yunanistan’ın ne iktisaden, ne siyaseten, ne de askerlikçe zerre kadar kuvvetlenmesi şöyle dursun, hem kendisini, hem de kendisinin mensup bulunduğu hür milletler camiasını zaafa uğratmaktan başka birşey elde etmeyeceği bir hakikattir.
Kıbrıs meselesinde, tahrikçilerin takındıkları tavır ve vaziyetle söylenen sözler bizleri haklı endişelere sevk etmiş bulunuyor. Bu endişelerin bir kısmı istikbale muzaf olmakla beraber, bugünden yarına vahim hadiselerin cereyan edebileceğine dair ortada dolaşan sözler, endişelerimizin kaynağını teşkil etmektedir. Hiç ihtimal vermek istemiyoruz ve böyle olabileceğine imkan da göremiyoruz, fakat 28 Ağustos’un Kıbrıs’daki arkadaşlarımız için bir katliam günü olacağını terrorist bir eda ile  mütemadiyen ilan edip durmaktadırlar.    Biz, adada hukuki meselelere dayanarak vaziyete hakim olan ve adaya vazi-ülyed (hakim ?) bulunan İngiliz Hükümeti’nin vazifesini tamamiyle yapacağına kaniyiz. Ancak, adadaki Rum halkının yıllardır devam eden gayet şiddetli tahrikler neticesinde galeyan haline getirilmiş olduğu ve bu halkın  silahlandırılması teşebbüs ve hareketlerinin de çok ilerlemiş bulunduğu  söyleniyor. Binaenaleyh, ani bir hareket, şuursuz ve caniyane bir teşebbüs, telafisi gayrimümkün neticeler doğurabilir mi, maalesef biz bugün bu kadarını dahi teemmül (durup düşünme) etmek mevkiine gelmiş bulunuyoruz. Hareket, ani olabilir. Mahalli hükümet hazırlıksız bulunabilir. Oradaki halkımız, son derecelere kadar tahrik edilmiş ve silahlandırılmış bir ekseriyet karşısında, masum, hareketsiz ve silahsız bulunabilir. Fakat bu, hiç bir zaman onların bir an için dahi müdafaasız kalacakları manası-nı tazammun etmez. Bu bakımdan büyük bir endişe ve heyecan içinde bulunan Kıbrıslı ırkdaşlarımızı tatmin etmek ve müsterih kılmak isteriz.
Görüyorsunuz, işler ne derecelere kadar ileri götürülmüş bulunuyor. Dünyanın bu kadar nazik ve karışık vaziyeti karşısında Türk ve Yunan milletlerinin birbirleriyle dost ve müttefik olmalarını adeta bir kader hükmü gibi kati ve muhkem bir hakikat olmasına ve böyle bir manzara arz etmesine rağmen, tedbirsizlik ve idraksizliğin bu kadar şayanı teessüf vaziyetler ihdas etmiş olduğunu derin bir elem ve teessürle belirtmek istiyorum. Tahrikçiler, bütün akıl ve izan sahiplerini, Türk dostluğuna ve ittifakına büyük kıymet verenleri, memleketi idare etmek mesuliyeti altında bulunanları, bunların hepsini meşum bir cazibenin iğnesine takarak meşum bir istikbale doğru sevk etmektedirler. Memleketimizin bu hadiseler karşısında duyduğu teessürü ifade ederken, akıl ve izanın dost ve müttefik Yunanistan’da yakın zamanda hakim olmasını, bu memlekette yaşayan herkesle beraber, hükümet ve ben de candan temenni etmekteyiz. Dünyanın başındaki gaileler yetmiyormuş gibi, durup dururken muztarip beşeriyetin başına böylesine hiçten gaileler ihdas etmek, akıl ve şuurla kabili telif değildir. Bu, ancak dünyanın huzuruna kastedenleri memnun edebilir.
Tahrikçilere göre, adanın şu kadar nüfusu Türk, şu kadar  nüfusu  Rummuş ve onlara göre, sanki bütün dünyada coğrafi hudutlar bu esasa göre çizilmiş gibi, Kıbrıs’ın kaderi de bu esasa göre tayin edilmeli imiş. Ben, bu konuşmamda hukuki prensiplerin, siyasi teammül ve hakikatlerin ve nihayet dünya coğrafyasının göstermekte olduğu manzaranın manalarını izaha çalışmayacağım. Bunlar üzerinde yarın Londra’ya hareket edecek olan heyetimiz,    hükümetimizin noktai nazarını ve  memleketimizin görüş ve düşünüşünü layıkiyle ve selahiyetle teşrih ve ifade edecektir. Ben yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, nüfus ekseriyetine göre herhangi bir bölgenin kaderinin tayin edilmesi prensibi, bu dünyada, hele böylesine parçalı olarak tatbik yeri bulmuş değildir. Bir vatan, terzinin önündeki kumaş parçası gibi neresinden istenilse kesilebilir bir meta değildir. O, esas itibariyle etnik hakikatlere dayanmakla beraber, coğrafi, siyasi, iktisadi ve askeri bir bütün teşkil etmek bakımından türlü amillerin tesiri altında, tarihi hadiselerin gösterdiği istikamette hudutları çizilen bir coğrafya parçasıdır. 
Memleketin hudutlarının mutlak ve tek amil olarak ırki esasa istinaden çizilmediği hususunda, bugünkü dünyada yüzlerce misal vermek mümkündür. Aynı zamanda, muayyen bir nüfus topluluğunun, mesela Kıbrıs’ta olduğu gibi sakin bulunduğu arazi parçası mutlaka falan memlekete ilhak edilmediği takdirde orada sakin olanların bedbaht ve felaket içinde olacakları iddiası da hiçbir suretle doğru değildir.
Baksınlar, görsünler: memleketimizdeki Rum vatandaşlarımızla ne derecelere kadar kardeşçe ve hepimiz aynı vatanın çocukları olmak bahtiyarlığı içinde yaşamaktayız. 
Bugün tahrikçilerin istinat etmek istedikleri adadaki nüfus sayısının fazlalığı esasını, kendi ifadeleriyle bir hamlede çürütmek mümkündür. Vaktiyle Garbi Trakya için Lozan’da bir plebisit yapılmasını istemiştik. Buna şiddetle itiraz eden Yunanistan olmuştu. O günkü iddia ve delillerini bugün kendilerine karşı kullanmak kolaydır.
Bunun ötesinde, tarihi hadiselerin akışına bakarak şurasını dikkat-leri önüne koymak lazımdır:
Nüfus ekseriyetinin kendilerinde olması esasına dayanarak mı daha dün Ankara’nın önüne kadar gelmiş bulunuyorlardı? İzmir’de, Aydın’da, Denizli’de, Eskişehir’de işleri ne idi?
Acaba oralarda self-determination, milletlerin kendi mukad-deratlarını kendilerinin tayin etmesi prensibinin hakimiyetini tahakkuk ettirmek için ilahi bir misyonları mı vardı?
Birinci Cihan Harbi’nin emsalsiz felaketleri içinden tamamiyle takatsiz, silahsız, hatta milli birliğini kaybetmiş bir halde çıktığımız bir anda, bizi istiklalimize ve milli mevcudiyetimize mal olacak derecelerde tehlikelerle karşı karşıya bırakmış olan hadiseleri Atatürk’ün ve Venizelos’un realist görüşlerine uyarak unutmak ve kaale almamak istiyoruz. Fakat bugünkü manzara, bize milli mevcudiyetimiz için yaptığımız sonsuz fedakarlıktan ve yaşadığımız çok tehlikeli ve elemli seneleri zaruri olarak hatırlatıyor.
Genç bir milletin heyecan kaynağını teşkil edecek bir takım meseleler olabilir. Fakat bunları ve bu heyecanları, başkalarına ve bilhassa kendilerine zarar vermeyecek vadilerde kendileri, komşuları ve bütün bünya için hayırlı yollarda kullanmak icap eder. Yunanistan, bir nevi irredantizm    politikası ile işe başladı. Hatta buna biraz da, pek yakışık tarafı olmasa dahi, emperyalizm karıştı. Girit’ten, şuradan buradan başlandı. Bir bakıma, bu irredantizm muvaffak olmuş gibi görünür. Fakat muhasebesi tam yapıldığı takdirde, bu politikanın, hem Yunanistan için hem Türkiye için şeametli (uğursuzluk) olduğunu kabul etmemeğe imkan yoktur. Girit alındı, şurası burası alındı. Daha da birçok yerler alınacak sanıldı.  Ankara’ya kadar gidildi ve hadiseler, oralarda asırlardan beri Türklerle yan yana, kucak kucağa yaşayan ırkdaşlarının, tarihte misli görülmemiş bir tasfiyesi ile nihayet buldu.    Girit’i almak metotlarının Kıbrıs’ta tekrar edilmekte olması, ister istemez Türkleri, Yunan irredantizm hareketlerinin başlangıcından bugüne kadar olan seyrini hatırlamaya sevk ediyor. Kıbrıs’taki bir avuç ekseriyetlerine istinat ederek dünyanın başına yeni yeni gaileler açmak isteyenlere, ister istemez, “Ankara önünde ne işleri vardı?” sualini sormak zaruretini hissettiriyor.
Şurasının herkesçe ve açık olarak bilinmesi lazım gelir ki, Türkiye sahillerinin büyük bir kısmı, başka devletlere ait olan tarassut ve tehdit palangalariyle muhat bulunuyor. Bir Kıbrıs adası bugün salim görünmektedir. Bu bakımdan Kıbrıs Anadolu’nun bir devamından ibarettir. Ve onun emniyetinin esas noktalarından birisidir. Bu itibarla onun bugünkü durumunda bir tebeddül bahis mevzu olursa, bunun etnik esaslara göre değil, çok daha mühim ve esaslı olan diğer hakikatlere ve mesnetlere gore halledilmesi ve Türkiye’ye raci olması lazım gelir. Londra’ya gidecek olan heyetimiz, statükonnun muhafazasını asgari şart olarak müdafaa edecektir. Statükonun muhafazası her türlü ihtilafları men edecek bir haldir.
Memleketimzin sükunetini bugüne kadar muhafaza etmiş olması, diğer taraftan tahrikçilerin velveleyi ayyuka çıkarmış bulunması, meselenin halli üzerinde hiç bir tesir icra etmez. Bugüne kadar olanları, biz, sadece bir hevesden ve iç politikalarında prestij kazanmak davasından ibaret telakki edegeldik. Yalnız şu da var ki, tahrikçiler tarafından aylardan beri devam edip gelen tazyiklerin bir hükümetin makul politikası ve bunun beynelmilel planda sağlayacağı itibar üzerinde asla müessir olamayacağı pekala hatıra gelmesi  lazım gelen bir husus iken bu ne biçim hükümettir ki, bir kasaba papazına devlet muamelesi yapacak kadar eğilip bükülmektedir?
İnsanların ve milletlerin hayır ve menfaatleri husumetten değil, dostluktan ve muhabetten gelir. Biz, hadiselerin, evvela vasıflarına ve meziyetlerine büyük kıymet vediğimiz Yunan milleti için şeametli olabilecek bir mecraya dökülmesini önleyebilmek için, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan böyle de elimizden gelen gayreti sarfetmekte devam edeceğiz.
Fakat şurasını da katiyetle ifade edeyim ki, bu memleketin, Kıbrıs statükosunda bugün için ve hatta yarın için memleket aleyhine olabilecek bir değişikliğe katiyen tahammülü yoktur.”
DİLEK GÜVEN’in benim kitabımdan, sayfa numarası vererek, yaptığı alıntı öncesi açıklaması:

“Menderes, 24 Ağustos 1955’te bir konuşma yaptı. Üçlü konferansın bir gün öncesinde [3] yaptığı konuşmada Menderes, Türk hükümetinin Kıbrıs meselesine yönelik temkinli tutumuna da son vermiş oluyordu:
(Konuşmanın Dilek Güven tarafından makaslanmış, Türkçesi değiştirilmiş şekli)

 “28 Ağustos’ta Kıbrıs’taki kardeşlerimize karşı bir kıyım gerçekleşeceğini öğrendik. Evet, oradaki halkımız sessiz ve silahsızdır. Ama bu, savunmasız oldukları anlamına gelmez. Orada korku ve endişe içinde bulunan kardeşlerimizi sakinleştirmek istiyorum.
(…)
Tarihe bakarak, Yunanlılara şunu hatırlatmak icap eder: Zamanında Ankara’ya burada daha fazla sayıda Rum yaşadığı için mi gelmişlerdi?
İzmir, Aydın, Denizli, Eskişehir’de ne işleri vardı?
O zamanki misyonları kendi kaderini tayin hakkını uygulamak mıydı?
(…)
Atatürk ve Venizelos tarafından başlatılan barış ve dostluğu sürdürmeyi çok isteriz. Ancak bugünkü durum bize tavizlerle ve korkularla dolu geçmişi hatırlatmaktadır. Yunanistan’ın emperyalist yayılımcı bir politika izlemiş olduğunu unutmamalıyız.
Hepimiz Girit örneğini biliyoruz.
Kıbrıs, Anadolu’nun bir parçasıdır. Kıbrıs’ın hukuki statüsünde bir değişiklik olacaksa, o zaman Kıbrıs sadece Türklere geri verilebilir. Türkiye hiçbir zaman Kıbrıs’taki statükonun değiştirilmesine izin vermeyecektir.”    




[1]              Bu dava da Anayasa Mahkemesi nezdindeki girişimimizin reddi de çok büyük birer hukuk skandalıdır.
[2]              “6 Eylül 1955 Olayları – Yassıada 6/7 Davası” 1995
[3]              Üçlü konferans 29 Ağustos günü başlamıştır, bir değil beş gün sonra !
*************
YÜCE DİVAN KARARI

ESAS SAYISI                                    : 1996/1 (Değişik İşler)
KARAR SAYISI                                : 1997/4
KARAR GÜNÜ                                 : 9.12.1997
DAVA                                                : Yüksek Adalet Divanı’nın
                                                              05.01.1961 gün ve
                                                             1960/3 Esas sayılı kararına
                                                              ilişkin yargılamanın
                                                              yenilenmesi.
YARGILAMANIN YENİLENMESİNİ İSTEYEN                                       : Fatin Rüştü ZORLU mirasçısı 
                                                             Sevin ZORLU
VEKİLİ                                              : Avukat Akın KONYALIOĞLU
                                                             Bükreş Sokak No:8/2 Çankaya
ANKARA
I- BAŞVURUNUN GEREKÇESİ:
Davacı vekilinin 11.6.1996 günlü dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:           
“Önce hemen belirtelim ki bu başvurumuzun asıl amacı Yüksek Adalet Divanı kararını dayanak göstererek, 6/7 Eylül 1955 olayları ile ilgili olarak her Türk vatandaşını rahatsız eden (T.C. Devletini – Hükümetini Rum vatandaşlara karşı POGROM tertiplemekle suçlamak ve ilan etmek) çabasında olan yabancı devletlerdeki yanlış izlenimi silmektir. POGROM; eski Rusya’da “hükümetin idaresi altında Yahudi azınlıklara karşı yapılan kargaşa veya katliam’a” verilen isimdir. 
1) Kamu oyunda 6/7 Eylül olayları olarak bilinen vakıa, Yüksek Adalet DİVANINDA (YAD) 3 sayılı dava idi. Bu davada, olayın tertip, C. Bayar, A. Menderes ve F.R.Zorlu’nun da olayın tertipçileri olduğunu söyleyen bir çok tanık dinlenilmiştir. Ancak, o sırada ihtilal idaresi altında bulunulduğundan tüm tanıklar, Milli Birlik Komitesi’nin görüşleri doğrultusunda, olayların tertip olduğu yolunda sanıkları suçlayıcı ifadeler vermişler, doğru dürüst savunma tanığı dinlenilmemiştir.

            YAD’nda tanıkların nasıl bulunduğu ve bunların nasıl tanıklık yaptığı (Ek-1) olarak sunduğumuz M.A.Demirer’in DEZİNFORMATSIYA isimli kitapçığında 26, sayfada Aziz Nesin’in 04.11.1960 tarihli “Tanıklar Geçidi” isimli yazısında açıklanmaktadır.
Yargılama sırasında sanıkların ısrarlı taleplerine karşın olayları bizzat yaşayan ve bugün de hayatta bulunan Orhan Köprülü, Ramiz Eren, Fuat Doğu, Hüsamettin Canöztürk, Fahri Çoker, Ali İhsan Çelikhan, İsmail Soysal, Kamuran  Gürün ve olayların başlamasına sebep olan İstanbul Ekspres gazetesi Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu dinlenilmemiştir. Bu tanıkların dinlenilmeleri; biraz sonra arz edeceğimiz ve kararda, sanıkların suçlanmalarında delil olarak gösterilen telgrafın amaç ve anlamı ile yorumlanması açısından zorunlu idi.
2) Yüce Divan’da; devrin Dışişleri Bakan vekili F.R. Zorlu’nun Kıbrıs Konferansı için bulunduğu Londra’dan 28.08.1955 günü gönderdiği telgraftan söz edilmiş ancak bu telgraf Yüce Divan’da hiç okunmadığı halde tanıklara yorumlattırılarak sanıklar suçlanmıştır. Başka bir anlatımla  anılan telgraf suç delili olarak nazara alınmıştır . Söz konusu telgrafta Londra’da bulunan Zorlu, sözümona konferansta kendini daha güçlü hissedebilmek için Türkiye’de bir nümayiş düzenlenmesi için Başbakan’dan ricada bulunuyormuş! Oysa F.R. Zorlu’nun,  o sırada  konferansta çok güçlü olduğu hatta İngiliz kamu oyunu bile yanına aldığı, Yunan heyetinin şaşkına döndüğü herkesçe bilinen bir olgudur. (Ek-1 sayfa 6) Söz konusu telgraf metni Ek-1 olarak sunduğumuz kitapçığın 15. sayfasında “Ek-1” olarak sunulmuştur. İşte bu gerçeklere karşın Yüce Divan’da 24.10.1960 günü dinlenilen tanık Coşkun Kırca; Paris’te 3. katip iken bu telgrafı okuduğunu belirtmiş ve telgraf metninin “Telgraf 6/7 Eylül hadiselerinde vazifeli olanlara emir manasına geliyor”, diyerek “Benim mantıki istidlal yolu ile vardığım kanaat budur” şeklinde ifade vermiştir.” (Ek-2 / Gazeteler)
Yüce Divan, sanıkların ısrarlı taleplerine karşın telgrafı okutmamış ve de üst dereceli dışişleri mensuplarını tanıklığa çağırmamıştır. Tanık Coşkun Kırca, 07.09.1955 tarihli TEMPO dergisine; “Olayları  hükümetin düzenlediği yönünde ifade vermedim” demiştir (Ek-3) Böylece anılan tanığın YAD önünde gerçek dışı  ifade verdiği ve bunun yargılamanın yenilenmesi için yasal bir dayanak  oluşturduğunu (CMUK 327/2) arz ederiz.

            Yüce Divan’da, Coşkun Kırca’nın, sanıkları suçlayarak olayların hükümetçe düzenlediği yolundaki ifadesini  öğrenen Dışişleri mensubu emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem :
“Coşkun Kırca....kayınbabasını (Fuat Köprülü) kurtarmak için her çareye  başvurmayı meşru görüyordu. Coşkun Kırca’nın gerçekleri çarpıtan tanıklığına karşı savunma tanıklığı yapmak üzere başvurdum. Yüce Divan kabul etmedi”, demiştir. (Ek-1 sayfa 13)
3) 6/7 Eylül olayları sırasında  İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Necdet Uğur, 07.07.1995 günü mektubunda ;
“...6/7 Eylül yağma ve tahrip için yapılmış bir gösteri değildir. Devlet güçlerinin de ihmali söz konusu değildir. Olay bir Ulusal tepki olarak başlamıştır, sonradan tahrip ve yağmaya dönüşmüştür. Devlet güçleri bu tür olaylar için ne hazırlıklı ve ne de eğitimli idiler...” diyerek olayların bir tertip  olmadığını açıkça belirtmiştir. N. Uğur’un bu mektubunun (Ek-4) CMUK’nun 327/5. mad. uyarınca yeni delil olarak kabulü ile ayrıca kamu tanığı sıfatıyla kendisinin dinlenilmesini arz ederiz.
4) 6/7 Eylül olaylarının, Türk Hükümetinin tertiplediği bir POGROM olduğu yolundaki Yüce Divan kararı, Türk düşmanlarına bulunmaz bir koz-fırsat vermiştir. 
Yunanlı yazar Alexis, Türk düşmanlığı yaparken anılan Yüce Divan kararını dayanak göstermektedir. (Ek-1 sayfa 31)
Ayrıca ABD senatörü D’Amato, 07.08.1995 tarihinde senatoya bir önerge vererek POGROM düzenleyen bir devlet olduğunu ve 6/7 Eylül olaylarında 15 kişinin de öldüğünü iddia ederek Türkiye’nin kınanmasını istemiş ve dayanak olarak yine YAD’nın 1960/3 sayılı kararını göstermiş ve bu önerge metni, hiçbir  itiraz olmadığından, ABD Senatosu’nda kabul edilerek tutanaklar dergisi Record’da yayımlanmıştır.  (Ek-5)
Görüldüğü gibi artık uluslararası toplum 07.08.1995 tarihinden bu yana “Anti-Greek Riot’s” (Rumlara karşı nümayiş) yerine POGROM sözcüğünü kullanarak olayları Cumhuriyet Hükümetimizin tertiplediğini iddia – kabul eder olmuştur.
Hiçbir Türk; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanının bir araya gelerek POGROM düzenleyebileceğine inanmaz. Bu nedenle ve yukarda arz olunan gerekçelerle 05.01.1961 gün ve 1960/3 sayılı karar için yargılamanın yenilenmesi talebiyle Yüksek Mahkemenize başvuruyoruz.”

II. YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ GÖRÜŞÜ
Yargıtay Cumhuriyet  Başsavcılığı’nın 2.7.1996 günlü görüşü şöyledir:
“Yüksek  Soruşturma  Kurulu’nun 21.9.1960 ve 2.10.1960 günlü Kararnameleri ile Yüksek Adalet Divanının 5.1.1961 gün ve 1960/3 esas sayılı kararının ve yargılamanın yenilenmesi isteminin konusunu oluşturan hükümde;
“Kıbrıs dava ve ihtilafının cereyan ettiği hadise had bir safhaya girdiği sırada Rum vatandaşlara Anayasanın tanıdığı kamu halinde birleştikleri ve Kıbrıs olayları dolayısıyla hassas bir durumda bulunan Türk vatandaşlarını Rumların mallarını  tahrip için nümayiş tertip ve harekete geçirdikleri....” iddiasıyla sanık Fatin Rüştü Zorlu ve suç arkadaşlarının  T.C.K. 64,65,  141/4-6-8,  173  maddeleri uyarınca cezalandırılmalarının istendiği,
Yüksek Adalet Divanı’nda sanıkların ve savunucularının yüzlerine karşı yapılan açık yargılama sonunda da gerekçe olarak;
“Tertip ve ihzarın, amil ve saikinin bilhassa Londra Konferansında ve takip edilecek siyasette sanık Zorlu’nun, dolayısıyla Türk Hükümetinin davada kuvvetli görünmesini temin hedefine müteveccih bulunduğu deliller ile tesbit edilmiş, sanığın, 28.5.1955 tarihli şifre telgrafındaki (ilgililere emir verilmesini), (Zorlu’nun aktif hareket edilmek istediğine) dair direktif ve sözlerin hadiseler muvacehesinde neye delalet ettiği anlaşıldığı gibi takip olunan usulün bir tertibe taalluk eylediği işbu şifre telgrafı sanık Menderes’in tutum ve hareketi dolayısıyla kararın (A) bölümünde gerekli izahat ve delilleri irae kılınmış, bu noktalara matuf savunmanın yerinde olmadığı açıklanmıştır. Hadisede şu veya bu topluluğun ve teşekkülün değil doğrudan doğruya D.P. Teşkilatının baş ve sevk edici rolü oynadığı yine deliller ile gösterilmiştir. Şurayı kaydetmek gerekiyor ki, sanıkların esas savunmaları netice itibariyle birkaç noktada temerküz etmektedir. Bazen tertip olduğunun kabulü, bazen de reddi, tertip olsa da kendilerinin tertip etmedikleri ve tertibe dahil olmadıklarıdır. Bu savunma her sanık tarafından tekrar edildiği ve bir evvel ki sanığın savunmasının reddinde nazara alındığı cihetle tekrar tafsile girişilmesinde fayda mülahaza edilmemiştir. Sanığın bir kısım savunması ise diğer sanıkların savunmalarında bahse konu olmuş ve reddi sebepleri gösterilmiştir. Divan huzurunda Başsavcılığın yeni delil ikame etmesini men eden bir hüküm yoktur. Delilin ikamesi şekli, talebin reddine mesned olamayacağı ve talepleri hakkında Divanın kanatine göre karar vereceği usulün 239 uncu maddesi hükmü iktizasındandır. Savunmada zikredilen şahitlerden Nurettin Aknoz’un hadiselerdeki tutumu aşikar bulunmuş, mumaileyh şahit, sanık Bayar ve Menderes’in daha ilk andaki hadisenin komünistler tarafından tertip ve ika edildiği yolundaki iddialarını sonuna kadar benimsemiştir. Şahit Kemal Aygün’ün hadiseler zamanındaki  ve bugünkü durumu itibariyle işin iç yüzünü bilmemesi kendi zaviyesinden belki mazur dahi görülebilir. Bilhassa kendisinin maiyet polisi şahit Davut Akdemir’in şahadeti Kemal Aygün’ün beyanı üzerinde fazla tavakkufun caiz olamıyacağını göstermektedir. Athenagoras’ın şehadeti ve Patrikhanenin mümessili olarak yazdığı yazı muhtevası lehe bir mana ifade etmekten uzaktır. Aziz Ozan, Coşkun Kırca ve Aydın Konuralp’ın beyanlarının diğer delillere istinad ettiği, şahit Şevket Temiz’in şahadeti (Kıbrıs Türktür Cemiyeti) nin değil, D.P. teşkilât ve mensuplarının harekete geçtiğinin delili olarak kararda ele alınmış ve sebepleri irae kılınmıştır. Şu hususu tebarüz ettirmek lazımdır. Şahitlerin şahadetlerinde hadiselere uygun ve diğer delillerle teyit edilen cihetleri nazara alınır ve takdire mesnet olur. Bunun dışındaki beyanların kararda münakaşa ve tahlili lüzumsuz tafsile sebep olacağından üzerinde durulmak mecburiyeti tahmil edilemez. Cemal Sancak ve Nevzat Emrealp’in raporlarının mesnedi hakkında bilgi olmadığı savunulmuştur. Cemal Sancak ve Nevzat Emrealp o günkü mevki ve vazifeleri dolayısıyla raporlarında kafi izahat vermemiş, çekimser yazmış olabilirler. Ancak bu şahitlerin duruşmadaki beyanları ve diğer şahadet ve deliller; tertibi ve tertipçileri meydana çıkarmıştır. Sanık, 28.8.1955 den 8 Eylül’e kadar Londra’da olduğunu ve bu itibarla hadiseye iştirakin bahse konu olmayacağını bildirmiştir. Kendisinin hadisedeki ve tertipteki tesir ve rolünün ne suretle vukua geldiği izah kılınmıştır. Deliller, tahkikat evrakı münderecatı ve buna dair belgeler sanık ve müdafilerinin savunmalarının yerinde olmadığını tesbit ve tevsik eylemiştir.”
“Sanık Bayar,  Menderes ve Zorlu’nun maksat ve hedefleri, yaklaşmakta olan Londra konferansında Kıbrıs davası için aktif bir hareketle müessir olmaktır. Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazası ile kısmen veya tamamen kaldırmayı hedefe tutan bir kasd tespit edilememiştir. Sevk madde ve fıkrasının medlul ve mahiyeti itibariyle burada umumi kasd’dan ayrı hususî maksadı da araştırmak icap eder. Filhakika Anayasanın zamin olduğu mal ve mesken masuniyeti ihlal edilmiştir. Ancak bu seyir, başka kasdın hudut ve şumulünün aşılmasından ileri gelmiş, hadisede 141 inci maddenin 4 üncü bendindeki unsurlar tekevvün ve teşekkül etmemiştir. Sanık Bayar, Menderes ve Zorlu’nun düşünce ve maksatlarının müteamil bir nümayiş hareketine de inhisar etmediği, müessir bir hareketin matlup olduğu kararın diğer kısımlarında açıklanmıştır. Rum vatandaşlara karşı müessir nümayişte ızrar kasdının mevcudiyeti aşikardır. Tahribatın büyük ve geniş olması ve işin talan ve yangına kadar götürülmesi ızrar maksadını kaldıracak bir faktör sayılamaz. Sanıklar aynı zamanda parti teşkilat ve mensupları ile izah edilen vasat içinde böyle bir harekete teşebbüs ve tevessül etmenin mukadder akibeti husule getireceğini bilecek durum ve mevkidedirler. Denebilir ki hadise, bu sanıkların birbirlerini ikna ve azmettirmenin müşterek neticesidir. Sanık Kemal  Hadımlı tertipten haberdardır. Musamahalı hareketleri ve zabıtaya hadiseler sırasında derhal ve emir vermemesi, bir zabıta memurunun müdahalesine mani olması suretiyle tertip ve ihzarda ve suçun işlendiği sırada müzaharette bulunmuştur. Bilhassa, tahribe mani olmak isteyen zabıta memurunu bertaraf etmesi, ızrar kasdının mevcudiyetine de malûmat ve vukufunu gösterir. Bu itibarla sanıkların mevcudiyetine de mâlumat ve vukufunu gösterir. Bu itibarla sanıkların izrar maksadına müstenit fiil ve hareketleri mevcut ve toplanan delillerle sübuta ermiş, bu husustaki  vicdanı kanaat tahassül eylemiş ve hadisede TCK’nun 517 inci maddesinde yazılı suç unsurları kemaile tekevvün ve teşekkül etmiştir....”
Denmek suretiyle,
Sanık Fatin Rüştü Zorlu’nun TCK.64, 517, 522 maddeleri ve 12.6.1960 günü kabul edilen 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanununun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici 1. No.lu Kanunun 6. maddesinin 6. bendi uyarınca, 6 sene hapis ve 375 lira ağır para cezasına kesin olarak mahkûm edildiği tesbit edilmiştir.
Yüksek Adalet Divanının bu kararına karşı, Fatin Rüştü Zorlu varisi Sevin Zorlu vekili Anayasa Mahkemesi (Yüce Divan) Başkanlığına 11.6.1996 günü başvurarak yargılamanın yenilenmesi isteminde bulunmuştur.
Yargılamanın yenilenmesine ilişkin yasal düzenlemeler bakımından talebin esasını ilgilendiren ve 11.6.1996 günlü dilekçede yer verilen

“1)Yargılama sırasında sanıkların ısrarlı taleblerine karşın olayları bizzat yaşayan ve bugün de hayatta bulunan Orhan Köprülü, Ramiz Eren, Fuat Doğru, Hüsamettin Canöztürk, Fahri Çoker, Ali İhsan Çelikhan, İsmail Soysal, Kamuran Gürün ve olayların başlamasına sebep olan İstanbul Ekspres gazetesi Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu dinlenilmemiştir. Bu tanıkların dinlenilmeleri; biraz sonra arz edeceğimiz ve kararda, sanıkların suçlamalarında delil olarak gösterilen telgrafın amaç ve anlamı ile yorumlanması açısından zorunlu idi.
2) Yüce Divanda; devrin Dışişleri Bakan vekili F.R. Zorlu’nun Kıbrıs Konferansı için bulunduğu Londra’dan 28.8.1955 günü gönderdiği telgraftan söz edilmiş ancak bu telgraf Yüce Divanda hiç okunmadığı halde tanıklara yorumlattırılarak sanıklar suçlanmıştır. Başka bir anlatımla, anılan telgraf suç delili olarak nazara alınmıştır. Söz konusu telgrafta Londra’da bulunan Zorlu, sözümona konferansta kendini daha güçlü hissedebilmek için Türkiye’de bir nümayiş düzenlenmesi için Başbakan’dan ricada bulunuyormuş. Oysa F.R.Zorlu’nun o sırada konferansta çok güçlü olduğu hatta İngiliz kamuoyunu bile yanına aldığı, Yunan heyetinin şaşkına döndüğü herkesçe bilinen bir olgudur. (Ek-1 sayfa  6) Söz konusu telgraf metni Ek-1 olarak sunulmuştur. İşte bu gerçeklere karşın Yüce Divanda 24.10.1960 günü dinlenilen tanık Coşkun Kırca; Paris’te 3. kâtip iken bu telgrafı okuduğunu belirtmiş  ve telgraf  metninin “Telgraf 6/7 Eylül hadiselerinde vazifeli olanları emir manasına geliyor” diyerek, “Benim mantıki istıdlal yolu ile vardığım kanaat budur” şeklinde ifade vermiştir. (Ek-2/ Gazeteler)
Yüce Divan, sanıkların ısrarlı taleplerine karşın telgrafı okutmamış ve de üst dereceli dışişleri mensuplarını tanıklığa çağırmamıştır. Tanık Coşkun Kırca, 07.09.1995 tarihli TEMPO dergisine; “Olayları hükümetin düzenlediği yönünde ifade vermedim” demiştir. (Ek-3). Böylece anılan tanığın YAD önünde gerçek dışı ifade verdiği ve bunun yargılamanın yenilenmesi için yasal bir dayanak oluşturduğunu (CMUK 327/2) arz ederiz
Yüce Divan’da Coşkun Kırca’nın, sanıkları suçlayarak olayların hükümetçe düzenlendiği  yolundaki ifadesini öğrenen Dışişleri mensubu emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem :
“Coşkun Kırca.....kayınbabasını (Fuat Köprülü) kurtarmak için her çareye başvurmayı meşru görüyordu. Coşkun Kırca’nın gerçekleri çarpıtan tanıklığına karşı savunma  tanıklığı yapmak üzere başvurdum. Yüce Divan kabul etmedi”, demiştir. (Ek-1 sayfa 13)
3) 6/7 Eylül olayları sırasında İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı  Necdet Uğur, 07.07.1995 günlü mektubunda;
“....6/7 Eylül yağma ve tahrip için yapılmış bir gösteri değildir. Devlet güçlerinin de ihmali söz konusu değildir. Olay bir ulusal tepki olarak başlamıştır, sonradan tahrip ve yağmaya dönüşmüştür. Devlet güçleri bu tür olaylar için ne hazırlıklı ve ne de eğitimli idiler...” diyerek olayların bir tertip olmadığını açıkça belirtmiştir. N. Uğur’un bu mektubunun (Ek-4) CMUK’un 327/5. mad. uyarınca delil olarak kabulü ile ayrıca kamu tanığı sıfatıyla kendisinin  dinlenilmesini arz ederiz...”
Şeklindeki ifade edilip ileri sürülen nedenlerin yargılamanın yenilenmesinde yasal dayanak oluşturduğu belirtilmiş, bu gerekçelerle önceki kararın kaldırılarak Fatin Rüştü Zorlu’nun beraatine karar verilmesinin  istendiği, anlaşılmıştır.
KONU İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER :
1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanununun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici Kanun Kanun No: 1
Madde 6 – Sakıt Reisicumhur ile Başvekil ve Vekilleri ve eski iktidar mensuplarını ve bunların suçlarına iştirak edenleri yargılamak üzere bir “Yüksek Adalet Divanı” kurulur.
Yüksek Adalet Divanı, Adli, İdari ve Askeri kazaya mensup Hakimler arasından, Bakanlar Kurulu’nun teklifi üzerine, Milli Birlik Komitesince seçilecek bir Başkan, sekiz asil ve altı yedek üyeden kurulur.
Sanıkların sorumluluklarını araştırmak ve haklarında son tahkikat açılarak Yüksek Adalet Divanına verilmeleri gerekip gerekmediğine karar vermek üzere bir “Yüksek Soruşturma Kurulu” teşkil olunur.
Yüksek Soruşturma Kurulu, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Milli Birlik Komitesince seçilecek bir Başkan ile otuz üyeden kurulur.
Yüksek Adalet Divanının Başsavcısı ile beş yardımcısı, Yüksek Soruşturma Kurulu Başkan ve üyeleri arasından, Bakanlar Kurulu’nun teklifi ile, Milli Birlik Komitesince tayin edilir.
Yüksek Adalet Divanı’nın kararları kesindir; ancak idam kararlarının infazı, kararın Milli Birlik Komitesince tasdikine bağlıdır.
Milli Birlik Komitesi üyeleri, bu üyelikten ayrılmış olsalar bile, Yüksek Adalet Divanında, Yüksek Soruşturma Kurulu’nda ve Divan Savcılığı’nda vazife alamazlar...”
T.C. Anayasası Madde 148 –
“... Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyelerini, Başsavcılarını,
Cumhuriyet Başsavcıvekilini,  Hakimler ve Savcılar Yüksek  Kurulu ve Sayıştay Başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar.
Yüce Divanda, savcılık görevini Cumhuriyet  Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili  yapar.
Yüce Divan kararları kesindir...” Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki  Kanunun 
Madde 35 – Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan sıfatıyle çalışırken yürürlükteki kanunlara göre duruşma yapar ve hüküm verir.
Yüce Divan kararları kesindir.
Madde 36 – Yüce Divanda savcılık görevini, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili yapar. Cumhuriyet Başsavcı yardımcılarından bir veya birkaçı da Cumhuriyet Başsavcı veya Başsavcıvekiliyle birlikte duruşmaya iştirak edebilir.
Ceza Yargılamaları Usul Yasası 
Madde 327 (Değişik) – Kat’ileşen bir hükümle neticelenmiş olan bir dava aşağıda yazılı hallerde mahkûmun lehine olarak muhakemenin iadesi yoluyla tekrar görülür:
1- Duruşmada ihtiyaç olunan ve hükme tesir eden bir vesikanın sahteliği tebeyyün ederse,
2- Yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanık veya bilirkişinin hükme müessir olacak surette mahkûm aleyhine kast veya ihmal ile hakikat hilafında tanıklıkta bulunduğu veya rey verdiği anlaşılırsa,
3- Bizzat mahkûm tarafından sebebiyet verilmiş olan kusur müstesna olmak üzere hükme iştirak etmiş olan hakimlerden biri aleyhine ceza tatbikatını ve kanuni bir ceza ile mahkûmiyeti istilzam edecek mahiyette olarak görevlerini ifada kusur etmişse,
4- Ceza hükmü, hukuk mahkemesinin bir hükmüne müstenit olup da bu hüküm kat’ileşmiş olan diğer bir hüküm ile bozulmuş ise,
5- Yeni vakıalar veya yeni deliller dermeyan edilip de bunlar yalnız başına veya evvelce irad edilen delillerle birlikte nazara alındıkları takdirde sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı havi kanun hükmünün tatbiki ile mahkûm olmasını istilzam edebilecek mahiyette olursa; Şu kadar ki kabahat hükümleri hakkında ancak evvelce mahkûm tarafından öğrenilmemiş olan veya kendi kusuriyle olmayarak evvelce irad edilmemiş bulunan vakıalar veya deliller dermeyan olunabilir.
Madde 329 – Hükmün icra edilmiş olması ve hattâ mahkûmun ölümü muhakemenin iadesi talebine mani olmaz. 
Ölüm halinde ölenin karısı veya kocası, usulü, füruu, erkek veya kız kardeşleri muhakemenin iadesi talebinde bulunabilirler.
DÜŞÜNCEMİZ :
A- GİRİŞ: 12 Haziran 1960 günü kabul edilen, 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanununun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici 1 Nolu Kanunun 6. maddesi uyarınca kurulan “Yüksek Adalet Divanı”nın, 5.1.1961 gün ve 1960/3 esas sayılı Fatin Rüştü Zorlu hakkında verdiği hükümle ilgili yargılamanın yenilenmesi istemine, 1982 Anayasası’nın 146 ve 148. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 35, Ceza Yargılamaları Usulü Yasasının 327 ve devam eden maddeleri uyarınca aynı yargı yetkisine sahip Yüce Divanı tarafından bakılması gerektiğinde,
Vekili aracılığı ile 11.6.1996 günlü dilekçesiyle başvuruda bulunan Sevin Zorlu’nun, getirtilen nüfus aile tablosuna göre 16.9.1961 günü ölen Fatin Rüştü Zorlu’nun kızı ve CYUY. 329 /2. maddesi uyarınca da bu sıfatla  argılamanın yenilenmesi isteminde bulunmaya hakkı olduğunda, Yenilenmesi istenen yargılama sonunda verilmiş olan kararın kesin hüküm niteliğini taşıdığında,
Kuşku bulunmamaktadır.
Ceza Yargılamaları Usul Yasasının Dördüncü Kitap Birinci Faslında yer alan yargılamanın yenilenmesi kurumu, kesin hükmün sonuçlarını ortadan kaldıran olağanüstü yasa yollarındadır.
Bu yasa yoluna leh ve aleyhte başvurulabilmesi için CYUY. 327 ve 330. maddelerinde sınırlı olarak sayılan sebeplerin, hükmün kurulmasında tesir ettiğinin tesbiti gerekir.
B- DEĞERLENDİRME
6/7 Eylül olayları ile ilgili olarak hakkında kesin hüküm verilen Fatin Rüştü Zorlu varisi Sevin Zorlu’nun 11.6.1996 günlü dilekçesinde yargılamanın yenilenmesi sebepleri  olarak gösterdiği hususlar :
a- Suçlamada delil olarak gösterilen telgrafın amaç ve anlamı ile yorumlanması bakımından, yargılama sırasında ısrarla dinlenilmeleri istenilen ve halen hayatta bulunan tanıklar, Orhan Köprülü, Ramiz Eren, Fuat Doğru, Hüsamettin Canöztürk, Fahri Coker, Ali İhsan Çelikhan, İsmail Soysal, Kamuran Gürün ve Gökşin Sipahioğlu’nun dinlenilmemeleri suretiyle hükme varılması,
b- 28.8.1995 günü Londra’dan gönderilen telgrafın yargılama sırasında ısrarla okunması istenildiği halde okutulmadan ve sadece tanıklara yorumlattırılmak, üst düzey dışişleri mensuplarının tanıklığına müracaat edilmemek suretiyle suç delili olarak kabul edilmesi,
c- 7.9.1995 günlü Tempo Dergisine “Olayları hükümetin düzenlediği yönünde ifade vermedim.”, dediği ileri sürülen tanık Coşkun Kırca’nın, bu beyanı ile yargılama sırasında “Telgraf 6/7 Eylül hadiselerinde vazifeli olanlara emir manasına geliyor.”, “Benim mantıki istidlal yolu ile vardığım kanaat budur.” şeklindeki,  ifadesi arasında çelişki bulunması ve hükme esas alınan beyanın kayınbabası Fuat Köprülü’yü kurtarma ve gerçekleri çarpıtma amacını taşıdığı hususunda, tanıklık yapmak isteyen Mahmut  Dikerdem’in bu konudaki bilgisine başvurulmaması,
d- Yargılama sırasında  tanık olarak dinlenen Necdet Uğur’un, 7.7.1995 günlü, 6/7 Eylül olaylarının tertip olmadığına ilişkin mektubu, Olmak üzere dört grupta toplanmaktadır.
CMUY. 327. maddesinde, hükümlünün lehine yargılanmanın yenilenmesi sebepleri sayılmıştır.
Bunlar;
1- Duruşmada ortaya konan ve mahkûmiyet kararına tesir eden bir belgenin sahteliğinin anlaşılması,
2- Yemin verilerek dinlenilmiş bir tanık veya bilirkişinin hükme etkili olacak surette hükümlü aleyhine yalan beyanda bulunduğunun veya görüş bildirdiğinin anlaşılması,
3- Son karara katılmış hakimlerden birinin aleyhine ceza koğuşturmasını veya mahkûmiyetini gerektirecek nitelikte görevlerini yaparken kusurlu davranması,
4- Mahkûmiyet kararının dayandığı, hukuk mahkemesi son kararının, yargı halini almış bir diğer karar ile ortadan kalkması,
5- Yeni deliller veya yeni olaylar (vakıa)) ileri sürülmesi, biçiminde düzenlenmiştir.
Dilekçede ileri sürülen yargılamanın yenilenmesine yönelik hususlar, CYUY. 327. maddesinde gösterilen ve yukarıda (1.), (3.), (4.) numaralar ile açıklanan sebeplere uygun olmadığı gibi, yalan beyanda bulunduğu ileri sürülen tanık Coşkun Kırca’nın bu beyanının suç oluşturduğuna ilişkin kesin bir hüküm bulunmadığından, (2.) numara ile açıklanan sebebin varlığından da söz edilemez.
İleri sürülen sebeplerin (5.) numara ile gösterilen yeni delil veya olay olarak kabul edilmesinin mümkün olup olmadığı hususuna gelince;
Bir delil veya olayın, “yeni” kabul edilebilmesi için hükmün verildiği anda mahkeme tarafından bilinmemesi gerekir.
Oysa, gerek incelenen dosyadan ve gerekse 11.6.1996 günlü dilekçedeki anlatımlardan, yeni delil olarak sunulan tanıkların bir kısmının tanıklık yapmak için hükmü veren mahkemeye başvurdukları, bir kısmının ise tanık olarak dinlendikleri anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle hükmün verildiği anda ileri sürülen sebeplerin varlığından mahkeme haberdardır. Bu nedenle ileri sürülen sebeplerin yeni delil veya olay olarak kabulü de olanaklı değildir.
Diğer taraftan, söz konusu hükümde Cumhuriyet Başsavcılığımızca yargılamanın yenilenmesini gerektiren başka bir sebebin varlığına da rastlanılmamıştır.
SONUÇ: Yukarıda ayrıntıları ile açıklandığı üzere, CYUY. 327. maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmediği anlaşıldığından, yargılamanın yenilenmesi isteminin kabule şayan olmaması noktasından reddine karar verilmesi saygıyla arz olunur.”
III. İNCELEME
Başvuru dilekçesiyle ekleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın görüşü, işe ilişkin rapor, dayanılan yasa kuralları, ilgili yasama belgeleri okunup incelendikten sonra Güven Dinçer’in, “Yüksek Adalet Divanı’nın 5.1.1961 günlü, 1960/3 esas sayılı kararına ilişkin yargılamanın yenilenmesi  istemini inceleme görevinin Yüce Divan’a ait olmadığı” yolundaki karşıoyu ve oy çokluğuyla incelemenin sürdürülmesine karar verilip gereği görüşülüp düşünüldü :          A- Hükümde Kanıt Olarak Gösterilen Telgrafa ilişkin Savunma Tanıklıklarının Dinlenilmesi Sorunu
Davacı vekili başvurusunda, olayın tertip ve Fatin Rüştü Zorlu’nun da tertipçiler arasında olduğuna ilişkin birçok tanığın dinlenilmesine karşın, davada önemli bir kanıt olan telgrafın yorumu yönünden dinlenilmeleri zorunlu olan Orhan KÖPRÜLÜ, Ramiz EREN, Fuat DOĞU, Hüsamettin CANÖZTÜRK, Fahri ÇOKER, Ali İhsan ÇELİKHAN, İsmail SOYSAL, Kâmuran GÜRÜN ve Gökşin SİPAHİOĞLU’nun dinlenilmediklerini ileri sürmüştür.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu savın Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK)’nun 327. maddesinde öngörülen yargılamanın yenilenmesi nedenleri arasında gösterilmediğini; bir delil veya olayın “yeni” kabul edilebilmesi için hükmün verildiği tarihte mahkemece bilinmemesi gerektiğini; oysa, dinlenilmesi istenen tanıkların varlığının hükmü veren mahkemece yargılama sırasında bilindiğini, bu nedenle, telgrafın yeni delil veya olay olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiştir.
Yargılama sırasında dinlenilen 100’e yakın tanığa bilgi ve görgülerinin yanında, “olayın tertip olup olmadığı ve tertip ise tertipçilerinin kim olduğu” yolunda kişisel yorumları ve kanıları sorulmuş, bu anlatımlar diğer yan kanıtlarla da desteklenerek sonuca varılmıştır.
CMUK’un 327. maddesinin 5. bendi gereğince, yeni kanıtların yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak görülebilmesi için, bunların yalnız başına ya da önce getirilen kanıtlarla birlikte değerlendirilmeleri durumunda sanığın beraatini veya daha az bir cezayı içeren yasa kuralının uygulanmasıyla mahkûm olmasını gerektirebilecek nitelikte olması gerekir. Oysa, dinlenilmesi istenilen tanıklar, yargılama sırasında hem sanık hem de mahkeme tarafından bilinmekte olup, yeni kanıt olarak değerlendirilemeyeceğinden bu nedene ilişkin yargılamanın yenilenmesi istemi kabûle değer görülmemiştir.
B- Kanıt Olarak kabul edilen telgrafın istemlere karşın, okutulmadan kimi tanıklara yorumlatılarak hükme dayanak yapılması sorunu
Başvuruda, Dışişleri Bakanı Vekili Fatin Rüştü Zorlu’nun Kıbrıs Konferansı için bulunduğu Londra’dan 28.8.1955 günü gönderdiği telgrafın duruşmada okutulmadan tanıklara “Konferansta güçlü olabilmek için Türkiye’de nümayiş düzenlemesi için Başbakandan ricada bulunulduğu” biçiminde yorumlatılarak hükme dayanak yapıldığı ileri sürülmüştür.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu nedenin CMUK’nun maddesinde öngörülen yargılamanın yenilenmesi arasında sayılmadığını bildirmiştir.
Fatin Rüştü ZORLU’nun, Konferans öncesinde, Londra Büyükelçiliği’nden Başbakan’a çektiği ve hükümde kanıt olarak kabul edilen 28.8.1995 günü, 83 sayılı telgrafın onaylı bir örneği dava dosyasında bulunmaktadır.
Dosyanın incelenmesinden, telgrafın duruşma sırasında okunmadığı, içeriğinin tanıklara, özellikle Coşkun KIRCA’ya sorulup yorumlattırıldığı ve gerekçede açıklanan nedenlerle suçlama için önemli  bir kanıt olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Ancak, CMUK’nun 327. maddesinde, aynı Yasa’nın 237. ve 238. maddelerine aykırı davranışların yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak öngörülmemesi karşısında davacının bu nedene dayalı yargılamanın yenilenmesi istemi de  kabule değer bulunmamıştır.
C- Yalan Tanıklık Sorunu
Başvuruda, 24.10.1960 günlü duruşmada dinlenilen tanık Coşkun KIRCA’nın, Paris’te üçüncü Kâtipken bu telgrafı okuduğunu belirterek, “Telgraf, 6/7 Eylül hadiselerinde vazifeli olanlara emir manasına geliyor, benim mantıki istidlâl yolu ile vardığım kanaat budur” biçiminde ifade verdiği, oysa aynı kişinin, 7.9.1995 günlü Tempo dergisine, “Olayları Hükûmetin düzenlediği yönünde ifade vermedim” dediği belirtilerek, anılan tanığın Yüksek Adalet Divanı önünde gerçek dışı ifade verdiği ve bunun CMUK’nun 327.2 maddesi uyarınca yargılamanın yenilenmesi  için yasal bir dayanak oluşturduğu; ayrıca, Coşkun KIRCA’nın sanıkları suçlayıcı ifadesini öğrenen emekli Büyükelçi Mahmut DİKERDEM’in, “Coşkun KIRCA, kayınbabasını kurtarmak için her çâreye  başvurmayı meşrû görüyordu. Bu gerçekleri çarpıtan tanıklığa karşı savunma tanıklığı yapmak için başvurdum, Yüce Divan kabul etmedi” biçimindeki sözlerinin de istemlerinin diğer bir kanıtı  olduğu ileri sürülmüştür.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, yalan beyanda bulunduğu ileri sürülen tanık Coşkun KIRCA’nın bu beyanının suç oluşturduğuna ilişkin kesin bir karar bulunmadığından bu nedene dayalı yargılamanın yenilenmesi isteminin reddi gerektiğini belirtmiştir.
CMUK’nun 327. maddesinin  ikinci bendine göre, kesinleşen bir kararla sonuçlanan bir dava, yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanığın karara etkili olacak biçimde mahkûm aleyhine kast veya ihmal ile gerçeğe aykırı tanıklıkta bulunduğu anlaşılırsa, mahkûmun lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yolu ile tekrar görülür.
Yalan tanıklıkta bulunduğu ileri sürülen kişi hakkında bu suçtan dolayı kesinleşmiş bir karar bulunmadığı gibi, yalan tanıklığa karşı kanıt olarak ileri sürülenlerin yoruma dayalı ve tanığa karşı tanık dinletme istemini içeren, gazete ve dergilerde yer alıp, kesinlik taşımayan bilgilerle derleme bir kitaptan oluştuğu gözetildiğinde, bunların yalan tanıklık suçlarının kanıtları olamayacağı sonucuna varıldığından, yargılamanın yenilenmesi istemi bu yönden de yerine görülmemiştir.
D- Tanık Necdet UĞUR’un Mektubunun Yeni Delil Olarak Kabuş Edilmesi Sorunu                                                                                                                                                                                    
Başvuruda, dönemin İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Necdet UĞUR’un, olayların tertip olmadığına ilişkin 7.7.1995 günlü mektubunun CMUK 327/5. maddesi uyarınca yeni delil kabul edilerek yargılamanın yenilenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Necdet UĞUR’un, yargılama sırasında dinlenilmiş olması nedeniyle mektubunun yeni kanıt olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiştir.
Yargılama sırasında tanık olarak dinlendiğinden, Necdet UĞUR’un 7.7.1995 günlü mektubunun yeni delil olarak kabul edilerek, yargılamanın yenilenmesi nedeni sayılması olanaklı değildir. Bu nedene dayalı yargılamanın yenilenmesi istemi kabule değer görülmemiştir.
Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.
IV- SONUÇ :
A- Fatin Rüştü ZORLU kızı Sevin ZORLU vekili Av. Akın KONYALIOĞLU’nun, Yüksek Adalet Divanı’nın 5.1.1961 günlü, Esas 1960/3 sayılı kararına ilişkin yargılamanın yenilenmesi isteminin, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 327. maddesinin 2. ve 5. bendlerinde öngörülen koşullar gerçekleşmediğinden aynı Yasa’nın 335. maddesi uyarınca kabule değer görülmemekle REDDİNE, Güven DİNÇER’in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
B- Karar örneğin gereği için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE 9.12.1997 gününde karar verildi.
Başkan                               Başkanvekili                     Üye                      
Yekta Güngör ÖZDEN    Güven DİNÇER               Selçuk TÜZÜN      
Üye                                       Üye                                         Üye
Ahmet Necdet SEZER    Haşim KILIÇ                    Yalçın ACARGÜN
Üye                                       Üye                                           Üye
Mustafa BUMİN            Sacit ADALI                             Ali HÜNER
Üye                                                                                         Üye
Lütfi F. TUNCEL                                         Fulya  KANTARCIOĞLU                        

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder